12 Kasım 2014

İstanbul'un Kuruluş Efsaneleri

Devrinin bilinen topraklarına hemen tamamen hükmetmiş iki büyük imparatorluğun başkenti 2.500 yıldan beri yaşayan İstanbul’un taşı, toprağı, havası, suyu efsanelerle örülüdür. İki kıtanın birleştiği noktada doğu ve batıyı duvarları içerisinde eritip devir devir uygarlıklar yaratan İstanbul’un efsaneleri anlatmakla tükenmez.

İstanbul’un kuruluşu ile ilgili en yaygın efsane “Körler Ülkesi” olarak adlandırılır…

Körler Ülkesi Nerede?

Milattan yaklaşık altı yüzyıl önce, Yunanistan’da yaşayan Megaralılar yeni bir koloni kurmanın düşüncesi içindedir. Fakat nereye kurulacağına bir türlü karar verilmeyince, Megaralıların lideri Byzas, Delfi Tapınağı’nın bilgeler bilgesi kahinine akıl danışmaya gider. Kahin Pitya’nın ağzından tek bir cümle dökülür: “Körler Ülkesi'nin karşısına yurdunu kur!

Byzas aradığı yanıtı almıştır ama körler ülkesi nerededir? Çaresiz aramaya başlarlar. Byzas ve adamları kadırgalarına binip günlerle yol alır. Bellespont’u (Çanakkale Boğazı) geçip Propontis’e (Marmara Denizi) girerler. Geçtikleri bütün her yer adeta cennet gibidir fakat bir türlü Körler Ülkesi'ni bulamazlar.

Sonunda İstanbul Boğazı’na ulaşırlar, derin ve bütün fırtınalara karşı kapalı Sarayburnu’nda dinlenmek için dururlar. Lodosun sıcak nefesiyle ısınan topraklar gözlerine adeta cennet gibi görünmektedir. O sırada Byzas’ın gözü, karşı kıyıda yine Megaralılar tarafından kurulmuş olan Kalkedon’a (Kadıköy) ilişir. Geriye bakar, sağına soluna bakar ve kendi kendine söylenir: “Böylesine bir güzellik dururken, insanın karşı kıyıya kent kurması için kör olması gerekir…

Byzas’ın aklına o anda kahinin söylediği söz gelir. Arkadaşlarına döner ve “Körler Ülkesi denilen yer karşı kıyı olmalı. Böyle bir güzelliği fark etmeyen kör değildir de nedir?” der. Böylece İstanbul’un temeli Sarayburnu’nda atılır. Kente de kurucusunun adı olan Byzas nedeniyle Byzantion adı verilir.

İstanbul kuruluşu hakkındaki efsanelerden en bilinenlerden biri de Hz Süleyman peygambere ilişkin olandır…

Körler Ülkesi

Hz. Süleyman ve İstanbul

İne cine, kurda kuşa, yere göğe, rüzgâra denize, velhasıl evrende ne varsa ona hükmü geçen Süleyman Peygambere bu yeryüzünde boyun eğmemiş tek bir hükümdar varmış. Mağrib'de uçsuz bucaksız derya üzerindeki bir adada yaşayan “Ankur” namıyla anılan bu hükümdar hiç kimse önünde eğilip bükülmezmiş.

Süleyman Peygamber öğrenmiş ki, tek bir hükümdar onun egemenliğini tanımıyor, hemen bir sefer düzenlemiş bu kâfir padişahının üzerine. Bindirmiş cümle askerini yelkenleri atlastan, halatları ipekten, kürekleri sedir ağacından yapılma koca karınlı gemilerine; öte yandan da hayvanlardan, cinlerden, perilerden oluşan ordusuna buyurmuş birlikte bu Ankur nam kâfirin üzerine yürüsünler diye.

Süleyman'a güç mü dayanır! Ankur ordusuyla birlikte perişan olmuş insanın ve cinin, kurdun ve kuşun, deryaların ve rüzgârların padişahı önünde. Ankur yenik düşmüş, Süleyman da buyurmuş ona ki batılı bıraksın da hak dinine geçsin diye. Ama Ankur bir büyüklenmiş, bir direnmiş ki onca olur! O zaman ateş saçan bir kılıçla kesmişler kâfirin kafasını Süleyman'ın çadırı önünde de el koymuşlar varına yoğuna.

Bu Ankur'un bir kızı varmış ki dünyalar güzeli. Adı Şemsiye imiş bu dilberler dilberinin. Süleyman onu nikâhına almış ve dönmüş gelmiş ülkesine. Ama Şemsiyecik alıştıramıyormuş kendisini bir türlü yeni yaşamına. Gün boyu ağlayıp duruyor ve eriyip gidiyormuş üzüntüsünden. Bir gün gelmiş, Süleyman Peygamber artık dayanamaz olmuş onun bu durumuna da şöyle demiş karısına:

"Ağlaya ağlaya kendini helak edeceğine varsa bir dileğin söyle bana!"

Şemsiye o zaman, benzeri bulunmaz bir yerde görkemli bir saray yaptırmasını istemiş kocasından. Öyle bir yerde oturmakla yaşama sevincine yeniden kavuşabilecekmiş ancak.

Süleyman o zaman kuşlara, perilere, cinlere, devlere, her birine kendi dillerince konuşarak, başka hiçbir yere benzemez bir yer aramalarım buyurmuş. Onlar da doğudan batıya, kuzeyden güneye, Arabistan çöllerinden okyanus üzerindeki adalara, dahası Kafdağı'nın ardına varıncaya değin yedi iklim dört bucakta koşuşturup durmuşlar da, yedi günün sonunda Karadeniz'i Marmara'ya bağlayan kıyılarda üç yanı denizle çevrili bir yer bulmuşlar. Orada ışıltılı denizde balıklar süzülüp duruyor, yemyeşil çimenler parıldıyormuş. Adeta yeryüzünde cennetten bir köşe gibiymiş…

Süleyman Peygamber emir buyurmuş hemen eşi için orada duvarları mermerden, kapıları som altından, balkonları gümüşten bir saray ve köşkler yapılmasını. “Dünya döndükçe burası mamur ve şenlik ola” diye de duasını esirgememiş. Böylece yüzyıllar boyunca herkesi büyüleyecek İstanbul’un temeli atılmış.

İstanbul’la ilgili bir diğer efsane de sınırlarının nasıl belirlendiği ile ilgilidir…

Roma Kayseri Konstantin’in Rüyası

 Yüzyıllar geçti, Byzas’ın kurduğu Byzantion unutuldu gitti. Roma İmparatorluğu kuruldu, imparatorluk bilinen bütün dünya üstüne yayıldı. Zirve aşıldı ve suskunluk başladı. Beytüllahimde doğan bir Peygamber Allah’ın birliğini yeryüzüne yayıyordu. İsa’dan 358 yıl sonra, Roma Kayseri Konstantin, Hristiyanlık denen bu yeni dini kabul etti ve imparatorluğunda yaymaya başladı.

Konstantin, bir gece rüyasında Roma İmparatorluğu’nun batmak üzere olduğunu gördü. İmparator, eski Roma’nın temelini kuran Ene’nin memleketi İlion’a (Truva) gidip orada yeni başkentini kurmaya karar verdi. Burada, Roma’ya beşik olan Truva eskisinden de daha güzel yapılacak ve Roma şehriyle İmparatorluğu’nun çöküşünden bu suretle kaçınılacaktı.

Kayser Konstantin, Ajaks’ın mezarını merkez tutarak bizzat yeni başkentinin sınırlarını çizmeye başladı. Duvarlar yükseliyor, şehrin kapıları ortaya çıkmaya başlıyordu. Bir gece Kayser uykusunda bir düş gördü. Paçavralara bürünmüş bir kadın kendisinden giyecek dileniyordu.

Sabah olunca kahinlere sordu akşam gördüğü rüyanın anlamını. Kahinler kendisine Tanrı’nın başka bir yıkık kenti tekrar inşa etmesini istediğini söylediler. Konstantin son ve kati zaferini kazandığı Kalkedon’u hatırladı ve Truva’nın yarı tamamlanmış duvar ve kulelerini olduğu gibi bırakarak, Kalkedon’da yeniden ölçüp biçmeğe başladı.

Fakat gökten inen bir kartal Kayser’in elinden ölçü ipini kaptı ve denizi aşarak eski Bizans şehrinin kapısı önüne bıraktı. Konstantin yazgısının işaretini anlamakta gecikmedi ve kartalın ölçü ipini düşürdüğü Bizans duvarları önünde tekrar işe koyulup, Yeni Roma’nın (Nova Roma) sınırlarını çizmeye başladı.

Elinde mızrağı, ağır ağır yeni başkentinin sınırlarını adımlıyordu. Maiyeti, İmparatorun denizden denize, Haliç ile Marmara arasındaki bomboş tarlalar üzerinde bu kadar geniş bir sınır adımladığına şaşırmaya başladı. “Efendimiz, daha nereye kadar gideceğiz?” diye sordular. Konstantin yanıt verdi: “Önümden giden duruncaya kadar!”

Çünkü imparatorun önünde, maiyetinin göremediği bir melek kendisine yol gösteriyordu. Nihayet melek, Marmara kıyılarına gelince durdu ve İmparator oraya mızrağını saplayarak kentin sınırını çizmiş oldu.

İşte İstanbul’un ilk sınırı da efsanelere göre böyle çizildi.

Konstantin yeni başkentine bütün asil Romalıları da toplamak niyetinde idi. Bunun için Roma’ya emir gönderip, bütün senatörleri bir görev ile İran’a gönderdi. Bu arada hepsinin mühürlerini de bir şekilde ele geçirmeyi ihmal etmedi.

Senatörler yola çıktıktan sonra Kayser hepsinin Roma’daki ev ve bahçelerinin plânlarını yaptırttı ve aynı ev ve bahçeleri Bizans’ta kurdurdu. Her şey hazır olduktan sonra senatörlerin Roma’da kalan ailelerine birer adam gönderdi ve mühürleri göstermek suretiyle hepsini, çoluk, çocuk ve esirleriyle birlikte yeni kurduğu kente davet etti.

Senatörler İran’dan gelirken Bizans’a yaklaştıkları zaman imparator kendilerini karşıladı, hepsinin hatırını sorduktan sonra dertlerini dinledi. Senatörler Roma’ya kadar daha bir hayli yolları olduğundan şikayet ediyorlardı. Çoluk, çocuklarını özlemişlerdi Konstantin: “Üzülmeyin canım, bu akşamdan tezi yok, çoluğunuza çocuğunuza kavuşacaksınız!” dedi.

Ve gerçekten o akşam Roma’daki evlerinin, bahçelerinin tıpkısı, yokuşlarına kadar aynı olan mahalle, ev ve bahçelerine gelip çoluk ve çocuklarına sarıldıkları zaman Senatörler hayretler içinde kaldılar. Roma’yı unutup bu yeni kentte kalmaya karar verdiler.

Gelelim İstanbul’un neden sonsuza kadar Türklerin elinde kalacağına ilişkin efsaneye…

Adalet Sürdükçe İstanbul Türklerindir Hakanım...


Aradan on bir yüzyıl geçti. Bizans İmparatorluğu tarihi rolünü tamamlamış, Asya ortalarından kopup her konakladığı yerde yeni uygarlıklar kuran genç bir ulus Bizans’ı kuşattı. Büyük Fatih Topkapı’dan şehre girerken, İstanbul’un Türklerin elinde ne kadar kalacağını düşünüyordu.

Fatih Sultan Mehmet dış görünüşlere aldanır tıynetle bir İmparator değildi. Devletinin bekasını ve yaşama olanaklarını kendi ulemasından soruşturduğu gibi, mağlup milletin büyüklerine de danıştı. Fakat aradığı yanıtı bir türlü alamadı.

İstanbul Rumları arasında Sokrat adında bir bilgin varmış. Geçmişi bildiği kadar, geleceği de gördüğü söylenirmiş. Fatih bu bilgin Rum’u huzuruna çağırtmış ve şöyle demiş:

- Seni bana çok övdüler De bakayım bana, İstanbul’u ben fethettim ama muhafaza edebilecek miyim? Devletim baki kalacak mı?

- Sultanım, pek güç bir soru sordunuz. Bana sekiz gün süre verin, bir de istediğim yere serbestçe girip çıkabilmem için izin lütfedin, size bildiğim kadar cevap vereyim”

Padişah razı oldu ve Sokrat kulunun dilediği yere girip çıkması için eline bir de kâğıt verdirdi.
Sokrat ertesi sabah Sultan Mehmet’in tayin ettiği Türk kadısının mahkemesine vardı, kâğıdını gösterip içeri girdi, birkaç gün peş peşe hep mahkemeye gidip geldi. Üçüncü gün Kadının önüne bir davacı çıktı ve derdini şöylece anlattı:

- Üç gün evvel Atpazarından bir at aldım. Eve getirip ahıra çektiğim zaman bir türlü yemlenmediğini ve madrabazın bana hasta hayvan satıp, oyun oynadığını anladım. Hemen pazara dönüp geri vermek istedim.Fakat madrabaz ayak diredi: “Satılan mal geri alınmaz. Hayvanın ağzına kendin bakmadın mı ?” dedi. Bunun üzerine dün sabah hakkımı aramak için sana geldim. Fakat sen mahkemede yoktun. Eve döndüğüm zaman hayvanın ahırda nalları diktiğini gördüm.

Kadı sordu:

- Kaça aldın hayvanı?

- Beş akçeye.

- Eğer ben dün mahkemeye gelseydim, madrabazı mahkum eder, hayvanı geri aldırtırdım. Görevimi aksattığım ve mahkemeye gelmediğim için hakkının yenmesine ben neden oldum. Al paranı, hak yerini bulsun.

Kadı cebinden beş akçe çıkardı ve davacıya verdi.

Alim Sokrat hemen yola koyulup huzura çıktı. Halbuki sekiz günlük sürenin bitmesine daha beş gün vardı. Büyük Fatih’in önüne gelince yerlere kapandı:

- Hakanım! Adalet, yerine böylece getirildikçe, devletine son olmaz, dedi.

Yüzyıllardan beri camileri, kiliseleri, havraraları, çeşitli hayır ve öğretim kurumlarıyla Türk elinde, Türk kenti kalan İstanbul’un temeli, Türk adaleti üzerine kurulmuştur. Ve adalet sürdükçe İstanbul Türklerin elinde kalmaya devam edecektir.

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir