15 Aralık 2014

Pompei'nin Helakı ve Taş Kesilen İnsanlar

Yüzyıllar süren suskunluğunun ardından Vezüv Yanardağı, Milat’tan 79 yıl sonra, 24 Ağustos’ta faaliyete geçip patlar. 79 yılının o uğursuz Ağustos gününde Roma İmparatorluğu’nun üç zengin kenti; Pompei, Herculaneum ve Stabia kül ve lavların altında haritadan silinir.

Osk’lar tarafından kurulan Pompei, Romalıların işgalinden sonra Roma İmparatorluğu’nun en zengin kentlerinden birisi olmuştu, aynı zamanda sapkınlıkta da. Kendi öz kızkardeşi ile ilişkisi olan Roma İmparatoru Caligula da sapkınlı ama Pompei'nin sapkınlıkları dün dünyaca biliniyordu. Her sokağında bir genelevin bulunduğu kente gelen yabancılar zorluk çekmeden genelevleri rahatça bulabilsin diye genelevlerini kapılarına penis resimleri konmuştu. Belki de birçok denizci bu yüzden sık sık Pompei’yi uğrar olmuştu. Genelevlerin odası öyle hızla dolup boşalıyordu ki, müşteri çıktıktan sonra taştan yatakların üzerine su dökülerek hemen yeni müşteriye hazır hale getiriliyordu.

Pompei’nin ortasında bulunan forumda, soylular için her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyordu. Eğlenceler kimi zaman bir gladyatörün başka bir gladyatörle ya da aslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. Vahşetin bin bir biçimi her hafta eğlenceye düşkün Pompeililere sunuluyordu. Arenalarda gladyatörlerin ölümüne yaptığı bu turnuvalar günlerce sürer, bir tarafta insanların ölüm çığlıkları bir tarafta zevkle dolu kahkahalar aynı anda göğe yükselirdi.

Pompei’nin zengini daha bir zengindir diğer kentlerde yaşayanlara göre. Bir yanda nüfusun %60’ını oluşturan soyluların debdebeli villaları, diğer yanda hizmetçi ve kölelerin fakir evleri… Öyle ki, açlık çeken kölelerin yanında Pompei’nin zenginleri her yemekten sonra kaz tüylerini küçük dillerine değdirerek kusarlardı. Tekrar ve tekrar yiyebilmek ve yemek zevkini sonuna kadar tadabilmek için.

Bu büyük felâketin en ünlü kurbanı Plinius’tur: Ortaçağ’a bilimsel konularda temel bir kaynak olmayı sürdüren “Naturalis Historia” (Doğa Tarihi) adlı ansiklopedik yapıtın yazarı Romalı bilgin ve devlet adamı... En ünlü tanığı da, Yaşlı Plinius’un evlat edindiği ( Yaşlı değin yeğeni Genç Plinius...
İmparator Traianus tarafından belediye hizmetlerindeki yolsuzlukları incelemek üzere gönderildiği -bugünkü Bolu, Bursa, Kastamonu ve Zonguldak illerinin yer aldığı- Bitinya topraklarında ölene dek, pek çok önemli görevde bulunan Genç Plinius (MS 61/62-113), amcası gibi, hem değerli bir yönetici hem de yazar olarak geçecektir tarihe...
Pompei'nin Son Günü

Pompei’nin Helak Olması

Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemindeki toplumsal ve özel yaşamı içtenlikle anlatan, edebî değeri yüksek ciltlerce mektubun da yazarıdır Genç Plinius. Nitekim 24 Ağustos günü neler olup bittiğini de, Genç Plinius’un tarihçi Tadtus’a yazdığı iki mektuptan öğreniyoruz:

24 Ağustos’ta amcam donanma komutanı olarak Misenum’da bulunuyordu. Annem öğlen bire doğru gökyüzünde olağandışı büyüklükte acayip görünümlü bir bulut belirdiğini kendisine haber verdiğinde O, çoktan güneş banyosunu yapmış, peşinden soğuk suya girip çıkmış ve üzerine de hafif bir şeyler yedikten sonra oturmuş çalışıyordu. Ayakkabılarını istedi ve olup bitene bakmaya gitti. Veşuvius olduğunu sonradan anladığımız bir dağdan gerçekten de iri bir bulut yükseliyordu…

Daha sonra Geriç Plinius, amcası Yaşlı Piinius’un, bir bilim adamının doğal tavrıyla, bu olayı daha yakından incelemeye karar vererek, hafif bir kadırgayı hazırlattığını, kendisine de eşlik etmesini önerdiğini aktarır. Ama Genç Plinius, kalıp ders çalışmayı yeğlemiştir.

Tam yola koyulacakken, Cascus’un karısı Rectina’dan dehşet dolu bir mesaj aldı, ondan yardım istiyordu; villası yanardağın tam altında olduğundan, ancak deniz yoluyla kaçabilirdi. Amcam hemen ikinci bir buyrukla ağır kadırgaların hazırlanmasını sağladı ve içlerinden birine binerek sadece Rectina’nın değil, daha başka kimselerin de yardımına koşma kararlılığıyla yola çıktı.

Pompei'nin taş kesilen insanlarıGenç Plinius’un mektubunda aktardığına göre, Yaşlı Plinius en ufak bir korkuya kapılmadan doğrudan tehlikenin üzerine gider; bu arada bütün gözlemlerini de bizzat kaydeder ya da yanındakilere yazdırır.Gemiler ilerledikçe üzerlerine düşen küller de giderek daha sıcak ve daha yoğun bir hal alır. Sıcaktan yanan ve parçalanarak etrafa saçılan ponza taşlan ve siyah cüruflar görülür.

Denizin içinde aniden bir sığlık yükselir ve çöken kayalar kıyıya ulaşmayı engeller. Yaşlı Plinius, geri dönme konusunda kendisine tavsiyede bulunan kılavuzuna cevap vermeden önce, bir an tereddüt eder ve Genç Plinius’un anlattığına göre, “Kader yiğit olanların yüzüne güler” diyerek rotayı Stabia üzerine çevirmelerini emreder:

Bu arada Vesuvius, pek çok noktada birden tutuşmuş yanıyordu, etrafı saran karanlıkta daha da canlı görünen alev akıntıları ve ateşten geniş sütunlarla kaplıydı. Stabia’ya varıp da dostu Pomponianus’un evine gittiğinde onu tir tir titrerken buldu amcam.

Evin avlusunun üstü, küllerle kaplı ponza taşlarının istilasına uğramıştı ve arkadaşının tek dileği oradan gitmekti. Evinin binaları birbirini izleyen yer sarsıntılarının şiddetiyle sallanıyordu. Başlarına yastıklar bağlayarak kaçtılar! Üzerlerine çöken gece sıradan bir geceden daha karanlık, daha koyu bir geceydi; başka yerde gün yeniden başlıyordu. Deniz öylesine çalkantılıydı ki gemiye binmek bile mümkün değildi... Amcam birçok kez soğuk su istemiş içmek için, derken alevler ve kükürt kokusu öyle bir hal almış ki herkes kaçmış. Amcam da ayağa kalkıp iki genç köleye yaslanarak kaçmak istemiş ama o anda yere yığılıvermiş. Gün ağardığında tam da o yığıldığı yerde cesedini buldular, olduğu gibi öylece kalakalmıştı.

Planius’un daha sonra anlattıklarından yaşadıkları yerin zaten günlerdir hafiften sallandığını ama bu sarsıntılara alışkın olduklarından ürküp ciddiye almadıklarını görüyoruz. Fakat yazdıklarına bakılacak olursa o gece yaşanan sarsıntıların şimdiye kadarkilerden çok daha şiddetli olduğu anlaşılıyor. Sonuçta Plinius da sarsıntıların şiddetinden dehşete kapılarak kenti terk etmeye karar verir:

Aslında ışık belirsizdi ve duvarlarda da çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Çökme halinde, yer dar olduğundan ezilerek ölme tehlikemiz vardı, bu yüzden kenti terk etmeye karar verdik. Herkes aynı şekilde düşünmüştü ve kaçanların oluşturduğu o uçsuz bucaksız konvoyda bizi pek çok tehlikenin beklediği duygusuna kapıldık.

Deniz adeta yer sarsıntılarının itmesi sonucu geriye çekiliyordu, kuru kumların üzerinde cansız yatan çok sayıda deniz hayvanı vardı. Öte tarafta, peş peşe çakan şimşeklerin üzerinde dolaştığı tüyler ürpertici bir kırmızı bulut onu paramparça eden devasa alevlerin ışığında aydınlanıyordu. [...] Günün ilerleyen saatlerinde Capri Adası da Misenum burnu da görünmez oldu.

Dünyanın Son Gecesi

Pompei'de yaşayan insanlar taşa dönüşmüştü
Genç Plinius ve annesi, yanlarında köleleri, kül yağmuru altında yollara düşüp kaçışan kalabalığın ortasındadırlar:

Kenara çekilelim dedim anneme, yoksa kalabalık bizi ezip geçecek! Gökten kül yağdı, yine de çok yoğun değildi henüz bu kül yağmuru. Geriye dönüp baktım, adeta siyah koyu bir sis tabakası tıpkı toprağı kaplayan sel gibi arkamızdan bize doğru geliyordu. “Yoldan ayrılalım” dedim anneme; “Bizimle aynı anda kaçan kalabalık tarafından yere düşürülüp ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz!” Tam kenara çekilip oturmuştuk ki, gece çöktü üzerimize, kapkara korkunç bir gece...

Ağlayıp sızlanan kadınlar, çığlık çığlığa bebekler, bağırıp çağıran erkekler... Kimi babasına, annesine sesleniyordu, kimi de çocuklarına ya da karısına, sesle onları bulma gayreti içinde... Bazıları kendi talihsizliğinden yakınıyordu, bazıları da yakınlarının talihsizliğinden. Bazıları ise ölümü çağırıyordu, tam da ölümün yüreklerine saldığı korkuyla... Kimileri tanrılara yakarırken kimileri de yemin billah ediyordu, o gecenin dünyanın sonu olduğuna...

Misenum’da filan binanın çöktüğü, falan binanın yanmakta olduğu gibisinden haberler yayarak gerçek tehlikeyi sözde felaketler ve yalanlarla büyütenler de eksik değildi...

Birden etrafta hafif bir aydınlanma oldu. Bunun ağaran günün ışığı olabileceği gelmedi aklımıza, yaklaşan ateşin ışığı olmalıydı bu. Hem sonra, yeni baştan karanlıklara gömüldük, yeni baştan kül yağdı, bütün ağırlığıyla ve bol miktarda. Nihayet bu siyahımtırak pus dağılıp bir duman misali ortadan çekildi, biraz sonra da güneşin ışığı geri geldi; ama çök solgundu, güneş tutulmasında olduğu gibi.

Vezüv’ün püskürttüğü milyonlarca ton lav, ponza taşı, kül devasa bir bulut olup önce Pompei’yi vurdu, yaklaşık iki bin insan yaşamını yitirdi burada.

Kurbanların yıllar sonra bulunan kemiklerinin konumundan, her şeyin bir anda olduğu anlaşıldı, korunma ya da can çekişme emaresi görünmüyordu; Pompei, kalınlığı 6-7 metreyi bulan bir püskürtü örtüsü altında taşlaşmıştı.

Herculaneum’da ise sel sularıyla sürüklenen volkanik maddeler, yüksekliği 15 ile 18 metre arasında değişen bir örtü halinde kenti kapladı...

Vezüv yüzyıllar boyu bir delirdi bir duruldu.

16. yüzyıl sonlarına doğru, su getirme çalışmaları sırasında, La Civita Tepesi’ne bir tünel açmakta olan mimar Fontana karşılaştı ilk kez Pompei’nin kalıntılarıyla... 1709’da da bu defa bir kuyu kazılırken tesadüfen bir duvar çıktı ortaya ve bunun Herculaneum tiyatrosunun sahnesinin bir bölümü olduğu anlaşıldı. 1738’de Napoli Kralı’nın isteğiyle düzenli kazılara başlandı. Başlangıçta rasgele ve dikkatsizce yapılan kazılarda, daha çok hazine ve müzelere konabilecek değerli eşya aranıyordu.

1860’ta Pompei’deki kazıların başına getirilen arkeolog Fiorelli daha bilimsel bir çalışma yürüttü; volkanik küllerin içinde kalıp da sonradan dağılan insan vücutlarının bıraktığı boşluklara alçı dökerek bunların kalıbını çıkarma tekniğini de o geliştirdi... Vezüv püskürttüğü lavlarla, zamanı ve mekanı dondurmuştu adeta; bizim o günkü yaşamı anlamamız için...

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir