24 Aralık 2017

Tarih Boyunca Ejderha Kültürü

Ejderha, Britanya adalarından Japon adalarına kadar geniş Avrasya’nın tarihinde neredeyse her toplumda karşımıza çıkan bir yaratıktı. Neredeyse tüm kültürlerde ejderhalar, ağızlarından alev püskürten, kanatları olan, çok sert ve kalın pullarla kaplı derisi nedeniyle öldürülmesi çok zor olan canavarlardı. Doğu ve Batı kültürlerindeki ejderhaların temel farkı, Doğu kültüründe ejderhanın Batı kültüründen farklı olarak, samimi, yüce ve kibar olması ya da iyi olan değerleri temsil etmesidir.
Bugün ejderha, bize sanki Batı mitolojisine ait bir yaratıkmış gibi gelir. Çok daha az tanıdığımız Çin kültüründe önemli bir yeri olduğunu da söyleyebiliriz. Oysa ejderhayı, bir zamanlar bize ait olan, sonra yavaş yavaş unuttuğumuz, bugün de Batı’dan yeniden aldığımız bir efsane olarak tanımlamak yanlış olmaz. Örneğin Türkçenin en önemli eserlerinden biri olan ve Yusuf Has Hacib'in kaleme aldığı "Kutadgu Bilig" adlı yapıtta "Evren" adında bir ejderhadan bahsedilir. Keza aynı biçimde Altay Türklerine ait inanışlarda, güneş ve ay tutulması olayları, Yelbeğen adı verilen bir ejderhanın bu gök cisimlerini yemesi olarak anlatılır. Ay tutulması sırasında ayın Yelbeğen tarafından yenilerek küçüldüğü düşünülür. Türkler Orta Asya’daki kültürlerinin çok önemli bir parçası olan ejderi Anadolu’ya da taşımış, yüzyıllarca destanlarda, halk öykülerinde ve sanatta yaşatmışlardı.
Ejderha, tüm kültürlerde edebiyatın ve sanatın esin kaynağı, pagan inançların, astronomi ve meteorolojinin parçasıydı. Kimi antropologlara göre, kökeni insanın büyük sürüngenlerden korktuğu çağlara uzanıyordu. İnsanın kendi kendisiyle mücadelesinin simgesi ya da doğayı kontrol etme isteğinin bir sonucuydu. Kimilerine göre Orta Asya ve Çin’de, kimilerine göre Mezopotamya’da ortaya çıkmıştı. Başkalarına göre ise, insanlığın ortak içgüdülerinin her kültürde yarattığı bir figürdü. Böyle büyük bir coğrafyada bu kadar uzun süredir varlığını sürdüren bir mitin birbiriyle çelişen pek çok anlamı olması şaşırtıcı değil.
Bu yaratığın yılana ve diğer sürüngenlere duyulan korku ve hayranlığın yarattığı bir imgelemin sonucu olduğunu düşünenler çoktu. Hatta ejderhanın varlığına “bilimsel” kanıt aramak isteyenler, 18. yüzyıldan itibaren fosiller toplamaya başlamıştı. Peki ejderhalar gerçekten yaşamış mıydı? Ejderhaların gerçekten yaşadığına ilişkin elimizde ne yazık ki ne bilimsel hiçbir bilimsel bir kanıt ne de fosiller bulunuyor. Büyük olasılıkla da bulunamayacak ve ejderhalar hep insanoğlunun hayallerinde yaşayan bir yaratık olmayı sürdürecek.

Ejderha Suların Hakimiydi

Suyu kontrol etme gücü, bu yaratığın her kültürdeki ortak özelliğiydi. İranlı yazar Kazvini’nin Acaib-el- Mahlukat'ti (13. yüzyıl) anlattığı öyküye göre, bir yılan 100 yaşına vardığında artık ejder oluyor, Tanrı da onu denize atıyordu. Yaratığın balık gibi yüzgeci çıkıyor ve hareketleriyle denizi dalgalandırıyordu.
Çin mitolojisinde akarsu ve yağmurların tanrısı olup gök gürültüsünü de çıkaran oydu. Ancak suyun hem yıkıcı hem yapıcı etkilerini temsil ediyordu. Yani hem düşman hem dosttu. Çin’de hem nehirlerin yaratıcısıydı, hem bulutlara ve yanlarında taşıdıkları yıldırım şeklindeki ateşle fırtınalara yol açabilirdi. İskoçya’da Loch Ness, Türkiye’de Van Gölü’nde yaşardı.
Babillilere göre, Marduk’la girdiği savaşı kaybeden ve aslen dev bir su yılanı olan tanrıça Tiamat, ikiye ayrılmış gövdesi ile Yer ve Göğü oluşturmuştu. İskandinavya’da ateşlerin tanrısı Loki’nin oğlu Jörmungand, Odin tarafından okyanusa atılmıştı. Büyüyünce dünyayı kuşatmış, “Midgard Yılanı” adını almıştı. Hindistan’da yüz başlı dev yılan Ananta, yüce tanrı Vişnu’nun uyuduğu Yer’i temsil ediyordu. Pek çok bölgede adaların denizin altında yatan ejderhanın yüzeyde kalan bölümleri olduğuna ve yerkabuğundaki engebelerin de onların hareketleriyle oluştuğu düşünülmekteydi.
Ejderha aşılamaz bir bekçiydi, değerli olan her şeyin koruyucusuydu. Bu görevini yaparken bazen iyilerin, bazen kötülerin hizmetindeydi. Mesela Er Töştük, hayat ağacının dibini bekleyen ve her yıl ağaca tüneyen Anka kuşunun yavrularını yiyen ejderhayı öldürmüştü. Jason, altın postu alabilmek için gittiği Kolkhia’da, onu koruyan bir ejderhayı aşmak zorundaydı. Sonunda, hiç uyumayan bu ejderhayı, ancak kendi ülkesine ihanet eden Kolkhia kralının kızı Medea’nın yardımıyla yenebilmişti. Tanrıça Hera’nın büyülü bahçesinde yetişen altın elmaları da Ladon isimli bir ejderha koruyordu. Çin’de, sahip olanın bütün isteklerini yerine getirmesini sağlayacak olan inci, ejderhanın korumasındaydı.

Ejderha


Grek bilgin Aristoteles ejderha zeki ve becerikli ancak bir o kadar da vahşi bir hayvan olarak bahsediyordu. Romalı yazar Yaşlı Plinius’un anlattığına göre güç ve bilgelik, ejderhanın kafasında bulunan Draconitas isimli büyülü taşın ele geçirilmesiyle mümkündü. Çinliler için de ejderha bilgeliğin sembolüydü. “Kaplan ve Ejderha”, onlar için bugün de iki zıt kutuptur. Ejderhayla kaplan hep mücadele eder. Çin savaş sanatında “ejderha stili” bilgeliğe ve akla dayalı, “kaplan stili” ise saf güce ve tekniğe dayalı birer dövüş yöntemidir. Orta Asya’da ve Çin’de yaşam verici özelliğinden dolayı ejderha ilkbaharla ilişkilendiriliyordu; örneğin köylüler için hayati olan yağmurun müjdecisiydi.
Yine Çin inanışına göre ejderhalar zaman içinde ya gökyüzüne yükselir ya da birer krala dönüşürdü. Bu nedenle imparatorluk dönemimde Çin’de tahta çıkan hükümdarlar, halkı etkileri altına almak için ya ejder soyundan geldiklerini ya da ejder kanı taşıdıklarını ileri sürerlerdi. Örneğin, Çin'i birleştiren ilk imparator Qin Shihuang, ilk ejder anlamına gelen "Shi Long" olarak da adlandırılırdı. Han Hanedanı'nın kurucusu Liu Bang ise, kendisinin ejderin oğlu olduğu efsanesini yaydı. Bunu daha sonraki imparatorlar da sürdürerek, kendi iktidarının meşruiyetini ispatlamak için, kendilerini "ejderin gerçek oğlu" olarak ilan etti.
Günümüzde de Çin halkı için ejderha, en büyük kutsal hayvan ve en büyük semboldür. Ejder, 12 burç içinde en önemlisi olarak kabul görür. Artık kutsal bir anlamı kalmamasına karşın ejderha, Çinliler tarafından "ulusal birliğin manevi simgesi" olarak görülür. Ejder, Çin milletinin sonsuz uğurudur.

Türk Kültüründe Ejderha

Eski Türklerde gök ejderi, baharın, ağacın simgesiydi. İlkbaharda, tıpkı doğanın canlanıp ırmakların suyla dolup taşması gibi, o da yerin altından yeryüzüne ulaşır, sonra gökyüzüne çıkar, yağmur yağmasını sağlardı. Fakat ejderha aynı zamanda yerin (Toprak Ana’nın) çocuğuydu. Yer ejderi, suların derinliklerinde veya toprak altında yaşardı. Gök ejderinden farklıydı, derisi pulsuzdu, kanatları ve boynuzları yoktu, olumlu özellikleri ağır basan gök ejderine kıyasla, kötüyü temsil ediyordu. Ejderhaya eski Türk inanışlarında çoğunlukla iyi özellikler atfedilirken, zaman ilerledikçe, ejderhanın kötü düşünce ve tasavvurların simgesi olmaya başladığı söylenebilir. İslamiyet’le birlikte ejderha giderek kötü bir varlığa dönüşmüş, kötülüğün bir simgesi durumuna gelmiştir. Burada, İslamiyet kuralları içerisinde, herhangi bir başka tapınma unsurunun insanları İslam’dan uzaklaştıracağı düşüncesinin etkili olduğu ve bu sebeple ejderha gibi varlıkların kötü olarak tasavvur edildiği düşünülebilir.
Yine de eski inanışları terk etmek pek kolay değildir. Anadolu’da 13. yüzyılda yapılmış darüşşifaları (örneğin Atabeg Cemaleddin Ferruh’un 1223’te Çankırı’da yaptırdığı darüşşifa) ejderler bekler. Buralardaki iki başlı ejderler, uzun ömrün, sağlık ve şifanın sembolüydü. Kayseri Sultanhanı, Susuzhan, Karatay Hanı gibi kervansaray ve hanlarda da yolcuları, garipleri, kimsesizleri, seyyahları ve kervanları koruduğuna inanılan ejder figürleriyle karşılaşırız.
13. yüzyılda Anadolu’da Selçukluların olduğu her yer, ejder figürleriyle korunuyordu. Alaeddin Keykubat, 1221’de Konya’yı büyük bir surla çevirdi. Kale kapıları üzerinde girişi-çıkışı kontrol eden çiftbaşlı ejder figürleri vardı. Bağdat’ta aynı yıl yapılan Tılsım Kapısı’nda, Halep ve Diyarbakır kalelerinin kapı kemerleri üzerindeydi ejderler. Cizre Ulu Camii ve Divriği Ulu Camii’ni kimler koruyordu? Kapı tokmakları, çörtenleri vb. unsurları birer ejder olduğuna göre, korkacak bir şey yoktu.

Ejderha Takvimin Bir Parçasıydı

12 Hayvanlı Türk Takvimi ile Moğol, Çin takvimlerinde ejder bir yılı temsil ediyordu. Bugün Çin takviminde ejder ve yılan sırayla bir yılı simgeler. Ejder yılında çok yağmur yağar, bereket olur, savaşlar yapılır, kan akar. Yılan yılı da çok kötüdür, kıtlık, soğuk, hastalık olur (görüldüğü gibi yılan, kimi zaman ejderhadan ayrılabilir.) Gökkubbeyi bir çift ejder idare eder. Biri dişi, biri erkek olan bu iki ejder, yıldızların senelik dönüşünü de düzenlerler.
Tanrılar tanrısı Zeus, bu unvanını hak etmek için çok mücadele etmişti. Düşmanlarından biri vücudunun yarısı ve kolları yüzlerce yılandan oluşan, gözlerinden ateş püsküren, ağzından yanan kayalar fırlatan Typhon adlı yaratıktı. Toprak Ana, çocuklarını (devleri) öldüren Zeus’a çok kızarak yaratmıştı bu ejderhayı. Öylesine büyüktü ki, "bütün canavarların babası" olarak adlandırılıyordu. Tabii Zeus, sonunda Typhon’u yendi ve Etna Yanardağı’nın dibine gömdü. Mısır’da tanrı Set, nefesiyle Python adlı bir ejderha yaratarak Osiris’in üzerine göndermiş, o da yenilmişti.
Tanrılar, ancak ejderhaları yendikten sonra gerçekten tanrı olabilirlerdi: Tanrı Apollon’un Delphoi’de tapınağını kurmadan önce Toprak Ananın ejderha oğlu Python’u öldürmesi şarttı. Yeni din ancak ondan sonra Delphoi’de yeşerebilirdi.
Sonraları, tek tanrılı dinler yayıldıkça, ejderha hep yenilmesi gereken bir güç olacaktı. Hıristiyanlık açısından dünyeviliğin, kötülüğün simgesi olmuştu. Ejderhanın yılanla ilgisi, Hıristiyanlığın ilk günah anlayışına kaynaklık etti. Böylece ejderha avcısı şövalyeler ve azizler ortaya çıktı. Korkunç ejderin bir kahraman tarafından öldürülmesi pagan dönemin artık tamamlanmış olup tek Tanrı’nın ortaya çıktığını gösteriyordu.
Yüzyıllar boyu devam eden bu savaşın Siegmund, Beowulf, Siegfried, Kral Arthur, Tristam, Lancelot gibi sayısız efsanevi şövalyesi, Clement, Philippe, George (Georg, Yorgo...) gibi pek çok Hıristiyan aziz kahramanı vardı. Fenike ve Kenan mitolojisinden alınmış olan Leviathan ise hem Yahudilik hem de Hıristiyanlık’ta puta tapmanın simgesi ve kötülüklerin kaynağı olmuştu. Bu yeni dönemde ejderha yavaş yavaş iyi özelliklerini kaybederek cehennemin bekçisi haline geldi.
Kur’an’da, birçok surede belirtildiği gibi, Hz Musa’ya Allah tarafından bahşedilen mucizelerden biriydi ejderha. Firavun ile tartışırken, peygamberin elindeki asa bir ejderhaya dönüşmüş, Allah’ın tebliğini ilettiğini bu şekilde kanıtlamıştı: “Bunun üzerine Musa, asasını yere bırakıverdi, o da birdenbire kocaman bir ejderha kesiliverdi.” (Araf-107)
Fırdevsi’nin Şehnamesi ne (10. yüzyılın sonu) bakarsak, ejderha ile savaşmanın, bir erkek için anlamının ne kadar büyük olduğunu görürüz. Ejderha ya kötülüğün simgesiydi ve yok edilmesi gerekiyordu ya da gücün simgesiydi ve yenilmesi gerekiyordu. Behramgur ve Rüstem, ejderlerle mücadele ettiler. Feridun, üç oğlunu sınamak için ejder kılığına bürünmüştü.
Ejderha aşılması gereken bir köprü, geçilmesi gereken bir testti. En güçlü savaşçılar, kahramanlar, en ateşli dindarlar, onunla karşılaşmak ve onu alt etmek zorundaydılar. Başka türlü de yorumlayabiliriz: Ejderhayla karşılaşmak, insanın kendisini aştığı bir an, inancını kanıtladığı bir sınavdı.
Aradan yüzyıllar geçti. Ejderha, artık Batı’da kötülüğün sembolik figürü olarak yer edinmişti. Bu özelliğiyle uzun yıllar yaşadı. Örneğin, Almanların 1. Dünya Savaşı propaganda resimlerinde, kahraman Almanlar ve müttefikleri, yılan şeklindeki düşman İngiliz imparatorluğunu yeniyordu. Eski bir Bolşevik posterinde, Aziz Yorgo (George) kılığındaki Lenin’in, ejderha şeklindeki burjuvaziyi altedişini görmek mümkündü. 1930’ların başında Almanya’da solcuların bir posterinde, Nazi partisinin gamalı haçı korkunç bir ejderhaya benzetilmişti.
Günümüze yaklaştıkça, ejder gittikçe evcilleşti. Selçukluların göz alıcı, korkutucu figürü, bir kültürel miras olarak Osmanlı sanatında gittikçe stilize hale geldi ama kaybolmadı. Onu şamdanlardan su oluklarına, halılardan tüfeklere kadar her yerde görürüz.
Ejderha figürü eğlence dünyasına da girdi. 18. yüzyıl başında, Vehbi’nin Sûrname’sinden anladığımız kadarıyla, o ünlü düğündeki gösteriler arasında bir ejder maketi vardı. Karagöz-Hacivat gösterilerinde de ortaya çıkabiliyordu.

Günümüzde, çocuk masallarında sevimli bir karakter oldu. Örneğin “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin” çok anlamlı bir animasyon başlığıydı: Artık ejderha, çocukların dostu bir evcil hayvana dönüşmüştü. Ya da “Taht Oyunları” gibi dizilerde, adaleti yeryüzüne egemen kılmak isteyen hükümdarların en büyük yardımcısı oluverdi.

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir