10 Kasım 2012

Kazıklı Voyvoda'dan Kont Drakula'ya

Korku filmlerini sevip de Kont Drakula adını duymayanınız yoktur sanırım. “Bildiğiniz en ünlü vampir kimdir” diye sorulsa, çoğu kişinin vereceği yanıt değişmez: Kont Drakula. Zira en bilinen vampir filmlerinde mutlaka Kont Drakula’dan bir parça bulunur. Zaten çoğu kişinin onu hayal ürünü sanması ya da “Kont Drakula gerçek mi?” diye sorması, bu filmlerin bir sonucudur.

Kont Drakula’yı vampir filmlerinin efsanesi yapan hiç kuşkusuz ünlü İngiliz yazar Bram Stoker’in 1897 yılında kaleme aldığı romandaki Drakula tiplemesidir: Esrarengiz ve karanlık şatosunda yaşayan, yalnızca geceleri çıkıp insan avlayarak onların kanını içen, geri kalan zamanını aylak aylak bir tabutun içinde uyuyarak geçiren, kalbine kazık çakmadan öldüremeyeceğiniz bir baş belası… Yaptığı zalimliklerden dolayı vampire dönüşen bir lanetlenmiş.

Bram Stoker kitabının adını Romence vampir anlamına gelen Wampyr koyacaktı, ama araştırmaları sırasında kendini Drakula diye adlandıran, Kazıklı Voyvoda denilen bir on beşinci yüzyıl prensi ile karşılaştı. Tam da aradığı karakterdi hani. Çünkü efsanelere göre Kazıklı Voyvoda, şeytani güç kazanmak için düşmanlarının kanını içen biriydi. İlk baskısı 1897 yılında yapılan Drakula'nın daha sonra sayısız baskısı yapıldı. Ama kitabın dünya çapında tanınması ancak kont hakkındaki ilk filmlerden, özellikle de 1931 tarihli Bela Lugosi filminden sonra oldu.

Kont Drakula Kont Drakula Gerçek mi?

Bram Stoker’in yarattığı karakter elbette hayaliydi ama ona esin kaynağı olan kişi kanlı canlı bir insandı. Gerçi kont değil bir prensti, Eflak beyliğinin prensi. Asıl adı Vlad Tepeş’ti. Gecelerini öyle filmlerdeki gibi bir tabutun içinde geçirmiyordu ama yine de insanların ondan korkması için oldukça neden vardı. Esirlerin derilerini yüzdürmek, kendisine gönderilen elçilerin kafasına çivi çakmak, kadınların memelerini kesip yerlerine çocuklarının başını koymak gibi. Ama insanlar ona kısaca Kazıklı Voyvoda diyorlardı. Nasıl desem, en hoşlandığı işkence yöntemi insanları kazığa oturtmaktı çünkü! Esirleri, düşmanları, suçluları tahta bir kazığa oturtur, kazık yavaş yavaş kurbanın omuz hizasına kadar ilerlerdi. Kurbanlar canhıraş feryatlar atarken, kendisi karşılarına geçip keyifle yemek yerdi. Cellatlar öylesine ustalaşmışlardı ki sanatlarında, kazık iç organlara zarar vermediğinden kurbanın ölmesi bazen iki günü bulurdu. Gerçi cellatların da yöntemlerinde ustalaşmaktan başka şansları yoktu, zira kazığa geçirilen kurban çabucak ölürse, kurbanın yerine kendilerini kazıkta bulabilirlerdi!

Drakula'nın gerçek ataları şimdi Romanya sınırları içindeki bir bölge olan Wallachia'nın savaş prensleriydi. Drakula'nın babası Besarab taht için sıradaydı ama yolunun üstünde birçok akrabası vardı. Besarab bu nedenle Transilvanya valiliği göreviyle yetinmek zorundaydı. 1431'de şövalye olarak Kraliyet Ejderler Topluluğu’na alındı. Kendine Romence'si Drakul olan Ejder adını yakıştırdı. İkinci oğlu Vlad bundan birkaç ay sonra doğdu ve ufaklık da ejderin oğlu anlamına gelen Drakula lakabını aldı.

Vlad durmaksızın entrikaların çevrildiği, iktidar çatışmalarının ve savaşların olduğu bir dünyaya doğmuştu. Üç yaşlarındayken babası Ejder, kuzenlerinden birini öldürdükten sonra Wallachia tahtını ele geçirdi. Artık küçük Vlad gerçek bir prens olmuştu. Babası minik Drakula ve iki erkek kardeşini savaşçı olarak yetiştirdi. Oğlanlar, babalarınınki gibi minik zincir zırhlar kuşanıp Ortaçağ askeri sanatlarını; okçuluk, kılıç ustalığı ve at binmeyi öğrendiler.

Vlad büyüyünce beyaz atlı bir prens olabilirdi ama bu düşlerini bir süreliğine ertelemesi gerekiyordu: Çünkü Sultan II. Murat’ın durmaksızın süren akınları ile Osmanlı artık Balkanlara dayanmış, Wallachia dedikleri Eflak ve Boğdan Türklerin eline geçmişti.

O yıllarda Osmanlı egemenliğini kabul eden hanedanlar, itaatlerinin bir göstergesi olarak kendi çocuklarını Osmanlılara gönderirlerdi. Bu, Osmanlı’nın tercih ettiği zekice bir yöntemdi. Kazanılan yeni topraklara merkezden yöneticiler atamak yerine, ele geçirilen yeni toprakların yöneticiliğine o bölgede doğup büyümüş hanedanların çocukları yetiştirilip gönderilirdi. Böylece geleceğin kralları hem Türk adetlerine göre eğitim alır, hem de oğlu Türklerin elinde olan hükümdarlar isyana cesaret edemezlerdi. Vlad da beyaz atlı prens olma düşlerini bir süreliğine erteleyerek, ufak kardeşi Radu ile birlikte bir itaat göstergesi olarak 1442 yılında Osmanlı’nın başkenti Edirne’nin yolunu tutuverdi.

Genç Vlad Osmanlı sarayına kısa sürede uyum sağlamıştı. Enderun adı verilen ve seçkin kişilerin kabul edildiği kurumda kusursuz bir eğitim alıyor, devlet yönetiminin bütün inceliklerini öğreniyordu. Sultan II. Murat, genç Vlad’ın eğitimine büyük önem veriyordu. Çünkü Vlad, uçsuz bucaksız Balkan topraklarını gelecekte kendi adına büyük bir sadakatle yönetecekti. Genç Vlad’ın Türkleri sevmesi ve benimsemesi için Sultan II. Murat onu kendi oğluyla da arkadaş yapmıştı: Gelecekte İstanbul’u fethettiğinde “Fatih” unvanını alacak olan Mehmet ile…

Her öykünün bir iyi, bir de kötü yönü vardır. Vlad en iyi biçimde yöneticilik eğitimi alıyordu almasına da, biraz deli dolu, asi ve çabuk parlayan bir kişiliği olduğundan yola gelmesi için kırbaçla cezalandırıldığı da olmuyor değildi. Enderun’daki eğitim süresince başka şeyler de öğrenmişti: Osmanlı işkenceleri gibi. Her gün uçurulan kelleler, kazığa oturtulan insanlar günlük yaşamının neredeyse ayrılmaz, sıradan bir parçası haline gelivermişti. Daha gencecik ruhu garip duygularla doluyordu. Gördüğü bu işkence yöntemlerini daha da geliştirecek, Osmanlı'dan öğrendiğini bizzat Osmanlılar üzerinde deneyecekti.

Çoğu öyküde, Beyaz Şövalye beyaz atının üzerinde gelir ve günü kurtarır. Ama bu gerçek yaşam. Bizim Beyaz Şövalyemiz olan Hunyadi Yanoş’un ise en çok istediği şey Macar kralı olmaktı. Wallachia'yı bir atlama tahtası olarak görüyor ve Vlad’ın babası Ejder'in kendisi için bir engel olduğunu düşünüyordu. Hunyadi Yanoş asillerin de desteğiyle Vlad'ın babasını, annesini ve ağabeyini Türklerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle öldürüp Wallachia tahtını eline geçirdiğinde genç Vlad intikam yemini yeminleri içiyordu.

Sultan II. Murat onu serbest bırakıp Yanoş’la savaşması için birlikler verdi. Tahta geçmeye hazırdı artık. Yıllardan 1448'di ve Vlad henüz 17 yaşındaydı. Vlad bir çocuk için gayet başarılı oldu. Arkasına aldığı Türklerle Yanoş’un üzerine yürüdü ve Kosova Savaşı’nın ardından Wallachia tahtına geçti.

Ama işler bu kadar kolay olmayacaktı. Tahtta sadece iki ay kalabildi. Sekiz yıl sonra ise Yanoş’la anlaşarak tahta tekrar çıkacak, Yanoş ise Türklerle savaşırken ruhunu teslim edecekti.

Çoğu köylü olan Wallachia'nın nüfusu 500 bin kadardı. Drakula taç giyme töreni sırasında sıkıyönetim ilan etti. İntikam fırsatını Türklere kaptırdığından sinirlenen Vlad ise önüne çıkan herkesi yok etmeye başladı. İlk intikam hareketi Ejder'e karşı Hunyadi Yanoş’un yanında yer alan asillere (Boyarlar) yönelikti. Aileleriyle birlikte yüzlercesini Paskalya gününde katedralin önünde topladı. Önce en yaşlıları kazığa geçirtti, sonra diğerlerini kale inşa edecekleri yere kadar 80 kilometre yürüttü. Asiller harç karıştırıp, kaya ve kereste taşıyıp, hendek kazdılar. Çoğu herhalde iş yaşamına alışkın olmadıklarından olacak, inşaat sırasında can verdiler. Sağ kalmayı başaranları ise elbette Kazıklı Voyvoda’nın güzel sürprizleri bekliyordu.

Yüksek sınıflar için zor işler yani…

Eşitlik Düşkünü Kazıklı Voyvoda


Kazıklı Voyvoda
Namı diğer Drakula alt sınıfları da ihmal etmedi. Wallachia'nın fakir, dilenci ve hastalarını bir gün ziyafet bahanesiyle büyük bir binada topladı. Söylemeye gerek yok, bu tabii ki son yemekleriydi. Hepsini bir güzel sarhoş ettikten sonra kapı ve pencereleri kapattırdı, binayı ateşe verdi.

Bazen özel bir neden yokken tüm bir köyü yakıp yıkardı ama sadece kendi halkını öldürmekle kalmadı. Yabancı kodamanlar ve tüccarları, keşişleri, vaizleri de öldürdü. Örneğin canı sıkıldığından bir keresinde gezgin bir keşişi eşeğiyle birlikte kazığa oturttu. Başka bir gün sırf merakından, metresinin hamile olup olmadığını anlamak için karnını yarıp kontrol etti. Yine başka bir gün bir kadını diri diri kızartıp etini zorla kadının çocuklarına yedirtti. Kazığa geçirilme ya da Kazıklı Voyvoda’nın işkenceleri ile tanışma konusunda artık herkes eşitti yani sizin anlayacağınız! Seyyahlar bile artık Wallachia'nın etrafından dolanmaya başlamışlardı. İşte bu sıralarda Türkler ona bir lakap bulmuşlardı: Kazıklı Voyvoda. Neredeyse her suçun cezası kazığa çakılmak olabilirdi. İnsanlara işkence etti, sakatladı, astı, yaktı, canlı canlı kaynattı... Ama favorisi her zaman kazığa çakmaktı.

Yiğidi kazığa oturt ama hakkını ver demişler: Tüm bu cinayet ve kargaşa Wallachia'nın başkenti Tirgavist'i dünyanın en emniyetli yeri yaptı. Bunu ispatlamak için Vlad, şehir merkezindeki meydana güya susayan gezginlerin su içmesi için altın bir tas koydurdu. Drakula'nın iktidarda olduğu altı yıl içinde o tasın yerinden kıpırdamadığına iddiaya girebilirsiniz.

Gelelim Kazıklı’mızın sonuna… Aslında tahta çıktığının ilk yıllarında hiçbir sorun yoktu Vlad’la Türkler arasında. Kendisine verilen bölgeyi gayet güzel yönetiyor, Osmanlı’ya bağlılığına devam ediyordu. Üstelik Osmanlı tahtında çocukluk arkadaşı vardı artık.

Dedik ya Vlad insanları kazığa oturmak konusunda ayrım yapmadan herkese eşit davranıyor, bütün olan bitenler Osmanlı tahtının yeni sahibi Fatih Sultan Mehmet’in de kulağına ulaşıyordu. Ama inanmak istemiyordu bir türlü çocukluk arkadaşının her canı sıkıldığında insanları kazığa oturttuğuna. “Yok, bu benim tanıdığım Vlad olamaz” diyordu. Vlad da dertliydi aslında. Bir tarafta çocukluk arkadaşı Fatih Sultan Mehmet, diğer tarafta bölgede esmeye başlayan milliyetçilik rüzgarlarıyla herkesin Vlad’dan bağımsızlık hareketine öncülük etme isteği… İyice ısınmıştı bu krallık işine. Ne oluverirdi canım Osmanlı’ya bağlılığını bitirse?

Fatih Sultan Mehmet de olanları öğrenmek için daha fazla bekleyemiyordu artık. Üstelik, çocukluk arkadaşının Macarlarla bir olup Osmanlı karşıtı saflara geçtiği söylentileri inceden inceye çalınmaya başlamıştı kulağına. Elbette ki hem bu zalimlikler hem de ihanetler cezasız kalamazdı. Hamza Bey komutasında bir birliği üzerine gönderdi.

Kazıklı’mız biraz psikopat olabilir ama bu onun aptal olduğu anlamına gelmez. Fatih’in niyetini anlamış, üzerine gönderilen birlikten haberdar olmuştu. Sonuç mu? Hamza Bey’in birliği gece vakti pusuya düşürüldü, hepsinin elleri ve ayakları kesildikten sonra kazığa oturtuldu. Hamza Bey’in başı ise bedeninden ayrılarak yardım istemek için Macar Kralı’na gönderildi.

Ve öykümüzün son bölümü… İş başa düştüğünden, Vlad’ı cezalandırmak için bu kez Fatih bizzat ordusunun başında 1462 yılında sefere çıktı. Dedik ya Vlad psikopat olabilir ama aptal değil, Fatih’in ordusuyla denk olmadığını bildiğinden karşısına çıkmaya cesaret edemedi, ormanlara çekildi.  Osmanlı ordusu Eflak'ın başkenti Târgovişte'ye ulaştığında gördükleri manzara tüyler ürperticiydi. Yaklaşık üç kilometreye bir kilometre genişliğindeki bir alana uzun kazıklar çakılmış; kadın-erkek çoluk çocuk yaklaşık 20.000 kişi kazığa geçirilmişti.

Vlad paçayı Macaristan’a kaçarak kurtarmıştı ama ortam bir hayli değişmişti. Macarlar Osmanlı ile savaşmak istemediklerinden Vlad’ın yardım taleplerini reddederek onu Budin’de bir şatoya hapsettiler. Burada 1474 yılına kadar tam 12 yıl tutsak yaşamı sürdü. Huylu huyundan vazgeçmezmiş hesabı, burada da kazığa oturma huyundan bir türlü kurtulamadı. Ama hapiste olduğundan doğal olarak kurbanları artık insanlar değildi. Rus elçisi Fyodar Kuritsin ve Erlau Başpiskoposu Gabriele Rangone’nin Papa 4. Sixtus’a yazdığı mektuba bakılacak olursa, tutsak edildiği şatoda yakaladığı fareler ile pazardan aldırdığı kuşları kazığa oturtmakla yetiniyordu artık.

1474’de serbest kaldıktan 2 yıl sonra Eflak’ı yeniden ele geçirip Voyvoda olmayı başardı ama fazla uzun sürmeyecekti. Çünkü Fatih’in casusları, tutsaklık dönemi de dahil olmak üzere bütün hareketlerini çok uzun zamandır izliyorlardı. Tahta çıkısından yalnızca iki ay sonra Osmanlı ordusunu karşısında buldu. Kim neden öldürdü bilinmez ama Kazıklı Voyvoda’nın başsız ve hırpalanmış vücudu Snagov Manastırı yakınındaki bataklık alanda bulunur, başı ise ibreti alem olması için İstanbul’a gönderilir. Eskiden kalan hesap artık kapatılmıştır.

Cesedi Bükreş yakınında manastıra gömüldü ama oradan da kayboldu. Arkeologlar 1930'larda Kazıklı Voyvoda’nın gömülü olması gereken mezarın kapağını açtıklarında boş bir çukurla karşılaştılar. Ondan sonra da hepinizin tahmin edeceği gibi vampir olduğu söylentileri yayıldı gitti. Bram Stoker sayesinde de yeni adı olan Drakula’ya kavuştu.

Kiminin canisi kiminin kahramanıdır. Bugün Romanya’da Kazıklı Voyvoda’dan bir cani olarak değil, sömürgecilere (siz Osmanlı anlayın) karşı Romen halkının bağımsızlığı uğruna can veren bir kahraman olarak bakılıyor. Romenler aynı zamanda bu işten iyi de para kazanıyorlar. Kont Drakula'nın Şatosu olarak bilinen Transilvanya bölgesindeki Bran Kalesi her yıl dünyanın dört bir yanından gelen yaklaşık 500.000 turisti ağırlıyor. Ayrıca Hollywood filmlerine de sürekli ev sahipliği yapıyor.  Ama Kont Drakula günümüzde yaşasa ünlü ekonomi dergisi Forbes'un editörlerini büyük olasılıkla kazığa oturturdu. Çünkü Forbes editörlerine göre Kont Drakula'nın şatosu 140 milyon euro piyasa değeriyle ancak dünyanın en pahalı ikinci şatosu!

Kont Drakula'nın Şatosu

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir