12 Ocak 2017

Denizci Sinbad'ın Üçüncü Seyahati

Henüz çok genç yaşta olduğumdan rahat yaşamak canımı sıktı ve en değerli memleket mallarını alarak Bağdat’tan Basra’ya gittim. Orada, başka tüccarlarla birlikte gemiye bindim. Kıtada ilk devir seyahatimiz uzun sürdü, birçok limanlara uğradık ve oralarda oldukça güzel satışlar yaptık.

Bir gün açık denizde, bize yolumuzu şaşırtan müthiş bir fırtınaya tutulduk. Fırtına günlerce dinmedi ve bizi bir adanın limanı önüne sürükledi. Kaptan bu limana girmeyi hiç istemediği halde çaresiz demir atmak zorunda kaldı. Nihayet yelkenler indirilince bize dedi ki:

— Bu adada vücutları baştan aşağı kıllı vahşiler yaşarlar. Şimdi gelip bizim etrafımızı kuşatacaklardır. Bunlar cüce insanlardır, ama felâkete bakın ki, biz bunlara hiçbir suretle, en hafif şekilde bile karşı duramayız. Çünkü sayıları çekirge sürülerinden fazladır ve eğer içlerinden birini öldürecek olursak hepsi, birden üzerimize atılıp bizi tepelerler.

Gerçekten korkunç derecede çirkin, vücutları kızıl kıllarla kaplı ve boyları yalnız ayak yüksekliğinde, sayısız bir kalabalık anında ortaya çıkıverdi. Denize atlayıp yüzmeye başladılar ve pek kısa sürede gemimizin etrafını sardılar. Taa üst güverteye kadar tırmanmak için her taraftan geminin kenarlarına ve sarkan iplere yapıştılar, yelkenleri katladılar, sudan çekmek zahmetine girmeden çapanın zincirini kestiler ve gemiyi karaya yanaştırdıktan sonra hepimizi dışarıya çıkardılar. Sonra gemiyi, geldikleri başka bir adaya götürdüler.

Biz kıyıdan uzaklaştık ve epeyce uzağımızda gördüğümüz büyük bir binaya doğru yürümeye başladık. Bu, çok güzel yapılmış ve oldukça yüksek bir bina idi. Tunçtan, iki kanatlı bir kapısı vardı. Bu kapıyı hiç zorlanmadan açıp avluya girdik ve bu avlunun karşısında, dehlizi geniş bir daire gördük. Burada, bir tarafta bir yığın insan kemiği, öte tarafa da sayısız kebap şişleri kümelenmişlerdi. Bu manzarayı görünce dehşetten ayaklarımızın bağı çözüldü ve ödümüz kopup olduğumuz yerde yere yığılıverdik.

Güneş batmak üzere iken, dairenin kapısı büyük bir gürültü ile açıldı ve içeriden kocaman bir hurma ağacı boyunda, korkunç yüzlü kapkara bir adamın çıktığını gördük. Alnının ortasında, yanmış bir kömür gibi kırmızı ve ateşli, bir tek gözü vardı. Son derece uzun ve son derece keskin olan ön dişleri bir atınkinden daha az ayrık olmayan ağzından dışarıya uğramış ve alt dudağı göğsüne sarkmıştı. Kulakları bir filin kulaklarına benziyor ve omuzlarını örtüyordu. En büyük kuşların pençeleri gibi çengelli ve uzun tırnakları vardı. Bu tüyler ürpertici canavarı görünce korkudan hepimiz bayıldık ve âdeta ölü gibi kaldık.

Nihayet kendimize geldiğimizde, onu, dehlizde oturmuş, tek gözüyle bizi gözetliyor gördük. Sonunda bizi iyice süzdükten sonra yanımıza doğru yaklaştı ve elini bana uzattı, ensemden yakaladı ve bir koyun kafasını yoklayan bir kasap gibi her tarafa beni evirdi çevirdi. Fakat iyice inceledikten sonra, bir deri bir kemik olduğumu görerek beni bıraktı. Sırasıyla ötekileri eline aldı, tıpkı benim gibi onları da inceledi ve kaptan hepimizin en semizi olduğundan, bir eliyle onu, benim bir serçeyi tutacağım gibi tutarak, adamın vücudundan içeriye bir şiş soktu. Sonra büyük bir ateş yakıp onu kızarttı ve dairesine çekilip orada akşam yemeğinde yedi. Yemek faslı bitince de tekrar dehlize gelip yattı ve gökgürültüsünden daha gürültülü bir sesle horlayarak uykuya daldı. Uykusu ertesi sabaha kadar sürdü. Bize gelince, o tatlı uyku nimetinden yoksun, insanoğlunun duyabileceği en dehşetli bir endişe içinde geceyi geçirdik. Sabah olunca dev uyandı, kalktı, dışarı çıktı ve bizi sarayda bıraktı.

Aslında sayıca epey fazla olmamıza karşın, korkunç düşmanımızın elinden sağ olarak kurtulacağımızı aklımızdan bile geçirmedik. Yanımızda olmayışından yararlanarak kıyıya indik ve orada her biri üç kişi alabilecek küçük sallar yaptık.

Akşam olduğunda saraya döndük, dev de bizden hemen sonra geldi. Yine arkadaşlarımızdan birinin kızartılmasına sessizce katlanmak zorunda kaldık. Korkunç yemeğini bitirdikten sonra sırtüstü yatıp uyudu. Âdeti üzere horuldamaya başladığını işitir işitmez, benimle birlikte içimizden en babayiğit dokuz kişi, her birimiz elimize birer şiş alarak uçlarını kıpkızıl kesilinceye kadar ateşe soktuk, sonra bu şişleri aynı anda onun tek gözüne sokup patlattık.

Can acısından korkunç bir çığlık attı. Derhal kalkıp içimizden birkaçını yakalamak için ellerini her tarafa uzattı; fakat biz ondan uzaklaşmaya ve kendimizi yere fırlatıp aradığı istikamette elinden kurtulmayı başardık. Bizi boş yere aradıktan sonra el yordamı ile kapıyı buldu ve dehşet verici ulumalarla dışarı çıktı.

Biz hemen deniz kenarına gittik, orada devin gidip gelişlerine kulak kabartarak şafağın sökmesini bekledik. Eğer devin ulumalarını artık duymazsak, öldüğüne hükmedecektik. Bu durumda adada kalmaya ve yaşamımızı küçük sallar üstünde tehlikeye atmamaya karar vermiştik. Fakat gün daha ağarır ağarmaz, amansız düşmanımızı, yanında kendisini yürüten aşağı yukarı onun iriliğinde iki devle birlikte karşımızda gördük. Oldukça kalabalık başka devler de onun önünde yürüyorlardı.

Bunu görünce artık sallarımıza atlamakta tereddüt etmedik ve var gücümüzle küreklere sarılıp kıyıdan uzaklaşmaya başladık. O zaman devler ellerine kocaman taşlar aldılar, kıyıya koştular, hatta vücutlarının yarısına kadar suya girdiler ve ellerindeki taşları o kadar ustalıkla üzerimize fırlattılar ki, yalnız benim bindiğim saldan başka bütün sallar parçalandı, üstlerindeki adamlar da boğuldular. Benimle iki arkadaşıma gelince, gayet hızlı kürek çektiğimizden açık denizde en fazla ilerlemiş ve fırlatılan taşların isabetinden bu suretle kurtulmuştuk.

Denizci Sinbad'ın Üçüncü Seyahati


Hurma Ağacı Büyüklüğünde Yılan

Daha fazla engine açılınca, bizi bütün gece sarsan rüzgârla dalgaların oyuncağı olduk. Fakat ertesi gün talihimiz bizi bir adaya doğru sürükledi. Bu adaya fazla zorlanmadan çıktık ve dinlenerek kendimize gelebildik. Akşama doğru denizin kıyısında uyuduk, ama bir hurma ağacı kadar uzun bir yılanın yere sürünürken pullarıyla çıkardığı gürültüyü işiterek uyandık. Yılan o kadar yakınımıza geldi ki, tek hamlede iki arkadaşımın da vücudunu sarıverdi ve bu çemberden kurtulmak için çığlık çığlığa yaptıkları bütün uğraşlara karşın ikisini de yuttu.

Ben bu korkunç manzaradan dehşete kapılarak, kendimi tepeden aşağı sulara atmak niyetiyle denize doğru koştum. Fakat bu durumuma, bu umutsuzluğuma Allah acımış olmalı ki, tam kendimi denize atacağım sırada sahilden epeyce uzakta bir gemi gördüm. Sesimi duyurmak için bütün gücümle bağırdım ve göze çarpsın diye sarığımı çözüp salladım. Bu işe yaradı ve bütün gemidekiler beni gördü. Kaptan şalupayı yolladı ve beni çok üzülerek özen göstererek güverteye çıkardılar. Sonradan, başımdan geçen olayları kendilerine anlatınca bu üzüntüleri ve bana gösterdiği özen daha fazla oldu.

Bir zaman denizde yol aldık; birçok adaya uğradık ve sonunda hekimlikte ilâç olarak çok sık kullanılan bir cins ağaç olan sandalın yetiştiği Salâhat Adası’na yanaştık. Limana girdik ve oraya demir attık. Tüccarlar, satmak ya da başka şeylerle değiştirmek için mallarını çıkarmaya başladılar. 

Bu esnada kaptan beni çağırarak:

— Oğlum, dedi. Ambarımda bir süre benim gemimle seyahat etmiş olan bir tüccara ait olan mallar var. Bu tüccar ölmüş olduğundan, bu malları değeriyle satmak istiyorum, tâ ki memlekete döndüğümde mirasçılarına hesap verebileyim. Benim yerime bu ticareti siz üstünüze alır mısınız?

Bana işsiz, atıl bir halde kalmamak fırsatını verdiğinden dolayı kendisine teşekkürle bu teklifi kabul ettim. Geminin kâtibi gelerek, bana teslim edeceği denkleri deftere kimin namına geçireceğini sordu. Kaptan da:

— Yazın, dedi, Denizci Sinbad namına.

O zaman ona:

— Kaptan, dedim, bu malların sahibinin adı sahiden Sinbad mı?

— Evet, diye yanıt verdi; adı öyle idi. Kendisi Bağdatlı. Benim gemime Basra’dan binmişti. Bir gün gemiye su almak ve bazı soğuk içecekler tedarik etmek için bir adaya inmiştik. Bilmem nasıl oldu, aldandım. Diğerleri gemiye bindikleri vakit onun da bindiğini sandım, meğer binmemiş. Ancak dört saat sonra bunun farkına varabildik. Rüzgâr pupadan, hem öyle soğuk esiyordu ki, onu almak için gemiyi geri çevirmemize olanak yoktu.

— Demek onu öldü sanıyorsunuz? dedim.

— Kuşkusuz, dedi.

— Yaa öyle mi? diye yanıtladım. O halde, kaptan, gözlerinizi açın da ıssız adada terk ettiğiniz o Sinbad’ı tanıyın hele. Ben bir derenin kenarında uyuyakalmıştım. Uyandığım zaman da, ortada, gemidekilerden hiç kimseyi görememiştim.

Kaptan uzun uzun yüzüme baktı. Çünkü o zamandan beri çok değişmiştim. Sonunda beni tanıdı ve boynuma sarılıp öperek:

— Hamdolsun Tanrıya! diye haykırdı. Benim hatamı sizin servetinizin tamir ettiğine çok sevindim. İşte mallarınız burada. Bunları korumaya her zaman dikkat ettim ve her uğradığımız limanda fazla yüksek fiyatla satmaya çalıştım. İşte size bunları elde ettiğim kârla beraber iade ediyorum.

Salâhat Adası’ndan bir başka adaya gittik. Orada kuru karanfil, tarçın ve daha başka baharat aldım. Nihayet uzun bir deniz seferinden sonra Bağdat kentine ulaştım. Elimde o kadar servet vardı ki, miktarının farkında değildim. Bu paranın büyük bölümünü yine fakirlere dağıttım ve önceden satın almış olduğum topraklara daha geniş topraklar kattım.

Denizci Sinbad, üçüncü seyahatinin öyküsünü böylece bitirdi ve bir süre dinlendikten sonra tekrar söze başlayarak maceralarını anlatmayı sürdürdü.


0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir