3 Kasım 2012

Batı Karadeniz Gezi Notları - 1

Türkiye, “Bu yılki Cumhuriyet bayramında Ulus’taki mitinge izin verilecek mi, izin verilmezse ne olacak?” sorularının yanıtını beklerken Kurban Bayramı ile Cumhuriyet Bayramı’nın birbiri ardına gelen tatilinden yararlanarak ailecek beş günlük bir Batı Karadeniz gezisine çıktık. Böylece “bayramda bir yerlere gidelim” isteğine yerine getirirken yeni yerler görecek olmanın heyecanını da taşıyordum. Sekiz on yıldır bir aylık bir tatil için Ayvalık’a kadar bütün gün araba sürmenin yerine, aklıma başıma toplayarak yolculuğu iki güne çıkarıp yolumu değiştirerek bazı şehir ve kasabalarda birer gece konaklamış, güzel yurdumuzun yeni yerlerini ve yeni yollarını tanımıştım. Âdetimdir, kentlerin ve kasaların içinden geçerken ana yoldan geçmekle yetinmem, arka sokakları dolaşırım. Çünkü halkın çoğu oralarda yaşamaktadır. Yol boyu “restaurant”larında değil, esnaf lokantalarında yemek yemeyi tercih ederim. Bir köylü çocuğu olarak bu bana gençliğimden beri benimsediğim dünya görüşünün kazandırdığı bir davranıştır.

Bu kez, 24 Ekim Çarşamba günü sabahı Ankara’daki Konutkent semtindeki evimizden kapıyı kilitleyip çıktıktan sonra elimizde karayolları haritasının rehberliğinde Sakarya’nın Akyazı ilçesinin yolunu tuttuk. Altımızdaki 16 yıllık ihtiyar Reno, maşallahı var, yollara “Bana mısın?” demiyor. Çizdiğimiz plana göre ilk uğrak yerimiz Ayaş. Burada uğrayacağımız bir tanıdık da var. Belediye Başkanı Ali Başkaraağaç. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı için de adı geçiyor. Bir çayını içmek fena olmaz. Engebeli bir araziye kurulmuş dokuz bin kişilik kasabanın tam merkezindeki Belediye binasına çıktıksa da başkan Ankara’da olduğundan görüşemedik. Selam bırakıp yolumuza devam ettik.

Birkaç gez görmüş olmakla birlikte Beypazarı’nın içine girmeden olmazdı. Fakat arabamızı park edecek bir yer bulamadığımız için, yalnızca bir paket Beypazarı kurusu alarak yola devam ettik. Bir zamanlar deniz olduğunu her şeyiyle gösteren acayip bir araziden geçerek Termik santrallerinden koyu beyaz dumanların yükseldiği Çayırhan kasabasının içinde şöyle bir tur attık ve Nallıhan’a indik. Bir derenin içinde kurulmuş bu kasabanın kocaman öğretmenevinde yalnızca birkaç kişi oyun oynuyor. Tatil olduğundan öğretmenler memleketlerine gitmiş. Yalnızca çay servisi yapılıyor. Yola devam etmek gerek. Yolun bundan sonrasını ilk kez göreceğiz. Bir süre gittikten sonra yolun solunda bir levha görüyoruz: Seben. 40 km kadar kuzeyde. Bu kasabamızı başka ne zaman göreceğiz ki? Hadi gidip gelelim. Yeni açılmış ve mıcır serilmiş yollardan, sarı bir sonbahar arazisinden geçerek Seben’e ulaştık. Girişte nüfus 3.000 gösteriyor. Merkezde iki bina diğerlerinden ayrılıyor. Ziraat Bankası ve Postane. Önce Belediye Çay Bahçesi’nde birer çay. Garsona Şu anda bu bahçede öğretmen var mı?” diye sordum. Beş-on dakikalık bir sohbet fena olmazdı. Yokmuş. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ile aynı binada olan Öğretmenler lokalinde de bir öğretmen bulamadık. Öğle yemeğini burada yemeli. Seben Lokantası’nın sahibi Çorumlu usta Bolu’dan gelerek altı ay önce burayı açmış. Yanında iki kadın çalışıyor. Gelişen kapitalizm, en küçük ilçelerimizde bile kadını iş hayatına çekiyor. “Seben üç bin nüfuslu küçük bir yermiş” diyorum lokantacıya. “Yok abi levhaya öyle yazmışlar ama 1.900 nüfusu var” diyor. Eşimin uğradığı eczacı kadın Seben’in elmasının güzel olduğunu söylemiş. Nitekim ilçenin girişinde bir elma yığını göze çarpıyor.

Mudurnu: Mudurnu Çayı'nın İki Yanına Üst Üste Yığılmış Bir Kasaba


Mudurnu
Yolcu yolunda gerek. Geldiğimiz yoldan geri dönerek Mudurnu’ya yöneliyoruz. Burası beş bine yakın nüfusun Mudurnu Çayı'nın iki yanına neredeyse üst üste yığıldığı bir kasaba. Birçok konak var. Bunlar Beypazarı’ndakiler gibi restore edilmiş. Lokanta ve otel olarak kullanılan Hacı Şakir Konağı’nın yanına kadar gidip dönerken arabayı park edecek bir kahveye iniyoruz. Çay ve kahvemizi içerken yan masada oturan üç arkadaşa, onlarla sohbet etme isteğimi hissettiriyorum. Mudurnu ile tavukçuluk sektörünün artık birlikte anılmasından söze girerek bu konuda son durumu soruyorum. İçlerinden biri bu sektörde çalışıyormuş. Bana Mudurnu’da yüzlerce tavuk üretim çiftliğinin bulunduğunu, tavukların nasıl yetiştirildiğini, toplandığını, otomatik tezgâhlarda nasıl şoklanarak kesildiklerini, yolunduklarını anlatıyor. Daha fazla zamanımız olsa da kasabanın her tarafını dolaşsak, daha çok bilgi sahibi olsak… Bu merak duygusuyla araba ile bir sokağa sapıyorum. Fakat sokağın önünün kapalı olduğunu öğrenerek geri geri giderken kaldırıma takılıyorum ve ön tampon bükülüyor! Aman, olsun! Cana geleceğine mala gelsin. Böyle de gezilir…

Güneş alçalıyor. Akşam olmadan Akyazı’ya ulaşmak gerek. Artık Bolu ormanlarının içindeyiz. Yağmur başlıyor. Ortalığı bir sis kaplıyor. Engebeli yolda, zifiri bir karanlıkta zar zor gördüğümüz yol çizgilerini ve önümüzdeki kamyonun sis lambalarını izleyerek yol alıyoruz. Sıkıntılı bir yolculuk! Öyle ki bu sıkıntı içinde eşimin ilk öğretmenlik yaptığı ondan beri hiç uğramadığı, çok da görmek istediği Dokurcun kasabasının levhasını bile göremeden Akyazı’ya ulaşıyoruz. Gideceğimiz banka emeklisi ahbaplarımız buranın Batakköy’ünde çiftlik evlerinde oturuyorlar. Sora sora köyü buluyoruz. Bizi mükellef bir akşam ziyafeti bekliyor.

25 Ekim Perşembe, Kurban Bayramı’nın birinci günü. Ev sahiplerimiz Önder ve Hamiyet arkadaşlar, bu gece de misafir olmamızı istediyseler de geç bir kahvaltıdan sonra dümdüz bir arazide şimdiye kadar hiç dikkatimi çekmemiş, varlıklarından bile haberdar olmadığım Söğütlü ve Ferizli kasabalarından geçerek Karasu’ya iniyoruz. Sakarya nehrinin Karadeniz’e ulaştığı yerde kurulmuş olan Karasu’da önce Öğretmenevi’ni aradıysak da bilen yok. Öğretmen Dünyası’ndan çalışma arkadaşımız Özden’in buralı olduğunu biliyorum. O, eşi Veysel, kardeşi öğretmen Hüseyin’den biri bayram için memleketlerine gelmişlerdir diye telefonla arıyorum. Cevap alamıyorum. Geniş ve uzun plaj boyunca uzanmış caddelerinden araba sürerek şehri tanımaya çalışıyoruz. Yemek için bir lokantaya girdiğimizde bir daha telefon ediyorum. Bu kez ulaşıyorum. Özden’le Veysel hemen oraya geliyorlar. Bizi Gürcü Mahallesi’ndeki annelerinin evine götürüyorlar. Hüseyin ve diğer kardeşlerine de haber veriyorlar. Bu onlar için beklenmedik bir ziyaret. Çay ve kahvelerimizi içerken bu gece misafir olmamızı ısrarla istiyorlarsa da kabul etmiyoruz. “Başka bir zaman mutlaka bekleriz” diyorlar. Yola çıkmadan önce nehrin denize kavuştuğu yerdeki çay bahçelerinin sıralandığı gezi yolunda volta atıp fotoğraflar çekiyoruz. Ankara’dan gelmiş başka tanıdıkları ile onları baş başa bırakıp Akçakoca’ya yoluna vuruyoruz.

Sülüklü Göl


Arada Kocaali ilçesi var. Şöyle bir içine girip çıkarak akşamla birlikte Ankara’nın ilk sayfiyesi olan Akçakoca’ya ulaşıp öğretmenevine iniyoruz. Bereket boş bir oda kalmış. Burayı birkaç kez görmüşlüğümüz var. Bu nedenle orada gecelemekle yetiniyoruz. Açık büfe ve sabah kahvaltısı dâhil kişi başı 60 lira. Biraz tuzluca ama yapacak bir şey yok. Gece uçsuz bucaksız gibi görünen simsiyah Karadeniz’e bakmak her şeye değer.

Demir-Çelik Kenti Ereğli'ye Varış


26 Ekim Cuma sabahı güzel bir havada Karadeniz kıyılarını kolaçan etmek üzere doğuya hareket ediyoruz. Bugünkü hedefimiz Zonguldak. Fakat yolumuz üzerinde Alaplı ve Ereğli var. Alaplı da çoğu Karadeniz kasabası gibi bir dere ağzında kurulmuş. Irmağın iki kıyısındaki dar şeritte bazı tesisler var. Kent apartman yığınlarıyla yamaçlara doğru uzamış. Hele şu yukarılara doğru bir çıkalım, Alaplı’ya yukarıdan bakalım. Bir yokuşun ortasında dinlenen orta yaşı geçmiş bir Alaplı’ya “Şehriniz güzelmiş” diyorum. “Şehir güzel ama insanları akılsız!” diye yanıt veriyor. Su güzelim memleketi bırakıp başka yerlere göç ediyorlarmış. Aşağıya inip burada da bir kahvede çay içiyoruz. Bir öğretmenle karşılaşıyoruz. Yol boyunda babasının bir restoranında ona yardım etmeye gelmiş. Alaplı’dan sonra yol kıyının yükseğinden, sarp bir araziden geçiyor. Birkaç ay önce bu yolda birbirini izleyen tam dokuz tünel açmışlar. Birinden çıkıp diğerine giriyorsunuz.

Cehennemağzı Mağarası
Levhasında nüfusunun 109 bin olduğu belirtilen demir çelik kenti Ereğli’ye ulaşıyoruz. Yolda Şenal’in telefon ettiği Cumhuriyet Kadınları Şubesi’nin yöneticilerinin buluşma yeri olarak verdikleri Çınaraltı’na iniyoruz. Biraz sonra beş altı dernekçi bir saat kadar sohbette çeşitli “memleket meseleleri” ele alınıyor. CKD’liler Belediye Başkanı Halil Posbıyık’tan fena halde şikâyetçi. CKD yöneticilerinden bir hanım bize kendi işlettiği balık lokantasında öğle yemeği verme önerisini geri çevirmek ayıp olurdu! Bunu “Sen de bizim memlekete gelsen. Bahçeden yiyeceğin kadar fındık toplayabilirdin” diye mantıklaştırıyorum… Hamsi pek lezzetli!

Veda vakti geldi. Ereğli’nin mutlaka görmemiz gereken yeri olarak ünlü Cehennem Ağzı Mağaraları’nı söylüyorlar. Ben bu kentte yaptığımız iki günlük Ulusal Eğitim Kurultayı nedeniyle geldiğimde görmüştüm. Bir kez daha görmekte fayda var. Fakat gördüm ki, bunların en önemlisini görmemişim. Dar bir merdivenli yerin altına inince karşınızda kocaman bir göl! Hıristiyanlığın yasak olduğu Roma döneminde buralar sığınak ve kilise olarak kullanılmış. Tam ayrılacağımız sırada aklıma Kurtuluş Savaşı’nda Fransızlarla çarpışa çarpıya ele geçirilip Kuvayı Milliye’nin emrine verilen Alemdar gemisi geliyor. Bunun bire bir örneğini yapıp kıyıda müze olarak ziyarete açtıklarını söylemezler mi? Hadi bunu da görmeden Ereğli’den ayrılın bakalım! Bu gemiyi de içeriden ve dışarıdan inceledikten sonra ver elini Zonguldak.

Yazan: Zeki Sarıhan

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir