3 Kasım 2012

Batı Karadeniz Gezi Notları - 2

Kurban bayramı tatili nedeniyle üç kişilik aile olarak (dördüncüsü yurt dışında eğitim görüyor) çıktığımız Batı Karadeniz gezisinin dördüncü günü olan 26 Ekim Cuma günü akşamüzeri Zonguldak Öğretmenevi’ne inip yoğun trafik içinde şehir merkezine yöneldik. Ana cadde üzerinde arabayı park edecek bir yer bulduktan sonra çay bahçelerinin bulunduğu kıyı boyunca yürüdük. Ayaklarım beni yolun sonundaki “Maden Şehitleri Anıtı”na doğru çekiyordu. Burada geniş ve uzun bir duvar üzerinde maden kazalarında ölenlerin adlarını taşıyan plakalar duvara yapıştırılmıştı.

Maden Şehitleri Anıtı
Daha önce görmüştüm. Türkiye halkının kendi emekçilerine vefa borcu yerine getirilmişti. Fakat burası bakımsız kalmış, adların bir kısmı düşmüş, plakaların sadece izi kalmış. Dönerken, uğrayacağımız bir dernek, bir öğretmen sendikası, bir parti ararken “Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti”nin görkemli binası ile karşılaştık. Eh, gazeteciler malumat sahibi insanlardır. Çıkıp bir kahve içmek fena olmaz. Binanın teras kısmında masalar dolmuş, batmakta olan güneş Zonguldak evlerinin siluetini bir kale haline dönüştürmüş. Bize “nerden gelip nereye gidiyorsunuz?” diyen yok. Bari biz ilgilileri arayıp bulalım. Garsona Gazeteciler Cemiyeti ile ilgili sorular sorarken “Başkan burada” deyip masanın birinde tek başına oturan kişiye haber verdi. Başkan yanımıza geldi. Onunla Zonguldak ve bu cemiyet hakkında biraz konuştuk. Daha önceden haber verseydik bize Zonguldak’ı gezdirebileceğini, hatta maden ocaklarına bile indirebileceğini söyledi. Cemiyet’in yılda bir çıkan gazetesinin son sayısı ile Zonguldak gazetelerinin birkaçından örnekler verdi. Teşekkür edip ayrıldık. Çekilmek üzere olan arabamıza yetişerek Öğretmenevi’ne döndük. Cemiyet’in gazetesinde Zonguldak’taki Belediye çalışmaları eleştirilerek Kozlu ve Kilimli belediyelerinin daha başarılı olduğu, bu nedenle oraların il olmasını Zonguldak’ın ise belde statüsüne indirilmesi öneriliyordu…

Kozlu şehrin batısında, Kilimli ise doğusunda. İkisi de Zonguldak’la birleşmiş. Dün akşam Kozlu sahilinden girmiştik. 27 Ekim Cumartesi sabahı Zonguldak’tan ayrılıp Kilimli’den geçerken buraların hiç de şehir kurmaya elverişli olmadığını anladım. Anadolu insanı doğduğu yerde değil, kömür tozları içinde de olsa doyduğu yerde yerleşmek zorunda kalmış. Zonguldak bunun örneklerinden biri. Babam da 1930’lu yıllarda, maden ocaklarının galerilerinde taş örme işlerinde çalışmak üzere Zonguldak’a gelmiş. Bir süre sonra köye öldü haberi ulaşmış. Evde günlerce ağlamışlar. Sonra amcamı bunu araştırmak için Zonguldak’a göndermişler. Amcam babamı işinin başında sağ bulmasın mı? Birlikte bir resim çektirmişler. Amcamın ayağında çarık ve körüklü pantolon. Babamın ayağında ise ayakkabı, üzerinde bir iş elbisesi var. Bu resmin çekildiği yeri bulabilseydim, neler vermezdim! Ben bir köylü çocuğu olmakla birlikte babamın bu taş işçiliğinden ötürü kendimi işçi haklarını da savunmak zorunda sayarım.

Türkali Köyü’nün Öyküsü


Zonguldak’tan Filyos’a kadar korkunç engebeli yol insanı korkutuyor. Buralardan kömürü nakledebilmek için demiryolu da yapmışlar. İlk karayolu da demiryolu malzemesini nakletmek için açılmış. Bir derenin ağzında kurulmuş Türkali köyü kahvesinde çay içerken birkaç köylü ile konuşuyoruz. Köyün Vedat Türkali ile ilgisi var mı? Hayır. Burası eskiden bir Rum köyü imiş. İlk kez Ali adında biri buraya gelip yerleşmiş. Onu Rumlardan ayırmak için Türk Ali diye anmışlar. Rumlar gidince de köy bu Ali’nin soyundan gelenlere kalmış. Uzun bir süre Almanya’da da madenlerde çalışmış yaşlıca bir işçi emeklisi bize çay parasını ödetmiyor. Şu konukseverliğe bakın! Birbirimizin adını bile sorup öğrenmiş değiliz ve bundan sonra karşılaşmamız milyonda bir ihtimal…

Filyos, aynı adı taşıyan deresinin ağzında. Buraya kadar iyi kötü deniz kıyısından gelmiş sayılırız ama buradan ötesi kıyıdan yol vermiyor. Irmak boyunca içeriye doğru biraz gittikten sonra Çayçuma’ya çıkmadan geniş ve mükemmel Bartın yoluna kavuşuyoruz. Burada arkadaşımız Keramettin Çetin öğretmenlik yapıyor. Öğretmenevi’nde buluşmaya karar vermiştik, şehre girerken telefon ediyoruz. Yarım saat sonra gelebileceğini söyleyince zaman kaybetmemek için bu buluşmadan vazgeçiyoruz. Şehre girmeden Amasra yönünde devam ediyoruz.

Amasra


Eğri büğrü yollardan inerek Ulaştığımız Amasra olukça kalabalık. Ne de olsa Türkiye’nin cennet köşelerinden. Sahilde “tuzlu” bir balık yemeği yiyip Belediye Parkı’nda köylü kadınlarının başında bulunduğu sebze ve meyve “reyon”larını geziyoruz. Bu kadınlarla Amasra ürkütücü bir “turizm” merkezi olmaktan çıkmış, saf ve sevimli bir yurt parçası olmuş. Kadınlar meyveleri ve sebzeleri kendileri üretmişler. Turşuları kendileri kurmuşlar. Köylerindeki ormanlardan toplayıp getirdikleri kestanenin irisi 5, küçüğü 4 lira. 3 liradan üç kilo alıyoruz. Döngel’in kilosu 2 lira. Bunlar memleket yemişleri… Hatıra eşya satan bir kadın Şenal’ı tanıyor. Onu kucaklıyor, öpüyor. Cüzdanında sakladığı nazarlıktan armağan ediyor. Onu övüyor. “O kadar çok övme, eve varınca sonra başıma çıkar” diyorum. Ne cevap veriyor biliyor musunuz? “Kadın zaten bizim başımızın tacı değil mi?”

Fazla oyalanmaya gelmez. Bugün daha alacağımız çok yol var. Şimdi hedef daha batıda Kurucaşile. Yol imkânı yok, denizin kıyısına inemiyor. Kıyı ve denizin manzarası seyredilmeye değer. Ancak araba kullanın birinin bunu yapabilmesi için arabayı çekecek güvenli bir yer bulması gerekiyor. Yoksa sağa sola bakayım derken… Yalnız ben değil, Şenal da bu manzarada gözlerini yeterince doyuramıyor. Çünkü iki gün sonra yapılacak Cumhuriyet Yürüyüşü için gelen telefonlarla meşgul. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Levhasında nüfusunun 1900 yazdığı Kurucaşile’ye iniyoruz. Haritalarda adı diğer ilçelerle aynı puntoda yazan ilçenin nüfusu ve kapladığı alan beni hayal kırıklığına uğratıyor. Kurucaşile Kurucaşile dedikleri buymuş demek! Çarşıda öğretmenevi olup olmadığını soruyoruz. “Var” diyorlar, binayı buluyoruz ama kapı duvar! Arabayı geri alıp dönecekken bir talihsizlik oluyor. Arka tekerleklerden biri altından dere geçen köprü ile istinat duvarının kesiştiği boşluğa düşüyor! Yol üzeri başımıza gelene bak! Tatil günü nereden çekici bulacağız? Arabanın aksamına bir şey oldu mu acaba derken arabadakilerin paniklemesini yatıştırmaya çalışırken çevreden birkaç kişi toplanıyor. Önce bagajdaki öteberiyi ve bir bavuldan iki kez ağır, Akyazı’da verilen kışlık kabağı dışarı alıyoruz. Herkes el atıyor ve arabayı kaldırıp kurtarıyorlar. Gene de Kurucaşile’nin görülecek bir yeri var mı diye soruyoruz. “Limanı bir görün” diyorlar. Liman ıssız. Burada karşılaştığımız Kurucaşileli bir genç, “şehrin” göç verdiğini söylüyor.

Aynı kıyı manzaralarını seyrederek Cide’ye ulaşıyoruz. Ben bu kasabayı 1976’da İnebolu’da öğretmenken doğduğu bu yere taşınan ve bir otelde kalan Rıfat Ilgaz’la röportaj yapmak için geldiğimde görmüştüm. Kıyı ile kasaba arasında geniş ve boş bir alan vardı. Cide tanınmayacak kadar gelişmiş. Hem kıyıya kadar, hem de kıyı boyunca dolmuş. Yedi bin nüfuslu şirin ve kalabalık bir kasaba olmuş. Burada Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi’ni görmek gerekirdi. Fakat akşama iki saat var. Burada zaman geçirirsek güneş batmadan İnebolu’ya ulaşamayız. Kastamonulu Avukat Hüseyin Özbek dostumuz birkaç gün önceki görüşmemizde Cide’den Ağlı’ya yeni ve düzenli bir yol açıldığını, bu yoldan Kastamonu-İnebolu yoluna kavuşacağımızı söylemişti. İnebolu’ya hangi yoldan gidersem akşam oraya varabileceğimi bir taksi şoförüne sordum. Kıyı yolunun çok virajlı olduğunu ve bunu ancak iki saatte alabileceğimizi, öteki yolun daha uzun olduğunu ama daha düzgün olduğu için onun da iki saat alacağını söyledi. Hadi artık sahil inadından vazgeçelim. Öteki yolda da ilk kez göreceğimiz yerler var. Hemen tamamı ormanlar içinden geçen ve yeni küçük ilçelerden Şenpazar’dan başka ve nerdeyse hiçbir yerleşim yerinin olmadığı Ağın yolunu tercih ediyoruz.

Kurtuluş Savaşı Kadını Şerife Bacı’ya Vefa


Seydiler Şerife Bacı Kültür Evi
Tam güneş batarken orta büyüklükte bir köyden farkı olmayan Ağın’a ulaşıyoruz. İnebolu’ya gitmek suya düştü. Peki bu geceyi nerede geçireceğiz? Tatilcilikten komşu ve arkadaşımız Yaşar Şen’e telefon ediyoruz. Kendisi 20-25 kilometre ötedeki memleketi Seydiler’de imiş. “Seydiler’de sizi misafir ederiz” diyerek bizi Şerife Bacı Kültür Evi’ne davet ediyor. Kastamonu konaklarına benzetilerek 500 bin liraya mal olmuş, iki ay önce hizmete açılmış üç buçuk katlı evin bahçesinde öküzleriyle kağnı çakan Şerife Bacı heykeli de dikilmiş. Şu benim Kurtuluş Savaşı Kadınları’nda anlattığım, Kurtuluş Savaşı Öyküleri’nde özel bir bölüm ayırdığım Seydilerli Şerife Bacı. Hani, 1921 yılı kışında İnebolu’dan cepheye sevk edilen cephaneyi taşırken Kastamonu girişinde cephane sandıklarının arasına yerleştirdiği küçük kızını donmaktan korumak için üzerine kapananmış ve donmuş bir halde bulunan kadın. Seydilerlilerin bu vefakârlığına ne kadar teşekkür etsek azdır.

Tahmin edileceği gibi burası aynı zamanda bir etnografya müzesi. Biz oraya ulaştığımızda burayı yaptıran Belediye Başkanı Mehmet Bey ile Kültür Evini’ni yöneten derneğin başkanı, Beledi başkanının eşi emekli öğretmen Şerife Hanım da oradaydı. Belediye başkanının mensup olduğu partiyi yazıp tatsızlık çıkarmayalım… O da emekli bir öğretmen. Derken köyünden ADD Fatih Şubesi eski başkanı Yaşar Şen ile eşi geliyorlar. Bizi buraya yerleştirip İstanbul’a gidecekler. Ertesi akşam da Cumhuriyet yürüyüşü için Ankara’ya hareket edecekler. Birlikte Kastamonu’nun etli ekmeğinden yiyoruz. Yaşar arkadaş, “Bu kötülüğü bize yapma!” diye rica ettiysek de yemek ve yatak ücretlerimizi ödeyerek İstanbul’a hareket ediyor.

28 Ekim Pazar. Saatler bir saat geri alındığı için sabah erken oluyor. Şenal kalkmış, Kültür Evi’nin mutfağında kahvaltıyı hazırlamış. Güneş yeni doğarken resimler çekip Seydiler’den ayrılıp Kastamonu yoluna düşüyoruz. Ilgaz Dağları’nı onunla ilgili okul şarkısını mırıldanarak aşıyor, tepenin dibindeki Ilgaz ilçesine de giriyoruz. Belediye Parkı’nın yanındaki bir kahvede çay içiyoruz. Arabanın tamponunu düzeltecek bir kaportacı olup olmadığını soruyoruz. Aşağıda sanayi sitesinin yolunu gösteriyorlar. Pazar olmasına rağmen işinin başında olan ustalar var. Biri kaportayı bir mengene ile düzeltiyor, silecekleri ayarlıyor ve tamponu vidalıyor. Borcumu soruyorum. “Siftahlık ne verirsen” diyor. Bir on lira bir de yirmi lira uzatıyorum. On lirayı alıyor…

Küçücük Korkun ilçesine de uğrayıp Çankırı’ya ulaşıyoruz. Burada tuz mağaralarının bulunduğunu öğrenmiştim. “Orayı da görelim” deyip Çankırı’nın adı gibi kırlık bir arazide 10 kilometre kadar gittikten sonra ters yönden gelen bir otomobildekilerden bugün Pazar olduğu için mağaranın kapalı olduğunu öğrendik. Akşama doğru Ankara’ya ulaştık. Yarınki yürüyüşün düzenleyicisi olan kuruluşların başlamış olan toplantısına Şenal’ı bırakıp beş gündür kapalı olan evimize ulaşıyoruz. Arabadaki gösterge 1270 kilometre yol aldığımızı söylüyor. 450 liralık benzin harcadık.

Değmez mi? Bu gezide birçok yurt manzarasının ve kıvrım kıvrım uzanan “tatlı” yollarından, geçit vermez dağlarından, yurdum insanlarından başka şu ilçeleri ilk kez gördük: Seben, Mudurnu, Karasu, Kocaali, Alaplı, Kilimli, Kurucaşile, Ağlı Ilgaz, Korkun. 81 il içinden hiç görmediğim Tunceli, Hakkâri, Siirt, Şırnak’ı ölmeden önce görebilecek miyim acaba…

"Çok okuyan mı, çok gezen mi bilir?” demişler. Sizce hangisi doğru?

Yazan: Zeki Sarıhan

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir