6 Ocak 2018

Türklerde Okçuluğun Kısa Tarihi

Atının üzerinde dörtnala giderken dört bir yöne ok atan, göğüs göğse çarpışmaya fırsat tanımadan düşmanını ok yağmuru altında bozguna uğratan savaşçı, tipik bir Orta Asya figürüydü. Bu kavimler arasında bulunan Türkler, korkutucu hünerlerini Anadolu’yu ele geçirmek için kullandılar. Malazgirt’te, Kosova’da, Niğbolu’da sahnedeydiler. Osmanlılar ateşli silahlara erken çağda geçmelerine rağmen, ok ve yayı bırakmadılar. Okçuluk, tasavvufla sıkı sıkıya ilintili bir spor, rekortmen okçu herkesin yücelttiği bir sporcu, padişah da bu spora asalet katan bir figürdü. Okçular için şiirler yazıldı, anıtsal menzil taşları dikildi, yarışmaları için geniş meydanlar vakfedildi. Bu mirastan günümüze evler arasına sıkışmış nişan taşları, sökülüp atılmış mezar taşları, sadece adı yaşayan semtler kaldı.

Yayın insanın hemcinsiyle yaptığı çatışmalarda kullanılması, İspanya’daki duvar resimlerinden anlaşıldığına göre, paleolitik çağa dek uzanıyor. Orta Asya’nın bozkırları, bu araç için birebirdi. Bu coğrafyada hayatta kalmayı sağlayan en önemli iki araç, yay ve attı. Bu ikili, savaşların da sonucunu belirlerdi. Atlı okçunun vur-kaç taktiği düşmana büyük kayıplar verdiriyor, moralini bozuyordu. Yıpranan, soğukkanlılığını kaybeden düşman ordusunu sahte geri çekilme taktiğiyle kendi içlerine doğru çeken Türkler, sonra onun etrafını sarıyor, genellikle sadece ok ve yay kullanarak orduyu yok ediyordu. Orta Asya’da hem bir geçim yolu olan hem de askeri tatbikat amacıyla yapılan sürek avları bu sistemin mükemmelleştirilmesini, binicilik ve silah kullanma becerisinin gelişmesini sağlıyordu.

Arap tarihçi El-Câhiz, Türklerin ne kadar mükemmel okçular olduğunu anlatmak için, Türklerin at sürerken öne arkaya, sağa-sola, yukarıya-aşağıya ok atabildiğini ve bir Haricinin yayına daha bir ok koymadan Türk’ün on tane ok attığını yazmaktadır. 

Bizanslıları Şaşırtan Türk Okçuları

9. yüzyılda, Türk okçularının Anadolu’da yaptığı bir “gösteriyi” Genesios ve Kedrenos gibi Bizanslı tarihçiler anlatırlar. Halife Mutasım’ın emrinde, Orta Asya’dan gelme Türklerden oluşan bir birlik vardır. Halife, Bizans Anadolusu’na doğru ilerler. 22 Temmuz 837’de Dazimon kasabasında Bizanslılar ve Müslümanlar karşı karşıya gelirler. Savaş sabah vakti başlar. Bizans süvarileri, halifenin birliklerini dağıtır. Sadece ok atan Türkler dayanırlar. Bizans birlikleri bir türlü bu ok yağmurunu yarıp göğüs göğse çarpışmayı başaramaz. Aniden sağanak başlar, Türklerin yay kirişleri gevşer, Bizanslılar kurtulur. Yorgo Kedrenos “eğer yağmur (gündüz değil de) gece yağsaydı, imparator ve askerler ölecekti” diye yazar.

Aslında Bizanslılar da usta okçulardı, İmparator Iustinianos zamanında bu becerileriyle ün yapmışlardı. Ama 9. yüzyılda yavaş yavaş bu özelliklerini kaybettiler. “Bilge” lakabıyla tanınan Bizans İmparatoru VI. Leo (866-912), ünlü askerî taktikler kılavuzu Tacticada, “Okçuluğun tamamen ihmal edilip Romalılar tarafından bir kenara bırakılmasından itibaren bugünkü başarısızlıklar alışılmış hale geldi” derken önemli bir gerçeğe değiniyordu. Ok meselesi, Bizans için bir kangrene dönüşecek, orduda reform yapılmasına yol açacak, hatta imparatorluğu Türk atlı okçularını paralı asker olarak kullanmaya zorlayacaktı.

Bu arada Asya bozkırının atlı okçuluk geleneğini sürdüren Selçuklular, Anadolu’da bu maharetlerini sayısız kereler kullanarak tutunmayı başardılar. Onlar için ok ve yay hükümdarlık simgesiydi. Askeri ittifaklara çağrı anlamına gelen ok gönderme âdeti, bin yıl sonrasına uzanacak, bugün Anadolu’da sosyal olaylara resmi davet amacıyla gönderilen eşyaya verilen “okuluk”, “okuntu” gibi etimolojik ipuçlarıyla varlığını sürdürecekti.

Selçukluların ok kullanmadaki yeteneğinden elbette diğer hükümdarlar da haberdardı. Örneğin Selçuklular Gazneli topraklarına girdiğinde, Tus Valisi Hacib Arslan Câzib, yakalanan Selçuklu askerlerinin başparmağının mutlaka kesilmesi gerektiğini Gazneli Sultanına söylemişti. Çünkü geleneksel Türk okçuluğunda ok atılırken başparmak ile çekilir,  bu sayede Türkler birden fazla oku aynı anda elinde tutarak peşpeşe her yöne isabetli ve hızlı atış yapabilirlerdi. Asya kökenli bu atış tekniğinde Türkler başparmaklarına zihgir adı verilen özel bir yüzük takardı. Neyse ki bu fikir, “zalimce” olduğu nedeniyle Sultan Mahmud tarafından kabul görmemişti.



Osmanlı’da Okçuluk

Osmanlı Beyliği’nin kuruluş döneminde ordunun atlı okçuya dayanan bozkır savaş taktikleriyle çarpıştığını düşünmek yanlış olmaz. Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde yay ve ok, ordunun kullandığı en etkin silah niteliğindedir. Konya’daki Selçuklu sultanından Osman Beye 50 tirkeş dolusu ok ve 2000 yay gönderildiğine dair 1289 tarihli belge, uç beyliklerinde, Orta Asya savaş taktikleriyle at üzerinde savaşan alp gazilerin çoğu tarafından kullanıldığını gösterir. Orhan Gazi döneminde ilk nüvesi oluşan yaya askerleri muhtemelen mızrak kullanıyordu; ama bunların içinde okçular da vardı. I. Murat ile başlayan, sonra gelişen kapıkulu yaya ordusu (yeniçeri) da erken dönemde ok yay kullanıyordu. Yay, öğrenmesi ve kullanması zor bir araçtı. Bu nedenle profesyonel bir orduyla uyumluydu. Dönemin Avrupa ordularında da okçu birlikleri, düzenli antrenman yapan, iyi beslenen, iyi para kazanan askerlerdi. I. Kosova Savaşı’nda (1389) okçuların önemli rol oynadığı, padişahın müttefiki Venediklilere, Macarlara karşı savaşlarında yardım amacıyla 5000 okçu gönderdiği bilinir.

Osmanlı okçu süvarileri Asya’da bu hünerin en yaygın olduğu ve temel savaş stratejisi olarak yer aldığı bozkırın varisleriydi. Böylelikle 13. yüzyıldan itibaren İslam coğrafyasında okçu süvarilik teknikleri gelişmişti. Memlüklerde de atçılık ve okçuluk ciddi bir çalışma sahasıydı.

Kuruluş yıllarında, 1359’da Mısır’dan gelen bir elçilik heyeti sayesinde cündilik (usta süvari)Osmanlı padişahlarının da dikkatini çekmiş ve Mısır’dan getirilen bir kitap Türkçeye çevrilmişti. Bundan sonra daha sistemli bir binicilik; cündilik geleneği oluşturuldu. Osmanlı ordusu sadece atlı okçulardan ibaret değildi. Fakat temel karakteristiği ortaya koyan ve ordunun dışarıdan bakınca en göze çarpan unsurları okçu süvarilerdi. Habsburg komutanları Osmanlı ile yaptıkları savaşlarda en çok bu okçu süvarilerin taktik ve manevralarından sıkıntı duyduklarını çok sık belirtmişlerdir. Aniden etraflarını saran ve yaklaşmaya bile fırsat bulamadıkları okçu süvariler Avrupa orduları karşısında Osmanlı ordusunun en zor baş edilecek kısmını oluşturuyorlardı. Osmanlı ordusunun merkezini tahkim etmek için topçu bataryaları ve yeniçeriler yerleştirilip ağır bir atış gücü oluşturulmakla birlikte, sağ ve sol cenahlar seri manevralar yapan süvarilere emanetti. Bunların da en etkili silahları yay ve oktu. Osmanlı atlı okçuları gayet katı yaylar kullanmaktaydı. Bugünkü ölçüler içerisinde bu yaylar 45 kg çekiş kuvveti gerektiren sertlikteydi.

On beşinci yüzyıl ortalarında son şeklini alan Osmanlı yayı, bir refleks yayı niteliğindedir. Bu, kiriş çentikten çıkarıldığında yayın aksi yöne kıvrıldığı anlamına gelir. Osmanlı okları, dünyada kullanıldığı bilinen boyu en kısa oklardır. Ayrıca, ince ve çok hafif olmaları nedeniyle havada uzun süre kalır ve çok uzun mesafelere fırlatılabilirlerdi. Yabancı bilim adamlarının Türk oku üzerinde yaptığı çalışmalar, Türk okunun sıklıkla kozalaklı  ağaçlardan imal edildiğini, çok düzgün ve esnek olduğunu, uç ve son kısımlarının ince, orta kısmının şişmanca olduğunu göstermiştir.

Devlet katında “silahşoran-ı hassa” adıyla bir devlet memuriyeti bulunmaktaydı. Bunlar aynı zamanda kapıkulu ocaklarında da zabit olarak bulunuyorlardı. Silahşor unvanını alacak olan kişi, ölçüleri belirlenmiş bir meydanda (yaklaşık 197m.) belli mesafelerdeki hedeflere muayyen şekillerde ok atışı, kılıç hamlesi, kargı darbesi vurarak geçmeleri ve 24 türlü silahşorluk bendini başarıyla bitirmeleri gerekiyordu. Bunun için ise hem ellerindeki silahlara hem de altlarındaki atlara hakkıyla hâkim olmaları gerekmekteydi.

Ancak artık ateşli silah dönemi de yaklaşıyordu. Osmanlı ordusu bu yeni silah türünü ilk benimseyen ordulardan biriydi. 1480’de yeniçerilerin elinde tüfek olduğuna dair bilgi vardır. Çaldıran (1514) ve Ridaniye (1517), hafif ateşli silahların öne çıktığı ilk savaşlar olmuştu. Bu yeni tür silah hızla yaygınlaşacak, 16. yüzyılın ikinci yarısında bütün Avrupa’da baskın hale gelecekti.

“Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” sözünü biliriz. Bu herhalde, ok atmakta, yay yapmakta mahir Türklerin, bu becerilerin artık gereksiz hale gelmesine karşı gösterdiği bir tepkiydi. Ancak ok ve yay tarih sahnesinden hemen silinmedi. 1572 tarihli bir belge, donanma için 400 tüfek ve 30 sandık kurşunun yanında 500 yay ve 30 sandık ok hazırlanması için alınan bir divan kararıdır. Bundan bir yüzyıl sonra, Salankamen ve II. Viyana Kuşatması bozgunlarında düşmanın eline geçen, bugün Viyana ve Karlsruhe müzelerinde sergilenen Osmanlı silahları arasında tüfeklerin yanısıra yay ve oklar da vardır. Kuşatmayı anlatan günlüklerde de okla yaralananlardan söz ediliyordu.

Peki yay ve tüfek bir arada nasıl kullanılıyordu? Örneğin 17. yüzyılda, Venedikli tüfekçilerin, silahlarını doldururken okçular tarafından desteklendiği biliniyor. Çünkü bu ilk ateşli silahlar, hız bakımından yayın gerisindeydi. İsabetlilik oranları çok düşük, etkili menzilleri kısaydı. Doldurulmaları uzun sürüyor, at sırtında ise neredeyse imkansızlaşıyordu. Atış hızı, fitilli tüfeklerde dakikada 1, çakmaklı tüfeklerde 2-3’tü. Oysa iyi bir okçu dakikada 6-15 ok atabilmekteydi, üstelik bu hıza at üzerinde de ulaşılabiliyordu. Bu olumsuzluklara rağmen, atlı birlikler de zamanla ateşli silahlara geçti. Bununla ilgili en erken bilgi, Kanuni döneminde 1553 İran Nahcivan Seferi’ne aittir. 16. yüzyıl savaş sahnelerinin tasvir edildiği bir minyatürde, aynı karede tüfek kullanan ve sadağı içinde kurulmuş yaylarını da taşıyan süvariler görebiliriz.

Ateşli silahların bu erken dönemde yayın yerini almasının en önemli nedeni, insan kaynakları sorunuydu. Yeterli sayıda, iyi eğitilmiş, devamlı çalışması gereken okçu “atletleri” idâme ettirmek zordu. Yay, tüfeğe göre öğrenmesi zor bir silahtı. Ayrıca savaş yayları sıradan insanların çekemeyeceği kadar kuvvetliydi.

Türk Okçuların Rekorları Yüzyıllar Boyunca Kırılamadı

Osmanlı merkez ordusunda padişahın yakın korumalığını üstlenen solaklar, yeniçeri teşkilatının üst düzey okçularından seçilirdi. Solakların 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar varlıklarını sürdürmüş olmaları ilginçtir. Bunda, artık sefere çıkmayan padişahların savaş alanlarında korunma ihtiyaçlarının ortadan kalkmasının payı olabileceği gibi, yayın elit bir okçunun elinde çok etkili bir silah olmasının da rolü olabilir. Donald Ostrowsky e göre, Osmanlı ordusunda 1790’lara kadar okçu birlikleri vardı. Üst üste atış yapabilen, yivli namlulu silahların icadına kadar yay, profesyonel savaşçının elinde tehlikeli, etkili bir silah olarak varlığını sürdürmüştü.

Ondan sonra, artık sadece bir spor olarak yaşayabilirdi. Öyle de oldu. III. Selim ve II. Mahmut gibi padişahların merakı bu sporun ölmemesini, batılılaşma dönemine kadar devam etmesini sağladı.

Osmanlı okçularının atış rekorları uzun yıllar boyunca aşılamadı.  Örneğin İngiltere’de okla en uzun mesafeye atış rekoru 310 metre iken, 1794 yılında Osmanlı Büyükelçilik Sekreteri Mahmud Efendi, İngiltere Okçuluk Derneği’nin üyelerinin gözleri önünde 423 metrelik bir atış yaparak herkesi şaşkına çevirmişti.

Amerikalı fizik profesörü Paul Klopsteg, 1929 yılında bu rekorlardan etkilenerek Türk okçuluğu hakkında başladığı araştırmalarında bunun en büyük nedenlerinden birinin Türk yaylarının yapımı 5-10 yıl süren kompozit yay kullanması olduğu sonucuna varmıştı. Nitekim 1914 yılında, Türkler tarafından yapılmış olan bir yay-ok takımını kullanan Ingo Simon, 422 metrelik bir atış gerçekleştirerek 1933 yılına kadar kırılamayacak olan kayıtlı en uzun mesafeye ok gönderen kişi olarak rekor kırmıştı.

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir