20 Kasım 2012

Harf Devrimine Anlamsızca Karşı Çıkmak

Harf Devrimi’nin gerçekleştirildiği ilk günlerde Atatürk ve Falih Rıfkı arasında bir konuşma geçer. Atatürk, yeni harflerin uygulanması konusunda Falih Rıfkı’nın düşüncelerini sorar. Falih Rıfkı’nın yanıtı şu olur:

“Bir on beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa süreli iki öneri var. Önerileri verenlere göre, ilk dönemler her iki yazı birden öğretilecektir. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yavaş yavaş yeni yazılı bölümü arttıracaklardır. Devlet kuruluşları ve yüksek okullar için de aşamalı kimi yöntemler düşünülmüştür.”

Mustafa Kemal Falih Rıfkı’nın yüzüne bakar ve:

“Bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz!” der. Falih Rıfkı’nın duraksadığını görünce de şunları ekler:

“Çocuğum, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığında bile herkes bu eski yazı parçayı okuyacaktır. Bu arada bir de savaş, bir iç bunalım, bir terslik oldu mu, bizim yazı da Enver’in yazısına döner; hemen bırakılıverir.”

Atatürk’ün bu ileri görüşlülüğüne, Türk insanının karakterini bu kadar iyi tanımasına hayran olmamak ne mümkün! Harf devriminin üzerinden neredeyse yüzyıl geçecek ama halen daha harf devriminin neden yapıldığını, bize neler kazandırdığını anlamayan, yana yakıla Arap harflerinin özlemini duyan beyinlerin sayısının çokluğu göz önüne alınırsa Atatürk’e hak verilmez de ne yapılır?

Bu satırları neden mi yazıyorum, söyleyeyim. Malum gazetelerin köşe yazarlarının hiçbir bilimsel dayanağı olmadan, yalnızca ideolojik kaygılarla "Arap harfleri çok iyiydi, Türkçe için mükemmeldi" safsatalarıyla insanların beynini zehirlenmeye devam ettikleri için. Sorularla şu harf devrimine bir de biz bakalım da el mi yaman bey mi yaman görelim…

Neden Arap Alfabesine Geçmiştik?


Latin alfabesine geçiş
Bu sorunun aslında tek bir yanıtı var: İnsanların yalnızca İslamiyete değil, Arapçaya da kutsallık atfetmemesi, yani Arap alfabesinin kutsal olduğunu düşünmesi. Kuran’ın dili Arapçadır diye sanki Arap dilinin kendisi kutsalmış ya da onda büyülü bir güç varmış, anlamadan da Kuran’ı ya da hadisi Arapça olarak söylemek din sahibi olmaya yetermiş gibi dine de, akla da aykırı bu tutum yüzyıllarca sürdürülmüştür.

Günümüzde bile Arapçanın kutsal olduğunu sananlar olduğu düşünülecek olursa o dönemler için bu durumu gayet olağan karşılamak lazım. Farzı misal herhangi bir Arapça gazeteden günlük burç yorumları bölümünü kesip yere atsanız, onu öpüp başına koyacak düzinelerce insan bulabilirsiniz sokakta. Orada ne yazıldığını bilmesi, anlaması önemli değildir onun için, önemli olan tek şey Arapça yazıldığına göre kutsal olduğudur. Oysa kutsal olan Arapça değil İslamiyet’tir. İnsanımız iyi niyetli ama ne yazık ki bilgisiz. Bu da onları din istismarcılarına karşı savunmasız duruma getiriyor.

Peki Neden Latin Alfabesine Geçtik?


Türk diline uygun olmayan alfabeler sıralansa, Arap alfabesi herhalde ilk üç içinde kendine yer bulurdu.

Türkçe ünlü seslere dayanan bir dildir hepimizin bileceği üzere. Arada ünlü bir harf olmadan sözcük üretemezsiniz. Oysa Arap dili ünsüz harflerden kuruludur ve örneğin yerine göre “a, e, ı” seslerini vermek üzere kullanılan bir tek ünlü harfi vardır: Elif! V ve Y ünsüzleri de kimi durumlarda ünlü gibi okunmaktadırlar. Bu nedenle örneğin “gel, gül, kel ve kil” sözcükleri Arap harflerinde hep aynı biçimde yazılır.

Ana dili Arapça olanlar için bu alfabeyi kullanmakta sorun yoktur, bu alfabe ile kültürel şaheserler bile yaratabilirler. Çünkü konuştukları dili yazıya dökmekte önlerine ket vurmayacaktır Arap alfabesi. Ama bütün sözcüklerinde birbirinden farklı sesli harfler bulunan Türkçe söz konusu olduğunda sıkıntı başlar. Türkçe düşünüp Arap harfleriyle ifade etmeye çalışmak zordur. "Gel, gül, kel ve kil” örneklerinden bahsetmiştik.  Peki acaba yazan gerçekte hangi sözcüğü kast etmiştir? Latin harfleri ile bunu kolayca anlayabilirsiniz ama Arap alfabesi ile fazladan uğraşarak mantık çalıştırmanız gerekecektir. Bugün dilimizde Arapça sözcük sayısının fazla olmasının nedenlerinden biri de budur.

Örneğin bugün Kürtler, Kürtçede genizden söylenen "hı-he" sesini ifade etmek için kullandıkları X harfinin Türk alfabesine alınmasını istiyorlar. Neden? Çünkü mevcut Türk alfabesi konuşma dilini yazıya aktarmakta onlar için yetersiz kalıyor. Tıpkı Arap alfabesi kullanılırken Türkler için olduğu gibi…

Arap Alfabesi Türkler İçin Zor mudur?


Bir alfabe bir dilin özelliklerini yansıtmıyorsa, onu tam olarak kapsayamıyorsa elbette kendi dilini o alfabe ile öğrenmeye çalışmak, okuryazar olmak zordur. Harf devrimine karşı çıkanlar sürekli Japon alfabesi örneğini verirler. Varsayalım ki Japon alfabesi dünyanın en zor alfabesi olsun. Alfabeyi öğrendikten sonra bir Japon için sorun orada biter. Çünkü konuştuğu neyse yazıya da aynen geçirebilir. Oysa Arap alfabesi ile konuştuğunuz Türkçeyi yazıya tam olarak geçiremezsiniz. Konuştuğunuz ile yazdığınız birbirinden farklı anlaşılabilir: Ali "kel" mi yoksa Ali "gel" mi?

Arap alfabesi ile Türk insanını okuryazar yapmanın zor olduğuna ilişkin tarihten Millet Mektepleri gibi çok güzel bir örnek var. 1927-28 döneminde Arap alfabesi ile eğitim yapan toplam 3.034 Halk Dershanesi’nden ancak 64.032 kişi başarıyla mezun olmayı başarıyor. Oysa harf devriminin ardından bu sefer Latin harfleriyle aynı eğitimi veren kurumdan bir yıl içinde neredeyse 600.000 kişi başarıyla mezun oluyor. E hani Arap alfabesi de Türkçe için uygundu, öğrenmesi kolaydı. Madem bu kadar kolaydı da, neden yalnızca Latin alfabesine geçmekle birlikte okuryazar yapılan Türk insanının sayısı bir anda kat be kat arttı o zaman? Demek ki Latin alfabesi ile okuryazar olmak, Türk insanı için Arap alfabesiyle okuryazar olmaktan çok daha kolaymış.

Halk Bir Gecede Cahil mi Bırakıldı?


Harf Devrimi'ne karşı çıkanların dillerinden hiç düşürmedikleri argümanlardan biri de, Harf Devrimi yüzünden insanların bir gecede cahil bırakıldıklarıdır. Azıcık mantık çalıştırabilen bir insanın bu varsayımdan çıkarabileceği sonuç şudur: Harf devriminden önce insanlar alimdi, harf devrimi yüzünden cahil kaldılar. Duyan da Harf Devrimi öncesi Anadolu insanının zaten sular seller gibi okuma yazma bildiğini sanır.

Hoşlarına belki gitmeyecek ama tarih ve matematiksel veriler bize çok daha farklı şeyler söylüyor. Gerçi onların bilimsel verilerle işi olmaz ama biz yine de yazalım.

1927 yapılan ilk nüfus sayımında Türkiye’deki yetişkin nüfusun, yani 7 yaş ve üzerinin ancak % 10.5’nin okuma yazmayı bildiğini kayıtlardan çok rahat görürüz. Erkeklerin % 17,4ü kadınların ise ancak % 4,6’sı okuryazardır. Bu rakamlardan memurları, devlet erkanını, eşrafı falan çıkardığınızda aslında harf devrimi ile cahil bırakılan bir halk değil, harf devrimi öncesinde de zaten cahil bırakılmış bir halk olduğunu görebiliriz. Yani bir gecede halk cahil bırakıldı iddiaları kuru gürültüden başka bir şey değil aslında. Yüzde 10 okuryazarlık oranı ne demek bir düşünün. Kaldı ki okuma yazma bilmek bile cahil olmamak anlamına gelmez. Osmanlı döneminde 700 yıl boyunca cahil bırakılan bir halkın sorumluluğunu daha 5 yıllık Cumhuriyet’e ve harf devrimine yüklemek hem insafsızlık hem de utanmazlıktır. Ne oldu sizin bir gecede cahil bırakılan halk palavralarınıza? Üstelik harf devriminden yaklaşık 20 yıl sonra, 1950’de, Türkiye’deki okuryazarlık oranı %33,6’ya yükseliyor. 700 yılda %10 nerde, 20 yılda %33 nerde? Beyin yıkamaya odaklanmış palavralarınızı sevsinler sizin!

Ha bu arada bir istatistik daha verelim. 1726’dan yani matbaaya izin verilmesinden 1929 yılına kadar geçen 200 yıllık sürede 30.000 kitap basılırken, harf devriminin yapıldığı 1929’dan 1944’e kadar geçen sürede yani 15 yılda yeni harflerle 30.000 kitap basılıyor. Rakamlar bağıra bağıra söylüyor kimin halkı cahil bıraktığını, kimin aydınlatmaya çalıştığını. Tabii anlayana…

Harf Devrimi Yüzünden Eski Kitapları Anlayamıyoruz


Bu da Harf Devrimi'ne çıkanların aslında konu hakkında gerçekte ne kadar, bilgisiz ve ilgisiz olduklarının açık bir kanıtı. Harf devrimi ile yaşayan dilin değişmesini, dilde özleşmeyi birbirine karıştırıp duruyorlar ve halkın eski sözcükleri anlayamamasını harf devrimine bağlamak hatasına düşüyorlar.

Harfleri okuyabilmek farklıdır, o harflerin meydana getirdiği sözcüklerin ne ifade ettiğini anlamak farklıdır. Bugün Arapça okuma yazma bilen çok insan var imam hatiplerin ya da Kuran kurslarının sayesinde. Ama önlerine bir Arapça gazete koysanız okusalar bile ne ifade edildiğini anlamayacakların oranı anlayacaklardan kat be kat fazladır. Hele işin içine birçok farklı yazıyla yazılan Osmanlıca girecek olursa, yeri geldiğinde Osmanlıcayı en iyi bilenler bile sözlüklerini yanlarında bulundurmalıdır. Çünkü Osmanlı aydınlarından Şemsettin Sami'nin  "Türk'e okusan anlamaz.. Arap'a okusan anlamaz.. Acem'e okusan anlamaz.. Öyleyse bu dil ne dilidir?" diyerek sorduğu gibi Osmanlıca sular seller gibi Arap alfabesini bilenlerin bile anlamayacağı bir karma dildir.

Dedik ya harfleri okumak farklıdır, o sözcüklerinin anlamını bilmek farkıdır. Örneğin Nefi’den bir beyitle durumla örnekleyelim:

İrdi yine ürd-i Behişt oldu hevâ anber-sirişt
Âlem Behişt-ender-Behişt her gâşe bir Bâğ-ı İrem

Buyrun, Latin harfleri ile yazıldığı halde kaçınız anladı acaba şairin ne demek istediğini? E hepimiz de Latin harflerini okuyabiliyoruz aslında! Demek ki keramet yazıldığı harflerde değil.

Yukarıdaki beyiti çoğumuzun anlamamasının nedeni bizlerin kullandığı sözcükler olmayışıdır. Çünkü Osmanlı döneminde merkezi yönetim görevlileri, medreseliler, bilim adamları ve genellikle aydın sayılan kesim arasında Arapça ve Farsça konuşulup yazılmıştır. Sonuç olarak da toplumda yönetim, hukuk, bilim, sanat ve din dili ile geniş yığınların konuştuğu dil arasında giderek aşılması olanaksız bir uçurum açılmıştır. Halkın konuştuğu dil ile Divan Edebiyatı’nda kullanılan dil bambaşka dünyalara aittir. Örneğin II. Beyazıt, Kemal Paşazade Ahmet’ten Osmanlı tarihini anlatan bir kitap isterken “seçkinlere de, halka da tam anlamıyla yararlı olabilmesi için Türkçe söyleyişe uygun olarak açık seçik biçimde anlatılmalı” diye özellikle belirtiyordu. Çünkü saray erkanının ya da divan şairlerinin kullandığı dili Anadolu insanının yani halkın anlaması olanaksızdı. Atatürk harf devrimini yapmasa bile Anadolu insanı Nefi’nin şiirini yine anlayamayacaktı, çünkü onun kullandığı sözcüklerin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Nefi'nin kullandığı sözcüklerinin ne anlama geldiğini öğretmek için fazladan kurslar açılması gerekecekti.

Divan edebiyatını anlamıyoruz ama halkın içinden çıkan ozanların ne demek istediklerini yüzyıllar sonra harf devrimine rağmen anlayabiliyoruz. Örneğin Yunus’un mısralarını anlamayan çıkmaz herhalde:

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Ya da yine halkın içinden çıkan Karacaoğlan’ın yazdıklarına bakalım:

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Yukarıdaki mısraları da hepiniz herhalde anlamışsınızdır. Çünkü Anadolu halkının konuştuğu arı Türkçe bu, divan edebiyatı ya da Osmanlı aydınlarının konuştuğu dil değil. Bugün konuştuklarımızdan bir farkı yok değil mi? Lafın özeti, divan edebiyatına ait o yapıtları bugün anlamamamızın nedeni, günümüzde halkın konuştuğu Türkçenin artık tüm yaşama egemen olmasıdır.Yıllarca sahipsiz kalan Türkçenin, daha doğrusu halkın konuştuğu Türkçenin Arapça ve Farsça sözcükleri yazın dünyasından söküp atmasıdır.

Harf devrimine karşı çıkanların elinde hiçbir bilimsel dayanak yok. Ama olsun ne önemi var değil mi? Cumhuriyeti ve devrimlerini karalamak, küçük göstermek için yazacakları palavralara sorgulamadan inanacak biat kültürünü benimsemiş binlerce insan olduğuna göre… Onlar istediğine inanmakla serbest, biz bilimi yol gösterici olarak kabul etmeyi sürdüreceğiz.

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir