6 Kasım 2016

Denizci Sinbad'in İkinci Seyahati

Hani gerçekten, dedi, Denizci Sinbad, böyle tembel tembel yaşamak çok geçmeden canımı sıkmaya başlamıştı. Yeniden seyahate çıkmak ve ticaret yapmak arzusu içimi kapladı. Bunun üzerine ayrı çeşitlerle değiştirmeyi tasarladığım mallardan satın aldım ve namuslarına güvendiğim başka tüccarlarla ikinci kez bir gemiye bindim.

Adadan adaya yol alıyor ve çok kârlı ticaretler yapıyorduk. Günlerden bir gün yine, türlü türlü meyve ağaçlarıyla dolu olan bu adalardan birine ulaştık. Fakat bu ada o kadar ıssızdı ki, hiçbir insan izine rastlamadık. Kimimiz çiçekler, diğerlerimiz meyveler toplarken, ben de yanımda getirdiğim yiyeceklerimle şarabımı alarak güzel bir ağaç gölgesine oturdum. Bu azıkla iyice karnımı doyurduktan sonra içim geçti. Sonunu hiç hesap etmeden uyuyakalmışım.

Bilmem ne kadar zaman uyumuşum! Uyandığımda, gemiyi demir atmış olduğu yerde göremedim. Bütün yelkenlerini şişirmiş, engine açılmıştı. Öylesine hızlı yol alıyordu ki ki, pek az zaman sonra gözden kaybolup gitti. Önce içimi kaplayan karamsarlıkla ölmeyi düşündüm. Sonra Allah’ın takdirine boyun eğip ve ne olacağını bilmeden, etrafı gözetlemek için büyük bir ağacın tepesine çıktım. Toprak tarafında beyaz bir şey gözüme çarpınca ağaçtan indim ve yanımda kalan yiyeceklerle o tarafa doğru yürüdüm.

Gözümün seçebileceği bir mesafeye gelince, bunun, insan aklına durgunluk verecek bir büyüklükte ve tamamen dümdüz ve cilalı beyaz bir yuvarlak olduğunu fark ettim. İçerisine girilecek bir yeri var mı diye çevresini dolandım. Hiçbir girinti bulamadım. Yüzeyi o kadar düzdü ki, bana, üstüne çıkmak da olanaksız göründü. Yüksekliği de, elli basamaklı bir kule kadar olmalıydı.

Artık güneş batmak üzereydi. Sanki önünden kalın bir bulut geçiyormuş gibi hava birden karardı. Bu acayip duruma şaşırmadım değil, fakat buna gökte uçan olağanüstü büyüklükte bir kuşun neden olduğunu görünce büsbütün şaşırıp kaldım. Derken, gemicilerin sık sık sözünü ettikleri Zümrüdüanka adlı bir kuş olduğunu ve beni kendisine hayran bırakan bu yuvarlağın bu kuşun yumurtası olduğunu anladım. Gerçekten kuş da yere iner inmez kuluçkaya yatar gibi yumurtanın üstüne çöküverdi. Ben onun geldiğini gördüğüm zaman, yumurtaya iyice sokulup yapışmıştım, öyle ki, kuşun ayaklarından biri önüme dikilmişti ve bu ayak bir ağaç gövdesi kadar kocamandı.

Denizci Sinbad

Hemen sarığımı çözüp kendimi sıkıca bu ayağa bağladım. Umuyordum ki,  Zümrüdüanka ertesi gün tekrar havalandığında beni de bu ıssız adadan alıp götürsün. Gerçekten de öyle oldu. Anka bütün gece böyle bekledikten sonra sabah gün ışıldar ışıldamaz havalandı ve beni o kadar yükseklere çıkardı ki, artık toprağı göremez oldum. Sonra, birdenbire, korkunç bir hızla aşağıya süzüldü

Kuş yere inip, ben de kendimi toprakta bulunca, beni onun ayağına bağlayan düğümü hemen çözdüm. Kuştan henüz kendimi ayırmıştım ki, görülmemiş uzunlukta bir yılanı gagaladı. Onu yakalar yakalamaz havalandı.

Beni bıraktığı yer, derin mi derin ve her tarafı dağlarla çevrili bir vadi idi. Dağlar o kadar yüksekti ki, bulutların içinde görünmüyorlardı. Hem öyle sarp, öyle yalçındılar ki, üstlerine çıkılabilecek hiçbir yolları yoktu. Bu da benim içime yeni bir sıkıntı oldu ve geldiğim ıssız ada ile bu yeri kıyaslayınca bu değişiklikten elime bir şey geçmediğini anladım.

Vadiyi dolaşmaya başlayınca, her tarafın elmaslarla dolu olduğunu gördüm. İçlerinde hayret edilecek büyüklükte olanları vardı. Fakat dehşetli bir umutsuzluk içinde olduğumdan bunlara karşı hiçbir istek beslemeden uzun uzun yürüdüm. Sonunda bir kaya dibine oturup karnımı doyurduktan sonra uyumaya başladım. Daha yeni dalıyordum ki, büyük bir gürültü ile yanıma düşen bir şey beni uyandırdı. Bu, kocaman taze bir et parçasıydı.  O anda kayalığın üstünden birçok farklı yerlere başka başka et parçalarının da düştüğünü gördüm.

Çok kez duymuş ama inanmamıştım: Kartalların yavruladıkları mevsimde bazı tüccarlar bu vadinin üstünden geçerlermiş, etleri kocaman parçalar halinde kesip vadiye atarlarmış; üzerlerine düştükleri elmaslar da bu etlere yapışırmış. Bu vadinin diğer yerlerdekinden güçlü olan kartalları da bu et parçalarına saldırırlar ve etleri kaptıkları gibi yavrularının yemesi için kayalıkların tepesindeki yavrularına götürürlermiş. O zaman tüccarlar bağırarak kartalları korkutup kaçırırlar ve et parçalarına yapışmış olan elmasları alırlarmış. İşte bu tüccarlar, hiç kimsenin inemeyeceği bir uçurum olan bu vadideki elmasları bu hile ile elde ederlermiş.

Gördüğüm et parçaları, bana, bu kurtulması olanaksız olan çukurdan çıkmak çaresini düşündürdü. O anda gözüme çarpan en büyük elmasları toplamaya başladım ve içerisine yiyeceklerimi koyduğum meşin heybeye bunları tıka basa doldurdum. Sonra irice bir et parçası aldım. Onu sarığımla sıkı sıkı kendime bağladım ve bu durumda yüzükoyun yere uzandım.

Daha ben uzanır uzanmaz, kartallar gelerek etleri kapışmaya başladılar ve bu arada beni de yerden kaldırdılar; vücuduma bağladığım parça ile beraber beni de havalandıran kartal en güçlülerinden biriydi. Götürdü beni dağın en tepesindeki yuvasına indirdi. O zaman tüccarlar kartalları ürkütmek için hemen bağırıp çağırmaya başladılar; fakat kartalları yuvalarından uzaklaştırdıktan sonra karşılarında beni görünce büyük bir şaşkınlıkla etrafımda toplandılar. Ben de, başıma geleni anlatarak şaşkınlıklarını büsbütün artırdım. Böyle bir işe kalkışmamdaki cesaretim kadar bunu başarı ile sonuçlandırmama hayretler içinde kaldılar.

Beni barakalarına götürdüler. Orada, önlerinde heybemi açtım. Elmaslarımın iriliğine şaşakaldılar ve buraya yaptıkları bütün geziler sırasında bunlara yaklaşabilen bir tek başka elmas görmediklerini itiraf ettiler. Kendisine ait olan barakaya getirilmiş olduğum tüccara, bunlardan ne kadar isterse almasını rica ettim. Yalnız bir tanesini almayı kabul etti, onu da orta boyda olanlarından seçti. Kendisine, benim zarara uğrayacağım endişesine hiç kapılmadan daha başka elmaslardan da alması ricasında bulundum.

— Hayır, dedi, bu bana yeter. Yeterli derecede kıymetli bir elmas bu! Kendime küçük bir servet sağlamak için bundan sonra başka seyahatlere katlanmak sıkıntısından beni kurtarır.

O geceyi bu tüccarlarla birlikte geçirdim. Ertesi gün de hep birlikte yola çıktık. İlk limana vardık, oradan da Roha Adası’na geçtik. Roha’da kâfur çıkarılan bir ağaç yetişmekteydi. Bu ağaç öylesine büyük ve dalları o kadar yaygındı ki, gölgesinde yüz adam rahat rahat oturabilirdi. Bu adada birkaç tane elması değerli mallarla değiştirdim. Buradan da kalkıp başka adalara gittik ve nihayet kıtadaki birçok kente uğradıktan sonra Basra’ya ulaştık. Basra’dan sonra Bağdat’a gittim, orada önce fakirlere sadaka dağıttım ve muazzam servetten elimde kalanı ile namusluca refah ve mutluluk içinde yaşamaya başladım. 

Fakat sürdüğüm bu tatlı hayat, bana, iki seyahatim sırasında yaşadığım tehlikeleri, unutturmuştu. Bakın sonra bu yüzden başıma neler geldi…


0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir