2 Kasım 2016

Ergenekon Destanı

Türk ilinde Göktürk okunun ulaşmadığı, Göktürk kolunun yetmediği bir yer yoktu, bütün ülkeye Göktürkler egemendi. Bu durum diğer kavimlere hem acı geliyor hem de Göktürkleri de kıskanıyorlardı. Sonunda yabancı kavimler birleşip Türklerden öç almaya karar verdiler, onların üzerlerine yürüdüler.

Bunun üzerine Göktürkler çadırlarını ve sürülerini bir yere toplayıp çevresine hendek kazdılar, düşmanı beklemeye başladılar. Düşman görününce savaşa başladılar. Savaş tam on gün sürdü. Sonunda Göktürkler üstün geldi.

Bu yenilgi üzerine Göktürklere düşman olan kavimler büsbütün öfkelendiler, av yerine toplandılar ve bir arada konuştular. Dediler ki: “Göktürklere hile yapmazsak işimiz de sonumuz da pek yaman olacak.” Bu konuşmaların ardından, tan yeri ağardığında, sanki baskına uğramışlar gibi, işe yaramayan mallarını bırakıp kaçtılar. Bunu gören Göktürkler; “Düşmanlarımızın savaşacak hali kalmadı, kaçıyorlar” düşüncesine kapılıp artlarına düştüler. Düşmanlar, Göktürkleri görünce hemen geri döndüler, onları hazırlıksız durumda yakalayıp vuruşmaya başladılar.

Göktürkler yenildi. Düşman, Göktürkleri kıra kıra çadırlarına kadar geldi. Çadırlarını ve mallarını öyle bir yakıp yağmaladılar ki bir tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri kul edindiler, her birini alıp kendi evlerine götürdüler.

O zaman Göktürklerin başında İl Han adlı bir hakan vardı. Birçok oğlu olan İl Han’ın tek bir oğlu dışındaki bütün oğulları bu savaşta öldü. Yalnızca Kayan adındaki en küçük oğlu sağ kalmayı başardı. Kayan (Kayı Han) o yıl evlenmişti. İl Han’ın Tukuz (Dokuz Oğuz) adında bir de yeğeni vardı. Hem Kayan hem de Tukuz (Kayı Han ile Dokuz Oğuz) düşmana tutsak olmuşlardı. Fakat on gün sonra tutsaklıktan kurtulup kaçtılar.

Göktürk yurduna geldiklerinde burada düşmandan kaçıp gelen birçok deve, at öküz ve koyun buldular. Oturup düşündüler: “Dört bir yanımızda düşman var, bizi yaşatmazlar. En iyisi dağların içinde insan ayağı ulaşmaz sapa bir yer bulup orayı yurt kılalım” diye karar verip, sürülerini de alarak dağa doğru varıp göçtüler.

Yabani koyunların gittiği yollardan gide gide, sonunda geldikleri yoldan başka geçidi olmayan bir ülkeye vardılar. Vardıkları ülkeye ancak bir keçinin geçebileceği kadar ince bir yoldan gidilebilirdi. Bu yol öylesine sapa ve sarptı ki, ister at ister deve olsun bin güçlükle yürürdü, yanlış bir yere adım atsa paramparça olurdu.

Göktürklerin vardıkları ülke akarsular, pınarlar, türlü türlü bitkiler, meyve ağaçları ve çeşitli av vardı. Böylesine bir cennete vardıkları için Tanrıya şükrettiler. Dağın en tepesindeki bu yere dağ kemeri anlamına gelen “Ergene” sözcüğüyle “dik” anlamındaki “Kon” sözünü birleştirerek “Ergenekon” adını koydular. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler, derilerinden kendilerine giysi yaptılar.

Kayan’ın ve Tukuz’un (Kayı Hanın ve Dokuz Oğuz'un) burada birçok çocuğu oldu. Kayan'ın çocukları daha çoktu, Tukuz'un çocuğu ise daha az oldu. Kayandan olma çocuklara Kayat denildi; Tukuzdan olma çocuklara iki farklı ad verdiler. Onlara Tukuzlar ve Türülken dendi. Uzun yıllar boyunca bu iki yiğidin çocukları Ergenekon’u yurt bildiler. Çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar.

Aradan tam dört yüzyıl geçti… Hem kendileri hem de sürüleri öylesine çoğalmıştı ki, artık Ergenekon’a sığamaz olmuşlardı. Bu yüzden toplandılar ve soruna bir çare aramaya karar verdiler. Dediler ki: “Atalarımızdan duyardık, Ergenekon’un dışında geniş yerler, güzel yurtlar olurmuş. Eskiden oraları bizim öz yurdumuzmuş. Dağların arasında bir arayıp bulalım, çıkıp buradan göçelim. Ergenekon'un dışında kim bizimle dost olursa dost olalım, düşman olursa vuruşalım.”

Böyle karar verilince dört bir yanda bir geçit aradılar, ama atalarının geldiği yeri unuttuklarından çıkışı bulamadılar.

Ergenekon Destanı

O zaman bir demirci söz aldı: “Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kata benzer. Madenin demirini eritirsek bize yol açılır.” Demircinin sözlerini çok beğendiler; hep birlikte gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun bir kat kömür dizdiler. Daha sonra dağın üstünü, arka yanını, öte yanını beri yanını bir sıra odun bir sıra kömürle doldurdular. Ardından yetmiş deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yere kurdular; odunlarla kömürleri ateşleyip körüklediler. Tanrının yardımı ve izniyle ateş kızdıkça kızdı. Kora dönüştükçe demir dağın demiri eriyip akıverdi, önlerinde yüklü bir devenin geçebileceği kadar yol oluştu.

O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatinde Göktürkler Ergenekon’dan çıktılar. Ergenekon’dan çıktıkları gün Göktürklerin hakanı Kayan (Kayı Han) soyundan gelme Börteçine idi. Börteçine dört bir yana elçilerini yolladı, Ergenekon'dan çıkıp geldiklerini bildirdi. Kimi bunu iyi karşılayıp Börteçine'yi kendi hakanları kabul eyledi, kimi de kabul etmedi. Karşı çıkanlarla savaşa tutuşuldu, Göktürkler hepsini yendi.

Göktürkler Ergenekon’dan çıktıkları o günü, o ayı ve o saati iyi bellediler. Ergenekon’dan çıktıkları günü, o günden sonra bayram eylediler. Her yıl o günü törenler düzenleyerek kutladılar. Bu törenlerde, bir parça demir alınıp ateşte kızdırılıyor, sonra da kızdırılan demiri önce Göktürk Hakanı kıskaçla tutup örse koyuyor, çekiçle dövüyordu. Ondan sonra diğer Türk beyleri aynı hareketi yaparak bayramı başlatıyorlardı.

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir