12 Haziran 2016

Birinci Haçlı Seferi ve Haçlı Katliamları

1096’nın ilkbaharından itibaren Avrupa’nın dört bir yanından, en basit bir hareket planından yoksun, kat edecekleri yol açısından tamamen bilgisiz, aç ve silah donanımları zayıf insan kitleleri Asya’ya gitmek üzere yola koyulmuşlardır.

Nereye ve nasıl gideceklerini dahi doğru dürüst bilmeyen bu sürüler, hiç bilmedikleri topraklarda şaşkın bir şekilde dolandıkça, hem durumları daha da kötüleşiyor hem de hastaca bağnazlıkları artıyordu.

Birinci Haçlı Seferi'ne katılan bu çapulcu sürüsünün çoğunda varsanılar oluşmuştu. Tanrı veya diğer bir azizle görüşüp konuştukları iddiaları her gün yineleniyor, her geçen gün herkes yeni bir mucize ile karşılaşıyordu. Ve bu şekilde, sonuçta, o bitmez tükenmez sefil insan kitleleri, İsa’nın Mezarının kurtarılması hezeyanının yaşamlarının tek amaçlarını oluşturduğu koca bir tımarhaneye dönüşmüş oluyordu.

Bu kalabalık çetenin başında meşhur Keşiş Pierre bulunuyordu; yardımcılığına da, çaptan düşmüş bir şövalye olan ve “Sans Avoir” (Çulsuz) lâkabı ile tanınan Gauthier adında birini tayin etmişti.
1. Haçlı Seferi'nde Kudüs'ün fethi


Keşiş Pierre’in başkanlığını yürüttüğü bu çete, başta, sakin ve düzenli bir şekilde yoluna devam ediyordu. Ne var ki, bu güruh, Balkanlar’a girip de, kendi amaçlarıyla ilgilenmediği gibi herhangi bir haraç vermeye de yanaşmayan Ortodoks halka rastladığında, davranışını değiştirip tam bir vahşetle etrafı talan etmeye başladı.

Ancak, bölgenin yerleşik halklarından Bulgarlar, çeteye silahla karşı koyarak tümünü topraklarından kovmuşlar ve kaçmaya fırsat bulamayanları da kılıçtan geçirmişlerdi.

Bu ilk Haçlı Seferi’nin kalıntıları sefil bir şekilde Bizans’a geldiler. Ve kendilerinden önce oraya varmış olup, seferlerine devam edebilmek için istirahat ettikleri mazereti ile şehrin barışsever halkını istismar eden ve utanmazca yiyip içen -sayıları birkaç bin civarındaki- arkadaşlarını buldular.

Sayıları her gün daha da artan bu davetsiz konukların varlığından bıkmış olan İmparator ise, bir gün bunların tümünü tekne ve sandallara bindirip en ufak bir ücret talep etmeksizin Marmara’nın karşı sahiline geçirtmiş ve bu güruhu yazgısıyla baş başa bırakmıştı.

Bu yolla karşı sahile geçmiş olanların sayısı 100.000’e varmakta idi.

Zamanın vakanüvisleri işte bu suretle Küçük Asya’ya geçmiş bulunan bu güruhun orada işlemiş olduğu iğrenç suçlardan dehşetle söz eder. Haçlı askerleri böylesine vahşi bir hasretle arzuladıkları Asya’ya ayak basar basmaz, görülmemiş bir hınçla oradaki Hıristiyan ve Müslüman halka saldırdılar ve bu suretle, kısa bir zamanda tüm yöre hırsızlık, ırz düşmanlığı ve cinayet olaylarıyla, dehşetle karşılaşmış oldu.

Anna Komninos’un yazdıklarına göre, yolda rastladıkları tüm çocukları kılıçtan geçiriyor, parçalara ayırıyor ve sırf iğrenç bir zevki tatmak için onları ateşte pişiriyorlardı.

Anadolu halkı o zamana kadar görmediği, duymadığı ve hatta aklından bile geçirmediği bu korkunç olayın şokundan kurtulur kurtulmaz silaha sarılıp hepsini vahşi hayvanlar gibi avlamaya başladı. Bu gelişmelerin sonucunda yıllarca Anadolu topraklarında Frenk kemikleri istiflerine rastlanmıştır.

Bu suretle, Kilise silâhşörlerinin kan kokulu Birinci Haçlı Seferi gün be gün erimekte idi.

Bununla beraber, başlarında yetkin komutanları olan 700.000 kişilik düzenli bir Haçlı Ordusu da, kutsal savaşa katılmak üzere bu çapulcuların arkasından geliyordu.

Bu düzenli şövalyelerin komutanlarından biri, 80.000 kişilik seçkin bir Sakson, Fransız ve Bavyeralı topluluğunun başında bulunan Godefroi de Bouillon idi.

Bu düzenli ordu Anadolu’ya varır varmaz ilk iş olarak İznik’i kuşattı. Ne var ki, şövalyelerin vahşi içgüdüleri burada da serbest kaldı; soylu veya asker, Hıristiyan veya Müslüman, ellerine düşen hiçbir Anadolulu ölümden kurtulamadı.

Aylar süren kuşatmaya rağmen İznik’i bir türlü fethedememenin acısını çıkarırcasına, kuşatma altında bulunanları dehşete uğratmak için aldıkları esirlerin kafalarını ve kollarını kesiyor ve onları surlardan şehrin içine fırlatıyorlardı.

Dehşete kapılan İznik halkı, ölümden kurtulmak için, Bizans İmparatoru’na teslim olmayı kabul etmiştir. Bu suretle de, Frenkler, güçlü Roma İmparatoru’nun bu yeni fethine el uzatmayı göze alamadıkları için İznik kuşatmasını çözerek Suriye’ye doğru yollarına devam etmişlerdir.

O seçkin Haçlıların Anadolu’nun içlerindeki seferleri benzersiz bir barbarlık ve vahşet örneği olmuştur.

Etraflarında öyle bir yıkıma neden olmuşlar ve her meskûn bölgeyi öylesine bir vahşet ve hınçla yerle bir etmişlerdi ki, bir süre sonra kendileri de yiyecek bir şey bulamadıkları için tümü birden açlığa mahkûm oldular.

İşte o zaman da aralarındaki ilk çekişmeler, başkaldırılar ve çatışmalar görülmeye başladı.

Öyle ki, korkunç deliliğinin sonuçlarından ürken Keşiş Pierre bile firara kalkıştı. Ancak, kendi has adamlarından bir komutan onu kovalayıp yakaladı ve bir zamanlar kendisine körü körüne itaat eden çevresinin önünde döverek onu rezil etti.

Haçlı Katliamları Başlıyor

Her gün katlanarak süren açlık, mutsuzluk, kolera, çekememezlik, cinayet ve hırsızlık olayları ile alçaklıklar o meşhur Haçlı Ordusu’nun çürüyüp dağılmasına neden oluyordu. Şövalyelerin kendileri de artık sefere başlarken güttükleri o ilk amaçlarına inanmamaya başladılar. Aralarındaki hainler ile asker kaçaklarının sayıları öylesine artmıştı ki, komutanlarından biri, yayınladığı bir emirle, yakalanan hain ve kaçakların parçalara ayrılıp, açlıktan kırılan askerler için hazırlanan yemeğe et olarak katılmasını istemişti.

O sefil insan güruhu öylesine vahşileşmişti ki, artık, ne yaptığını bilebiliyor, ne de kendisini herhangi bir disiplin altına alabiliyordu.

Türk şehri Marrat’ın (günümüzde Halep yakınlarında) işgaline tanık olan keşiş Robert, arkadaş ve ülküdaşlarının kahramanlıklarını (!) ve şerefli (!) mücadelelerini şu satırlarla ifade etmektedir:

Bizimkiler, yavrularının öcünü alan dişi birer aslan gibi sokak ve meydanlarda ve hatta binaların çatılarında koşuyor, ve bir türlü, kılıçtan geçirmenin o bitmez tükenmez heyecanını dindiremiyorlardı. Ellerine geçirdikleri gençleri, çocukları ve hatta yılların çökerttiği yaşlıları dahi öldürüp parçalıyorlardı. Yakaladıklarından hiç kimse kurtulamamıştı. Hatta, zamandan tasarruf etmek için, yakaladıklarından birkaç kişiyi aynı anda ve aynı iple birarada asıp bırakıyorlardı.. Gerçekten de, silahlı olan bu din düşmanlarımızın hiçbir şekilde karşı koymadan kendilerini ölüme teslim etmelerini görmek çok ilginç bir manzara oluşturuyordu.

Bizimkiler buldukları her şeyi yakalayıp alıyorlardı. Hatta, ölülerin karınlarını dahi içlerinde bir şeyler bulma umuduyla deşip bakıyorlardı. Sokaklardan oluk gibi kan akıyor, her tarafta ceset yığınları görülüyordu. Ölüme giden körler sürüsü. Bizimkilerin yakalamış olduğu o koca kalabalıktan, İsa’nın gerçek inancını kabul edecek tek bir kişi dahi çıkmadı! Sonunda, kalenin içine kapanmış olanları çağırdılar. Bir işe yaramayan yaşlı kadın ve erkeklerle hastaların kılıçtan geçirilmeleri; güçlü genç erkek ve kızların ise, ileride satılmaları için bir yana saklanmaları istendi. Türklerin bu kılıçtan geçirilmeleri 12 Aralık Pazar günü vuku bulmuştu.

Ne var ki, aynı günde işi tamamlayabilmemize imkân yoktu. Bizimkiler, ertesi gün, geri kalanları da kılıçtan geçirdiler ve böylece işimizi bitirdik.

Bu tür iğrenç olayların, o yıllarda gerçekten medeni bir toplum olan Anadolu halkında doğurduğu korkunç etkiyi kolayca tasavvur edebiliriz.

Hiçbiri Anadolu’da bu tür bir savaşa tanık olmamıştı.

Asırlardır Bizanslılarla Araplar savaşıyorlardı; ama paraflardan hiçbiri kendisini böylesine adi ve hayvanca bir dereceye asla indirgememişti. O zaman, Frenklerin o tarif edilemez davranışı karşısında tüm Doğu dünyası dehşete kapılmış oldu.

Frenkler’in o necip ve asil Doğulular’a tanıttıkları korkunç ve gaddarca savaş usulleri; yiğitlik, kahramanlık ve güneş ülkesi Doğu’yu mateme boğmuştu.

İranlı Sa’dî de, daha sonraki tarihlerde şövalyelerden söz ederken “onları insan olarak tanımlamak dahi uygun olmaz” tabirini kullanır. Nihayet, 20.000 kadar Haçlı sağ salim Kudüs kamplarına varmayı başardılar.

Kişisel nefretler, açlık, hastalıklar, ihanet ve alçaklıklar üç yıl önce kutsal gaye için Batı’nın derinliklerinden kalkıp gelen o bir milyonluk Frenk kitlesini eritip yok etmişti.

Kendi vakanüvislerinin tabirini kullanacak olursak “azizlerin yardımı”yla güçlü bir taarruz sonunda 15 Temmuz 1099’da Haçlılar Kudüs’ü fethetmeyi başardılar.

O korkunç fethi tarif edeceğimize, olaylara tanıklık etmiş Frenk bir piskoposun, kendi basit mantığı ile, o kahredici günde yurttaşlarının kahramanlıklarını (!) anlatışını aktarmakla yetinmemiz doğru olur.

Piskopos Raymond d’Agiles’in anlatısı şöyle:

“Nihayet, bizimkilerin surlarla kuleleri elde etmelerinden sonra, yenilenler arasında inanılmaz bazı hadiselere tanık olduk. Bazılarının cesetleri, kafaları kesilmiş halde yerlerde yatıyordu. Bu durum, gerçekten de, kendileri için, uğramış olabilecekleri en iyi son idi. Bazıları da, oklardan delik-deşik olmuş bir şekilde can vermiş, kale kulelerinden başaşağı sarkmakta idiler; bazıları da alevlerden kömürleşmişlerdi.

Şehrin sokakları kesilmiş kol ve bacaklarla dolmuştu; yollarda öylesine ceset bolluğu vardı ki, insanın oralardan geçmesi mümkün olmuyordu. Solomon’un tarihi Mabed’inde bizimkiler öylesine kan akıtmışlardı ki, cesetler kızıl bir ummanda yüzüyor, akıntının etkisi ile bir bu yana bir şu yana sürüklenip gidiyorlardı. Sağda solda yüzen bacaklarla kafalar bazen başka bir cesede yapışıyordu. İğrenç bir karmaşa her yere hâkim olmuştu.

O bölgede halkı kılıçtan geçirme görevini üstlenmiş olan askerlerimizin kendileri de, bir süre sonra, parçalanmış cesetlerden etrafa yayılan pis kokuya dayanamaz olmuşlardı.”

Ancak insan, bu korkunç olaylara bir dereceye kadar bir mazeret bulmaya çalıştığında, bunları, ortaçağlardaki bir fetih sırasında kontrolden çıkmış, kendiliğinden gelişmiş, düşünmeden olup bitmiş barbarlıklar olarak düşünebilir.

Ama iş, hiç de öyle değildir!

Haçlılar’ın komuta heyetinin gözünde ilk günün olayları tamamen yetersiz olarak değerlendirilmişti. Ertesi gün, Haç’ın kutsal (!) gölgesi altında düzenlenen çok geniş bir toplantıda, Kudüs’de Katolik olmayan tüm halkın, yani başka bir ifade ile tüm yerli halkın kılıçtan geçirilmesi kararı alınır.

Bu katıksız Hıristiyan (!) kararının yaşama geçirilmesi sekiz gün sürdü. Altmış bin Müslüman, Yahudi ve Ortodoks Hıristiyan erkek, kadın ve çocuk, Frenk Haçlılarının kılıçları altında can vermiştir; ölümden tek bir kişi dahi kurtulamamıştır.

Ve Frenk şövalyeleri, işte bu suretle kan ve yıkıma doyduktan sonra, hâlâ kan dumanlan yükselen şehirde barbar zaferlerini törenlerle kutladılar.

Kendi öz vakanüvislerinden bazıları o iğrenç zafer şenliklerinden nefretle söz ederler.

Hazine Emini Bemard bu şövalyeler için “Bunlar deliden başka bir şey değildiler,” derken Dol Başpiskoposu Baudry de “Çamurlar içinde kıvranan kısraklar” ifadesini kullanır.

Ve böylece bağnaz Avrupa’nın rüyası gerçekleşmiş oluyordu.

Kudüs nihayet Hıristiyanlar’ın eline geçmişti ve İsa’nın Mezarı’nın da “Müslüman eller tarafından kirletilmesi”ne (!) son verilmişti.

Zafer teraneleri biter bitmez de, o aç şövalye güruhu memleketin istismarına koyuldu.

Onların her biri birer efendi kesilmişti.

Godefroi de Bouillon kendisini hemep kral ilân etmiş ve etrafındaki çete başları da, o zaman Avrupa’da geçerli olan feodal sisteme uygun olarak, Filistin ve Suriye derebeyleri ünvanlarını almışlardı.

Yerli halka, o talihsiz ve zavallı halka gelince.. Onlar, kırbaç altında yabancılara hizmet etme zorunda bırakılmıştır.

Frenk şövalyeleri mutlak bir zafer kazanmışlardı!

Keşiş Pierre’in konuşmaları, Katolik papazların iğrenç çıkarcılığı ve Ortaçağ cahili Frengistan’ın bağnazlığı tüm dünyayı altüst eden korkunç bir fırtına estirmişti.

Batı halklarının ruhunda, peşin hüküm ve bağnazlık dolu bir fikrin arkasına sığınarak, en ufak bir tartışmaya yer vermeksizin kendilerini bağlı hissettikleri o sevgi ve iyilik dolu dinin, inanmayanlarca zorla dahi olsa kabul edilmesi gerektiği yönünde günahkâr bir inanç yerleşmişti.

Böylece de, İsa’nın müritleri, O’nun sükûnet dolu öğretileri ile insancıl bir yumuşaklıkla yüklü sözlerini unutarak, “birbirinizi seviniz” şeklinde vaz etmiş olduğu temel prensibi yok sayarak, O’nun namına kendi hemcinsleri üzerine vahşi hayvanlar gibi atılmışlardı.

Dinsel bağnazlık aklı körleştirmiş, kalbin sesi susturulmuştu. Etrafta sadece tatmin edilmek istenen günahkâr arzuların iniltileriyle, zorla kabul ettirilmeye çalışılan dini reddedenlerin kafalarını uçuran kılıçların şakırtıları duyuluyordu.

Şaşkınlık içindeki Doğu dünyası, Batı’dan Doğu’ya doğru geçmekte olan o çılgın Haçlı kalabalığı seyrediyordu.

Ve o lanetlenmiş geçiş, bittikten sonra tüm Doğu, yaşlı ve acılı gözlerle, arkada kalan kanlı çamurun içinde, kutsal saydıkları sevdiklerinin ve eski mutlu hayatın izlerini aramaya koyulmuştur.

Böylece Haçlılar, artık amaçlarına vardıklarını kabul ettiler. Kendilerinden birinin Yeniden Doğuş Kilisesi’nde taç giymesi ve bu Kilise’nin artık kendi malları olması, amaca ulaşıldığını gösteriyordu.

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir