1 Kasım 2016

Denizci Sinbad'ın Birinci Seyahati

Ailemden oldukça zengin bir mirasa konduğum halde, servetimin çoğunu gençliğimde har vurup harman savurmuştum. Fakat çok geçmeden, gözlerim açıldı ve en acınacak sefaletin ihtiyarlıkta fakir düşmek olduğunu anlayarak elimde avucumda kalan pek az bir parayı çoğaltmaya karar verdim. Bunun üzerine, Dicle ile Fırat nehirlerinin kavşak noktasındaki büyük ticaret şehri Basra’ya gittim ve orada birçok tüccarlarla masrafına katılıp donattığımız bir gemiye bindim.

Yelkenleri açtık ve Basra Körfezi’nden hareketle, mallarımızı satmak yahut değiştirmek için pek çok adalara uğraya uğraya Doğu Hint yollarına koyulduk. Bir gün yine yelkeni açmış giderken, yeşilliği ile bir çayıra benzeyen ve hemen hemen suyun yüzünde gibi duran küçük bir adanın karşısında rüzgar kesiliverdi. Ben de, kaptandan izin alarak oraya çıkanlar arasına karıştım. Fakat biz yiyip içip eğlendiğimiz ve deniz seferinin yorgunluğunu gidermeye çalıştığımız sırada, ada birdenbire deprendi ve bizi korkunç biçimde sarstı.

Gemiden bize, acele kayığa atlamamızı, yoksa hepimizin ölüp gideceğini, ada sandığımız şeyin kocaman bir balinanın sırtı olduğunu haykırıyorlardı. En talihlilerimiz sandala atlayarak kurtuldular, diğerleri de denize atlayıp gemiye doğru yüzmeye başladılar. Bana gelince, hâlâ adanın, yahut daha doğrusu balinanın sırtında idim. Derken, balina ansızın suya dalıverdi. Ben ancak ateş yakmak için getirmiş olduğumuz bir tahta parçasına yapışacak bir vakit bulabildim.

Kaptan, bütün yolcularının gemiye döndüklerini sanarak, o anda çıkmış olan serin ve uygun bir rüzgârdan istifade etmek istedi; yelkenleri serene çekti ve gemi süratle uzaklaştı. Benim işim artık dalgaların keyfine kalmıştı. Bütün gün ve bütün gece canımı kurtarmak için bu dalgalarla savaştım. Ertesi sabah gücüm tükenmişti ve ölümden kurtulmaya da umudum kalmamıştı. İşte tam bu anda bir dalga beni bir adanın önüne attı. Kıyı yüksek ve sarptı, fakat ayağımı atmayı ve toprağın üstüne düşmeyi başardım. Böylece, orada, güneş doğuncaya kadar, yarı ölü bir halde kaldım.

Kuvvetim yerine gelince, rastgele yürüyerek adanın içerisine doğru ilerledim. Bir ovaya girdim ve bu ovanın uzağında, bir kazığa bağlı otlayan bir kısrak gördüm. Ben ona bakarken, yerin altında konuşan bir adamın sesini işittim. Bir müddet sonra bu adam meydana çıktı ve bana kim olduğumu sordu. Kendisine adımın Denizci Sinbad olduğunu söyledim, başımdan geçeni anlattım. Bunun üzerine o, beni mağarasına soktu, içeride başka kimseler de vardı.

Denizci Sinbad ve balina


Bu adamlar bana, bu adanın hükümdarı olan Mihracenin seyisleri olduklarını söylediler. Her yıl aynı mevsimde, hükümdarın kısraklarını buraya otlatmaya getirirlermiş. Bazen de bu hayvanları denizden çıkan bir denizatına karşı savunmaya mecbur kalırlarmış. Sözlerine, biraz sonra yola çıkacaklarını eklediler ve eğer bir gün sonra gelse imişim kesinlikle öleceğimi söylediler. Çünkü evler uzakta imiş ve kılavuzsuz oraya gitmem imkansızmış. Onlar benimle böyle konuşurken, denizatı denizden çıktı ve bir kısrağın üstüne atılarak onu parçalayıp yemek istedi; fakat seyislerin kopardıkları gürültü üstüne yakaladığı kısrağı bıraktı ve tekrar denize dalıp gitti.

Ertesi gün seyisler, kısraklarla beraber başkentin yolunu tuttular. Ben de beraberlerinde gittim. Şehre vardığımız zaman, padişah mihraceye takdim olundum. Bana kim olduğumu ve hangi rüzgarın beni kendi diyarına sürüklediğini sordu. Başımdan geçen felaketlere pek üzüldü. Sonra bana iyi bakmalarını ve gereksinim duyduğum her şeyi temin etmelerini emir buyurdu. Bu emir cömertçe yerine getirildi.

Tüccar olduğum için, kendi mesleğimdeki adamlarla sık sık görüşüyordum. Bilhassa yabancıları arıyordum ki, hem kendilerinden Bağdat’a ilişkin haberler alayım, hem de tekrar oraya dönmek için birisini bulayım. Nihayet bir gün, limanda bulunduğum sırada, rıhtıma bir gemi yanaştı. Demir atılır atılmaz da malları çıkarmaya başladılar. İşte o anda, denklerden birkaçına gözüm ilişince, üzerlerindeki yazıda bu malların sahibi olarak kendi adımı okudum. İyice dikkat edince de, bunların Basra’dan gemiye yüklemiş olduğum kendi mallarım olduğuna kuşkum kalmadı.

Çok geçmeden gemideki adamlar geldiler ve beni tanıyarak sevindiler, tebrik ve iltifatlarda bulundular. Geminin kaptanı boynuma sarılarak:

— Hamdolsun, dedi, bu büyük tehlikeyi atlatmışsınız! Buna ne derece sevindiğimi size anlatamam. İşte mallarınız; alın bunları, sizindir bunlar, ne isterseniz yapın.

Kendisine teşekkür ederek erdemli davranışını övdüm, minnettarlığımın bir göstergesi olarak da bazı mallarımı takdim ile kabulünü rica ettim, fakat kabul etmedi.

Diğer taraftan denklerimin içinde en kıymetli ne varsa seçtim ve bunları konukseverliğine karşı teşekkürümü arz için padişah mihraceye takdim ettim. Sonra kendisiyle vedalaşarak yanından ayrıldım ve aynı gemiye bindim. Fakat hareketimden evvel, elimde kalan malları o memleketin başka malları ile değiştim. Böylece yanımda sarısabır, sandal, hindistancevizi, karanfil, biber, zencefil taşıyarak yola çıktım.

Birçok adalardan geçtik ve nihayet Basra Limanı’na yanaştık. Oradan, aşağı yukarı yüz bin fındık altını ile Bağdat’a döndük. Ailem beni pek büyük bir sevinçle karşıladı. Köleler, güzel topraklar satın aldım ve büyük bir ev yaptırdım. İşte bu suretle, çektiğim ıstırapları unutmak ve yaşamın zevklerinden istifade etmek kararıyla buraya yerleştim. Fakat bundan sonrasını dinlerken anlayacaksınız ki bu iyi niyetlerim uzun bir süre sürmeyecekmiş…

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir