23 Ekim 2014

Antik Çagın En Güçlü Ordusu: Roma İmparatorluk Ordusu

Antikçağın en büyük bürokratik yapısı kabul edilen Roma İmparatorluk Ordusu Augustus tarafından kurulmuştu. Bu ordu, diğer her şey kadar, Roma zaferlerinin arkasında yatan etkenlerden biriydi. Augustus’un ordusu, 150.000 lejyoner, eğitimli ağır piyade ve istihkâmcı ile birlikte, lejyonerleri tamamlayıcı olarak görev yapan 150.000 yardımcı askerden oluşuyordu. Yardımcı askerlerin yarısı her türde süvariden oluşuyordu. Bu 300.000 askerin her biri, günde yarım litre şarap ve yılda yaklaşık 350 kilo mısır tüketmekteydi. Ordu; silah imalathaneleri, idari binaları ve eğitim tesisleriyle, imparatorluktaki en büyük üretici ve tüketiciydi.

Eğitim ve operasyonlar titizlikle idare ediliyordu. Kişilerin, ancak Roma vatandaşı olduklarını belgeledikten sonra (iyi bir referans, tıbbi inceleme ve yaş, zekâ, görme ve boy konusunda standartlara uygunluk) asker olmalarına izin veriliyordu -ancak imparatorluğun umutsuz son yıllarında bu standartlardan vazgeçilmişti. Birimler, bünyelerindeki her askere dair bilgileri belgeler ve bu belgeleri saklardı. Roma’daki personel bürosunda, her subay ve centurion’un (yüzbaşı) kişisel kayıtları saklanırdı. Komutanlar, bürokrasi tarafından düzenli olarak denetlenirdi. Subaylar, her gün askerlerini denetler ve levazım subayının sahtekârlık yapmasını engellemek için yemeklerin tadına bakardı. Generaller, seferler sırasında askerlerin yüklerini kontrol eder, gereksiz eşyaları atardı; imparatorlar ise sınırlardaki birlik ve kaleleri teftiş ederdi.

Augustus’un sistemi, çok hassas bir dengeye dayanmaktaydı. Dış tehditler, küçük bir orduyu silip süpürebilirdi, ama büyük bir ordu da, ekonominin iflas etmesine yol açar ve darbe ihtimalini artırırdı. Bu sistem; imparatorluğun, masraflarını karşılayabildiği 250 yıl boyunca ayakta kalsa da, bu durum sürekli bir gerilime neden olmuştu. İmparator Marcus Aurelius, bir defasında sefer masraflarını karşılayabilmek için, bir açık artırmada kendi özel mallarını satmak zorunda kalmıştı. Ordu, profesyonel ve imparatorluğa bağlı bir güç haline getirildi ve böylece Romalıların, keyfi hareket eden birliklerin, cumhuriyetin son yıllarında gösterdiği öfkenin yarattığı kaostan korkmasına gerek kalmadı.

Hem Roma İmparatorluğu’nun Savunucusu Hem de Yöneticisi


İmparatorluk askerlerinin yaşam standartları yüksekti. Ücretlerinin yüzde 30’unu biriktirir, köle satın alır ve birinci sınıf tıbbi hizmetten faydalanırlardı. Normal bir vatandaştan ortalama beş yıl daha fazla yaşarlardı. Tüm kalelerde revir ve temiz su, büyük olanlarında ise hastane bulunurdu. Askeri doktorlar cerrahi aletleri ve şifalı bitkileri ustalıkla kullanırdı. Ağrı kesici olarak afyondan faydalanan doktorlar, ayrıca bir organı kesmek ya da göğüsten ok çıkarmak için, son derece gelişmiş teknikler uyguluyorlardı. Bandaj, turnike ve cerrah mengeneleri kullanarak basuru tedavi edebiliyor; enfeksiyon, kangren ve atardamar kesilmesi sonucu kan kaybından ölümleri en aza indirebiliyorlardı. Penisilin icat edilinceye kadar hiçbir asker, Roma askerlerinin sahip olduğuna denk bir tıbbi bakımdan istifade edememiştir. Gıdaları şarap, domuz eti, peynir, sebze, meyve, tahıl, kümes hayvanları, balık, sığır ve koyun etinden oluşurdu. Tayınları fazlasıyla doyurucuydu -her askere günde üç pound ekmek, iki pound et ve bir litre şarap. Roma ordusunda iskorbüt hastalığına rastlandığına dair sadece tek bir örnek bilinmektedir, ama askerlerin, gıdalarından şikayet ettiğine hiç rastlanmamıştır.

İmparatorluğu savunan ordu, aynı zamanda onun yönetilmesine de yardım ediyordu. Askerler polis, yargıç ve vergi tahsildarı olarak da görev yapardı. Ordular, bir yönüyle de bölgeseldi. Lejyonlar, bulundukları bölgelerin sakinlerini askere alırdı; lejyonerler de o bölgelerin kızlarıyla evlenirdi. Bu nedenle, lejyonlar, bir bölgeden diğerine intikal ettirilmekten gittikçe daha çok nefret etmiş, bu da Roma lejyonlarının stratejik olarak konuşlandırılmasını zora sokmuştu. Disiplinleri de ayrı bir meseleydi. Bazı lejyonerler göreve sarhoş olarak çıkar, silah taşımaz ve orduya yarım günlük bir iş gözüyle bakardı. Subaylar, birliklerdeki asker sayısını azaltarak, onların ücretlerini ceplerine indirirdi. Bu durum orduyu gittikçe zayıf düşürse de, Augustus’un bilediği kılıcın körelmesi için yüzyıllar geçmesi gerekecekti.

İmparatorluğun askeri sisteminin, antikçağda bir benzeri daha yoktu. 6000 askerden oluşan bir lejyonda 10 kohort bulunur ve her kohortta 600 asker, 1 subay ve 6 centurion yer alırdı. Bu komuta yapısı sayesinde, daha komplike manevraları gerçekleştirmek ve yakın savaşta herhangi bir klasik çağ ordusundan daha etkili olmak mümkündü. Savaşta birlikleri idare edebilmek için trampet ve sancaklar kullanılırdı. Tüm lejyonerler, cirit ve kılıçla dövüşen hastatilere dönüşmüştü. Uzunluğu 2 metreden fazla ve etkili menzili 30 yarda olan bu ciritler, bedenlere olduğu kadar, kalkanlara karşı da etkiliydi. Cirit, isabet ettiği zaman, kalkanı, delerek onu taşıyan kişinin bedenine mıhlardı. Bu nedenle, düşman, kalkanları bırakmak zorunda kalır ve Roma kılıcına karşı savunmasız hale gelirdi. Çift ağızlı kısa kılıçlar, savurmaktan ziyade, saplamak için kullanılırdı. Lejyonerler, gladyatörlerin kılıç tekniklerini öğrenmiş, güçlü ama hafif zırh ve miğferlerle donanmışlardı. Tahtadan yapılıp kenarları metalle kaplanmış, 1.5 metre yüksekliğinde, 75 cm. genişliğinde, tüm vücudu örten silindir şeklinde bir kalkan kullanırlardı.

Roma Lejyonlarının Antik Çağda Eşi Yoktu


Taktikleri, ateş gücü ve şok etkenlerinin karışımından oluşuyordu. Her lejyoner, 20 saniye içerisinde, taşıdığı iki ciridi fırlatarak düşman saflarını dağıtır ve düşmanın toparlanmasına fırsat vermeden kılıcını çekip hücum ederdi. Roma komuta sistemi zaman zaman çökerdi, fakat böyle durumlarda düşman dağılsa da, Roma birlikleri düzenlerini genelde muhafaza ederlerdi. Antikçağda yakın savaş konusunda, Roma ordusundaki lejyonerlerle boy ölçüşebilecek savaşçı bulunmuyordu -özellikle de düşmanları arasında. Kuzey Avrupalı düzensiz birlikler, kalabalık gruplar halinde savaşırdı. Savaştan asla sağ çıkamayan ön saflar, son nefeslerine kadar çarpışırken, arka saftaki askerler düşmana erişmeyi bile başaramazdı. Ya hafif zırhlı ya da çıplak olur, iki elleriyle kullandıkları uzun kılıç veya kargılarla savaşırlardı. Kılıçlarını savurabilecekleri boşluğa sahiplerse, darbeleri ölümcül olurdu, fakat ne kadar yaklaşırlarsa, Romalıların, kendi koltukaltlarına saplayacakları kılıçlara karşı (standart Roma dövüş tekniği) o kadar savunmasız hale gelirlerdi. Roma generali Germanicus, askerlerine Cermenleri şöyle anlatmıştı:

Aralıksız hamle yapın ve yüzlerine nişan alın. Cermenler göğüs zırhı ya da miğfer giymez. Demir veya deriyle güçlendirilmemiş kalkanları da, ya sazdan örmedir ya da boyalı tahtadır. Sadece ön saflar mızrak kullanır, geri kalanlar ise sopa ya da hançerle savaşır. Fiziksel olarak yenilmez görünür ve kısa bir süre için iyi savaşırlar, ama yaralandıklarında, komutanlarına aldırmadan hemen ve utanmadan kaçarlar. Kazandıklarında ne insanların ne de Tanrı’nın kanunlarına saygı duyarlar, ama yenildiklerinde panik içinde kaçarlar.

Romalı komutanlar Helen, Kartaca, Roma strateji ve taktikleri ile sürpriz, toplanma ve manevra gibi konuların açıklandığı askeri kitapları okurdu. Kitaplarda okuduklarım uygular ve ihtiyaca göre lejyonerleri, yardımcı birliklerle desteklerdi. Lejyonun standart düzeni, “kama” düzeninde dizilmiş iki ya da üç saf halindeki kohorttu -birlikler düşman hatlarına doğru ilerler; düzenin bozulmamasına gayret edilir ve rakibe cepheden ve cenahlardan hücum edilirdi. Süvari, çoğunlukla kanatları korumak için kullanılsa da, zaman zaman Helen dönemindeki rolünü de üstlenirdi. Napolyon’a kadar hiçbir Avrupa ordusu, Roma ordusunun sahip olduğu ateş desteğine sahip olmayacaktı.

Etkileyici Ama Yenilmez Değil


Roma ordusu etkileyiciydi, ama yenilmez değildi. Arazi ve düşman gibi engeller Ren ve Tuna nehirlerinin ötesinin, Sahra, Arabistan, İskoçya ve Sudan’ın fethini engellemişti. Ortadoğu’nun çöl ve dağlarında, Part askeri sistemi, nitelik açısından Roma’yla boy ölçüşebilecek seviyedeydi. Örneğin, MÖ 53 yılındaki Carrhae Savaşı’nda, zırhlı Part süvarileri, 45.000 Roma askerini yanaşık düzende savaşmak zorunda bırakmıştı. Develerle taşınan oklarla ikmal edilen atlı okçular, bu sıkışık durumdaki orduya her yandan ok yağdırıyordu. Romalılar beklerse ölecek; hücuma geçerse, kaçarken kendisini takip eden düşmana ok atma konusunda uzman olan düşmanının tuzağına düşmüş olacaktı. Sonraki yedi yüzyıl boyunca Romalılar, Partlara ve onların halefi Sasanilere karşı çok fazla savaş kaybetmemişti. Roma, çok sayıda süvari sayesinde, bu düşmanların üstesinden gelebiliyordu, yine de kurak arazi taktiği veya yıpratma savaşları sonucunda, er geç geri çekilmek zorunda kalıyordu.

Roma, artık daha fazla yayılamayacağını anlayınca, tarihteki en iyi savunma sistemlerinden birinin inşasına girişti. Sahra ve Arap sınırı, vahalarda kurulu kalelerle denetim altına alındı. Hadrian Duvarı İskoç sınırı üzerinde 73 mil boyunca, bir kıyıdan diğerine uzanıyordu. 2.5 metre genişliğe ve 7 metre yüksekliğe sahip bu duvar boyunca, kuzeyden gelecek saldırılara karşı, birkaç milde bir, her biri 9 metre genişliğinde ve 3 metre derinliğinde hendekle korunan kaleler yerleştirilmişti. Daha zayıf ve az gelişmiş olsa da, benzer bir sistem (3 metre yüksekliğindeki kazıklarla inşa edilmiş ve gamizonlarca desteklenen bir duvar), Ren ve Tuna sınırını korumaktaydı. Bu tahkimli bölgeler, düşmanı, imparatorluğun sınırları dışında tutuyordu. Bu garnizonların mevcudunun ancak yüzde onu bu tahkimatlarda görev yapar, kalanları ise ihtiyat kuvveti olarak beklerdi. Bu sistem sayesinde, küçük saldırılar önlenmiş ve büyük gruplar halinde saldırmak zorunda kalan düşman, daha sınıra varmadan imha edilmişti. Birlikler, yollarla ve sancak ile ateş kullanılarak verilen işaretlerle iletişim kurardı; tehlike ortaya çıkınca işareti gören ihtiyat birlikleri, derhal harekete geçerdi. Süvariler küçük gruplan tuzağa düşürürken, lejyonlar açık alanda -Roma’nın tercih ettiği savaş alanı- büyük düşmanların karşısına çıkardı.

İmparatorluk Ordusu’nun Çöküşü


MS 200’lerde, bir yandan içte istikrar, dışta güvenlik ortadan kalkarken; diğer yandan da Augustus sistemi çöktü. İç savaşlar devleti zayıflatıyordu; Romalı diplomatlar ise, düşmanlarını birbirine düşürme yeteneklerini kaybetmeye başlamıştı. Sasani İmparatorluğu ve Avrupalı “barbarlar,” daha güçlü ve daha saldırgan hale gelerek, eşzamanlı ve büyük saldırılara girişmeye başladı. Augustus’un ağır piyadeden oluşan merkezi ordusu, bu tehditlerle başa çıkabilecek güçte değildi. Bir lejyon, sefer mevsiminde imparatorluğun bir ucundan diğerine gidebiliyor olsa da, bunların hiçbiri, Avrupa ve Asya’yı aynı zamanda koruyabilecek güçte değildi. Roma, düşmanlarıyla artık eskisi gibi teke tek savaşmıyordu; tehlike her yerdeydi ve Roma’nın askeri gücü zayıflamıştı. İki Roma ordusu yok edilmiş ve beraberinde, iki Roma imparatoru öldürülmüştü. Persler Asya’yı, “barbarlar” ise Avrupa’yı harap etmekteydi.

Bu tehlikelerle başa çıkmak için ellerinde bulunan ordu, eskisinden daha masraflı ve daha yetersizdi. MS 320 yılına gelindiğinde, Roma, artık gittikçe militarist bir yapıya bürünmüştü. Vergiler artırıldı, tüm askerlerin oğulları orduya alındı ve kitlesel askere almalar gerçekleştirildi. İmparatorluk, aynı anda tüm eyaletleri birden savunabilmek için ikiye; ordu ise birkaç yerel garnizona ve iki tür askere bölündü. Limitanei'ler'in (sabit birlikler) görevi, sınırları küçük akınlara karşı savunmak ve comitatense’ler (sefer kuvvetleri) bölgeye ulaşan kadar, büyük grupları oyalamaktı. Ordunun mevcudu iki katına çıkarılırken, lejyonlar kadar, süvarilere de ağırlık verildi. Atların getirdiği fazladan maliyet ve yolsuzluklar nedeniyle, söz konusu 600.000 asker, Augustus’un ordusundan üç kat daha: pahalıya mal oluyordu, ama bu ordu da, Augustus’un ordusu gibi, sınırları korumayı başaramamıştı. Maliyetler arttıkça, gelir azaldı. Askerlerin maaşları azaldı; elbette, sadakatleri ve yetenekleri de...

İmparatorluk, 150 yıllık belirsizliğin ardından, MS 378 yılında Adrianople (Edirne) Savaşı’nda ordusunu kaybettikten sonra bir daha kendisini toparIayamadı. Bu tarihten sonra “barbarlar,” imparatorluk topraklarına kalıcı olarak yerleşti ve hatta kimi zaman imparatorluğun müttefiki (feoderati) olarak hizmet verdi. Roma iç savaşla mücadele ederken, diğer “barbarlar” sınırları zorlamaya devam ediyordu. Comitatense’lerin kayıpları fazlasıyla arttı ve artık bir etkinlikleri kalmadı. MS 395-425 yılları arasında, comitatense’lerin büyük bir kısmı, yeni terfi ettirilmiş limitanei’ ler ya da askere alınmış “barbarlardı. İnsan gücü açığı had safhaya ulaşan Roma; köleleri, “barbar” esirleri ve hatta kendi isteğiyle başparmaklarını kesenleri bile çaresizce askere almaya başladı. Adrianople’ın ardından, Roma süvarisi hizmet vermeye devam ederken, piyadelerin niteliği iyice düştü. Çoğu, dağınık ve disiplinsiz falankslar şeklindeki feoderati’ lerdi. Romalılar, hâlâ yakın savaş düzeninde dövüşüyor olsa da, kendilerini güçlü kılan disiplin ve taktikten artık eser kalmamıştı -çoğu zırh bile giymiyordu.

Roma çöktü, yağmalandı çünkü ordusu başarısız oldu. Britanya ile birlikte Galya, İspanya ve Balkanlar’ın büyük bir bölümü elden çıktı. Büyük şehirler, ilkel kuşatma silahlarına sahip düşmanlarına teslim oldu. “Barbarlar” yayıldıkça, Roma’nın kaynakları tükendi. Artık ne insan ne de para kalmıştı; nihayetinde, Roma İmparatorluk Ordusu, beraberinde imparatorluğu da götürerek ortadan kalktı.

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir