4 Ekim 2012

Fatsa İzlenimleri-3

On günlük bir memleket ziyaretinde, hangi işi yapsanız zaman yetmiyor. Beyceli köyünü çevreleyen yemyeşil tepelere ve geceleri ışıl ışıl yanan mahallelere doyabilmek için evimizin balkonunda mı oturmalıyım? Mahallemizin mezarlığını ziyaret edip son 60 yıldır ölenlerin mezarları arasında gezinip onlarla ilgili anılarımı mı tazeleyeyim? 35 evlik mahallemizde her aileye uğrayıp komşuların hatırlarını mı sorayım? Fırsattan yararlanıp diğer mahallelere de uzanıp adlarını unuttuğum insanları yeniden mi belleğime nakşetmeliyim? 40 yaşın altında tanımadığım, adlarını unuttuğum, beni de tanımayan bir hayli insan var. Çocukluğumda kim olduğumu soranlara dedemin, sonra babamın, orta yaşlılığımda ağabeyimin adını verindim. Şimdi “Bakkal Sabri’nin amcasıyım” deyince sorun kalmıyor.

Bizim köylüler, araba yolu da yapıldıktan sonra yazın bir günlüğüne yaylaya gidip hem kendinden öncekilerden kalan hem de yaşları erişmişse kendilerinin sıla özlemlerini yaşarlar. Bir sabah gene havayı çırıp pırıl görünce ablalarıma “Hadi yaylaya gidelim” dedim. Sarıçiçek Obası, eski hesapla köye sekiz saat, şimdi bir saattir. Kumru’dan geçip yukarılara tırmandıkça bitki örtüsü değişir. Otlaklar başlar. Herkes Garip Öldüren su gözünden birkaç avuç su içmeyi denemeden geçmez. Çünkü 6-7 yudumdan fazla içerseniz dudaklarınız donar. Zaten Garip Öldüren adını da bu özelliğinden almış. Bir çoban kendine bir kuzu ziyafeti verip üstüne bu sudan içince ölmüş… Şimdi artık yaylacılık yok. Bizim aile en son 1940’larda bu işi bırakmış. Sarıçiçek Obası’ndaki evimizin temel taşları üzerinde fotoğraf çektirip hayatlarının bir kısmı burada geçen ailemizin büyüklerini andık. Düz Oba, Uluçayır, Fırın Önü obalarına kadar uzandık. Arabayı burada artık otlar üzerinden sürüyoruz. Uluçayır’ın ortasından kıvrıla kıvrıla akan bir derecik, Ordu ile Tokat arasında sınır oluşturuyor. Bu yayla yüzünde koyut otlatan çobanlar, arılarını bekleyenler, patateslerini sökenler var.

Fatsa Sahil
Başka bir gün Fatsa’nın Demirciköyü’nde halamın oğullarını ziyaret ettik. Siyah kokulu üzümleri ve insanın ağzında eriyen baldırcan incirlerinden koli koli ikram ettiler. Bolaman Irmağı üzerine yapılmakta olan hidroelektrik santralı inşaatını gördük. Koskoca bir ırmağı tünellere alıyorlar! Köylülerin bir kısmı buna karşı çıkmış ama çoğunluğu yanlarına alamamışlar. İstimlâk bedelleri tatlı gelmiş olmalı… O gün 1965-1967’de öğretmenlik yaptığım Yassıtaş Köyü’nde de ne yazık ki yalnızca iki aileye uğrayabildim.

Bir günümü de Fatsalı dostlarımı ziyarete ayırmamam olmazdı. Haftalık Güneş gazetesini, ardından Yeni Haber gazetesini ziyaret ettim. Yeni Haber’in çıkarmakta olduğu Harman dergisinin yazı kadrosuna girmem önerildi. Kabul ettim. Ancak bu ziyaretimde bir konuda daha şeytanın bacağını kırdım:

1990’lı yılların başından beri Türkiye’de toplumsal muhalefet yükselmeye başlayınca ben de konuşmalar yapmak üzere sağdan soldan çağrılır olmuştum. Edirne’den Kars’a kadar, yüzlerce yerleşim yerinde, bir kısmında defalarca toplantılara katılmış, eğitim ve yakın tarihimiz konusunda konuşmalar yapmış, kitaplarımı imzalamıştım. Ancak bu yerler arasında Çorum, Merzifon, Amasya, Havza, Samsun, Gerze, daha ötede Of, Trabzon, Giresun olduğu halde Samsun’la Giresun arasındaki yerleşim yerleri, yani Ordu ve ilçeleri yoktu!

Bu kez Ankara’dan yola çıkarken Eğitim-İş Temsilcisi, bizim köyde öğretmenlik yaparken tanıştığımız Köksal Çıtak’ı arayarak kitaplarımı Fatsalı okurlara ulaştırabilmem için bir fırsat yaratmasını istedim. Arkadaşlarına danıştı ve 22 Eylül cumartesi günü için sendika temsilciliğinde bir söyleşi ve imza günü düzenlediklerini bildirdi.

Belirlenen saatte sendika temsilciliğine bir kısmı sendika üyesi, üçte biri akrabam olan 40 kadar kişi geldi. Odaya sığmadılar, Öteki odaya da mikrofonla yayın yapıldı. Davetliler konuşmamı dikkatle dinlediler. Konuya girmeden önce sendika başkanına ve arkadaşlarına teşekkür ederek 37 yıl aradan sonra Fatsa’da bu ilk salon konuşmamın bu kadar geç kalmasını iki nedene bağladım. Bunlardan birincisi Fatsalıların beni herhalde “Kapıdan yetişme tosun” saymalarıydı. (Yüzlerde gülümsemeleri fark ettim). Sonradan düşündüm ki bu doğru değildi. Çünkü Ordu ve Fatsa’dan yetişmiş, söz sahibi olmuş çok “tosun” vardı. Asıl neden “Denizde vurgun yiyen bir kişi, bu vurgunu kaç metrede yemiş olursa olsun, bir daha o denize dalmaz.” anlayışıydı. Sütten ağızları yanan Fatsalılar yoğurdu üfleyerek içiyorlardı… Neyse… Şimdi birlikte birkaç metre dalabilirdik…

Onlara, yurdumuzun içinde bulunduğu politik durumdan umutsuzluğa kapılmamalarını söyledim. Şu beş on metre ilerimizde bulunan Karadeniz’in dalgalarına bakıp bütün denizin bu dalgalardan etkilendiğini sanmak hatalı olurdu. Deniz derindi ve o milletti. Bu dalgalanmalar yüzeydeydi. Sel gider kum kalırdı. İktidar partisi gücünü ekonomik istikrardan alıyordu. İstatistiklerin de saptadığı gibi on yıl önce 100 birim alım gücü bugün 134’e çıkmıştı. Köylüler politik tercihlerini buna göre yapıyorlardı. Başka kötü bir niyetleri yoktu. Nitekim Suriye’ye savaş açılmasını isteyen tek bir kişiye rastlamadım. Köylüleri kazanmak için güçlü bir halkçılığa sarılmaktan başka çare olmadığını söyledim. Hükümetin yeni eğitim politikasına da yüklendim. Hükümetin sarıldığı imam hatipçilik onu kurtaramazdı. Türk milleti devrimciydi. Son 150 yıldır birkaç devrim yapmış ve çeşitli yenilgiler yaşamasına rağmen devrim yapma çabasından vazgeçmemiş kaç millet vardı? Bu millet halifeleri bile devirmekten geri kalmamıştı. Ancak askerî seçenek gündemden kalkmıştı. Bundan sonra iktidara gelmek için geniş kesimlerin desteğini kazanmaktan başka yol yoktu. Fatsalı dostlara, Kürt düşmanlığı gibi düşüncelere kapılmamalarını da tavsiye ettim. Misakı Milli sınırları içinde gönüllü rızamızla ve birlikte yaşamaya devam etmek zorundaydık. Bir arkadaş, “dil hakkı” konusundaki görüşüme katılmadığını, bunun ülkeyi bölünmeye götürebileceğini söyledi. Belki öyle düşünen başkaları da vardı ama bir şey demediler…

Kılıçdaroğlu’nun söylemlerini nasıl bulduğum soruldu. “O, halkın desteğinin ekonomiden geçtiğini biliyor ve buna göre iktidar yolu arıyor” dedim. Balyoz davası ile ilgili soruya da: “Zor bir soru! Kısaca söyleyeyim: Bu siyasi bir dava. Bir taraf yendi, diğer taraf yenildi” diye cevap verdim.

Bir buçuk saatlik bu söyleşiden sonra sıra kitap imzasına geldi. 55 kadar kitap satılmış. Yeğenlerimden biri kız arkadaşı için Kurtuluş Savaşı Kadınları’nı imzalattı. Kerata, sendikanın verdiği çiçeği de “Bu benim olsun” diyerek (kız arkadaşına verecek) el koydu. “Bizim zamanımızda” böyle bir şey mümkün müydü! Şimdi genç kızlarla oğlanlar şehir içinde birlikte gezip tozuyorlarmış.

Bu toplantıyı sendikanın Ordu Şubesi başkanı ile Fatsa ADD başkanı da izlediler. Hepimiz bu buluşmadan memnunduk.

İki gün sonra, bütün gurbetçiler gibi arabanın arkasını, köyden topladığım elma, armut, üzüm, ceviz, fındık, patates, sütlü mısır, fasulye kolileriyle, ablalarımın yaptığı börek, yufkalarla, kurdukları turşu bidonlarıyla doldurarak köyden ayrıldım. Giderken aldığım büyük ablamı bıraktığım Terme’den pide, yeni mahsul pirinç, bir fındık fabrikasından Ayhan’la kendimize on beşer kilo iç fındık alarak Ankara’nın yolunu tuttum. Giderkenki gibi gene Anadolu’muzu ışıklarıyla yıkayan güzel bir güz güneşi altında yol aldım. Arabanın pikabında ve dudaklarımda Ruhi Su ve Kardeş Türküleriyle yol alıyordum ki, Kırıkkale’de otostop yapan üniversite öğrencilerinden birini arabaya aldım. İkinci sınıfa başlayacakmış. Geçen yıl girdiği bir cemaat yurdundan ayrımcılık yaptıkları ve öğrencileri çok sıkıladıkları için ayrılmış. Yeni bir yurt aramaya gelmiş. Ancak bulamamış! Kırıkkale’de cemaat yurtlarından başka birçok cemaat evi de varmış. “Kitap okur musun?” diye sordum. “Okurum zaman zaman” dedi. Okuduğu bir romanın adını söylemesini istedim. “Ben daha çok Hocaefendi’nin kitaplarını okudum” diye cevapladı… Ankara’ya yaklaştıkça güneş iyice alçalmaya başlamıştı…

1. Bölüm
2. Bölüm

0 yorum :

Yorum Gönder

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir