11 Temmuz 2016

Fotokopi Makinesi Nasıl İcat Edildi?

0 yorum
Fotokopi makinesi icat edilmemiş olsaydı not tutmayı sevmeyen öğrenciler acaba ne yaparlardı? Ya da işyerlerinde yüzlerce sayfa dokümanı kopyalamak zorunda kalan çalışanlar? Büyük olasılıkla böyle bir durum hemen herkes için çok can sıkıcı bir durum olurdu. Kabul etmeliyiz ki, Gutenberg’in matbaayı bulmasından sonra baskı dünyasının en büyük icadı fotokopi makinesidir. Yoksa çoğumuz her gün birçok belgeyi yeniden elle yazmak zorunda kalacaktık. 

Böyle düşünenler arasında bir tescil ofisinde çalışan ve fotokopi makinesini icat edecek olan Chester Floyd Carlson da bulunmaktaydı...

Amerika Birleşik Devletleri’de P.R. Mallory & Co’da çalışan Chester Carlson için günler oldukça sıkıcı geçiyordu. Carslon’un görevi, şirketin patent bölümündedir. Burada, patent çalışmalarının çok sayıda kopyasının çıkarılması gerekmektedir. Oysa eklem rahatsızlığı bulunan Carslon için belgelerin elle çoğaltılması işi yalnızca sıkıcı değil rahatsızlık vericidir de… Bu iş, mevcut teknolojik yollarla yapılmak istendiğinde, astarı yüzünden pahalıya gelmekte; elle yapıldığındaysa, hem çok zaman almakta hem de -insanlık hali- yazım hatalarının önüne geçilememektedir. İki arada bir derede kalan Carlson, etkili ve düşük maliyetli bir yöntem üzerinde düşünmeye başlar. Ve sonunda yalnızca kendini değil, kendi gibi düşünen herkesi kurtaracak bir yöntem geliştirecekti.

Gerçi fotokopi makinesinin öncülü sayılan ilk aygıt 1903 yılında bir arazi ihtilafları bürosunda çalışan George C. Beidler tarafından icat edilmiş ama 1906 yılında patenti alınan bu aygıt fazla tutulmamıştır. Çünkü belgelerin fotoğrafını çekmek yöntemiyle çalıştığından çıktıların alınması oldukça uzun ve zahmetliydi. Modern fotokopi makinesinin icadı için daha uzun yılların geçmesi gerekecekti.

Chester Carlson’ın fakir çocukluğu 8 Şubat 1906’da Seattle’da doğumuyla başlar. İlginç bir rastlantıdır ki yıllar sonra, pek çok şirketin kapısından geri çevrildiğinde kendisine kucak açacak olan Haloid de aynı yıl kurulur.

Ailesi oldukça fakir olduğundan daha 8 yaşında iken çalışmaya başlar. Lise yıllarında okula gitmeden ve okuldan çıktıktan sonra yine çalışmaya devam eder. 17 yaşında ilk önce annesini, 27 yaşında iken babasını kaybeder. Her ikisini de tüberkülozdan kaybetmiştir. Zor koşullara rağmen, Carlson 1930’da California Teknoloji Enstitüsü’nün fizik bölümünü bitirmeyi başarır. Mezuniyetinin ardından, New York’taki Bell Telefon Laboratuvarları’ndan çalışmaya başlar. Burada fazla uzun kalmayan Carlson, kendisine daha iyi bir ücret teklif eden P. R. Mallory şirketine geçer. İlk işinin aksine, Carlson burada uzun yıllar çalışacak, büyük buluşunu da bu sırada gerçekleştirecektir,

Fotokopi Makinesinin İcadı

Chester Floyd Carlson
Kopyalama konusunda, kimyasal yöntemlerle sunulan teknolojik çözümler, hem pahalı hem de zahmetli olduğundan, Carlson, yeni bir alanda bu işlemi gerçekleştirmeyi düşünür ve bu düşünceleri onu, elektrostatik alanına yöneltir. New York kent kütüphanesine giderek aylarca yararlanabileceğini düşündüğü yüzlerce bilimsel kitabı okur, kendi kendine denemeler yapar. Macar Paul Selenyi'nin çeşitli maddelerin elektrik iletkenliğinin ışığa bağlı olarak değiştiğine dair ilkesini okuduğunda kafasında şimşekler çakar. Çalışmalarını dört yıl boyunca sürdüren Carlson, nihayet 22 Ekim 1938’de ilk fotokopi çıktısını elde etmeyi başarır. Tarihin bu ilk fotokopi çıktısında tarih ve mekan bilgisi bulunmaktadır.

İşin sırrı selenyumdadır. Normal koşullarda zayıf bir iletken iken, ışığa maruz kaldıklarında iyi bir iletkene dönüşen maddelere “fotoiletken” denilmektedir. Yarıiletken olan selenyumun iletkenliği de karanlıkta zayıfken, ışıkta artmaktadır. Carlson bunu fark ettiğinde, aslında işin büyük bir kısmı kafasında bitmiştir. Geriye sadece makineyi tasarlamak, finans bulmak ve üretmek kalmıştır... Burada böyle küçümsediğimize bakıp yanılmayın; işin diğer kısmı için, böylesi önemli bir buluşta dahi, Carlson uzunca bir süre uğraşacaktır.,

Carlson’un tasarımında, kopyası çıkarılacak belge ilkin bir ayna tarafından taranmakta, belgenin görüntüsü, üzeri elektrik yüklü selenyumla kaplı bir silindire yansıtılmaktadır. Yansıtılan görüntüde, karanlıktaki bölgeler elektrostatik yükünü korurken, ışık alan bölgelerde selenyum, iletkenliğinin artması sonucu yükünü kaybetmektedir. Silindirin yüzeyine, negatif yüklü mürekkep parçacıkları yani toner püskürtülür.

Negatif yüklü mürekkep parçacıkların, silindirde karanlıkta kalarak pozitif yüklü olarak kalan bölgelerine yapışarak burada, kopya edilecek belgenin görüntüsü oluşturulur. Artık bundan sonrası, hiç de zor değildir; altına pozitif yük uygulanan kâğıttan, silindirin üzerindeki negatif yüklü mürekkep parçacıklarına daha cazip bir teklif gelince, mürekkep parçacıkları kâğıda transfer olur, ısıyla oraya iyice kurulurlar...

Ve nihayet, belgenin kopyası sıcak sıcak elimizdedir! Günümüzdeki fotokopi makineleri de aynı yöntemle çalışmaktadır.

Carlson bu çalışmasına 1940’ta patent alır. Ancak kendi patentini bile bu yöntemle çoğaltabilmesi hemen mümkün olmayacaktır.

The Haloid Photographic Company'den Xerox'a

Xerox 914
Zira aralarında IBM, Kodak, General Electric gibi bugünün dev kuruluşlarının da bulunduğu çeşitli firmaların kapısını çalsa da, onları ikna edemez. Gittiği bütün kapılar bir bir yüzüne kapanır. Carlson’un icadının değerinin farkına varamayıp onu geri çeviren yöneticiler, ileride sanırız hayli hayıflanmıştır.

Umutlar artık iyice tükenirken, 1944 yılında Ohio eyaletinde kâr amacı gütmeyen bir kurum olan Battelle Memorial Enstitüsü, icadın, üzerinde çalışılmaya değer olduğuna karar verir. Enstitü, Carlson ile bir telif sözleşmesi imzalayarak bu buluşu daha da geliştirme üzerine odaklanır.  

Tüm bu çalışmalar 1946 yılında New York’un Rochester kentinde fotografik kağıtlar üreten ve satan The Haloid Photographic Company adlı ufak bir şirketin de dikkatini çekmiştir. Şirketin başkanı Joseph C. Wilson yeni buluşun neler vaat ettiğinin farkındadır ve Battelle Memorial Enstitüsü ile iletişime geçer. Bu buluşu ticari kullanımına uygun bir aygıta dönüştürme düşüncesiyle bir anlaşma imzalar.

Fotokopi sözcüğünün anlamına gelince… Şimdi sıra bu yönteme yeni bir ad bulunmasına gelmişti. Çünkü Haloid Corporation, elektrofotografi sözcüğünün hem akılda kalıcı olmayacağını hem de halk tarafından zor söyleneceğini düşünmektedir. Ohio Eyalet Üniversitesi Klasik Diller bölümünde görevli bir profesör onlara Yunanca “kuru” ve “yazı” ya da “çizgi” sözcüklerini birleştirerek “Xerografi” adını kullanmalarını önerir. Bu yeni ad herkesin hoşuna gider. Öyle ki, ilk ürünün piyasaya sürülmesinden sonra ABD’de kopyalama işlemine halk tarafından “Xeroxlama” denilmeye başlanacaktır. The Haloid Photographic Company de adını 1958’de önce Haloid Xerox, 1961 yılında da Xerox Corporation olarak değiştirecektir.

Chester Carlson’un buluşunun kolay ve hızlıca siyah beyaz fotokopi çeken bir ürün halini alması yine de uzun yıllar alacaktı. 1949 yılında kamuoyuna tanıtılan ilk xerografik kopyalayıcısı olan Model A’dan sonra, 1961 yılında piyasaya sürülen Xerox 914, basitçe ve çabukça siyah beyaz kopyalama yapan ilk modern otomatik fotokopi makinası olacaktı. Xerox 914 için yapılan yaratıcı reklam kampanyasında, maymunların bile yalnızca bir tuşa basarak kolayca kopyalama yapabilecekleri söyleniyordu. Reklam kampanyasının başarısı beklenilenin çok üzerindeydi. Xerox 914 o kadar başarılı olacaktı ki, 1961 yılında cirosu 60 milyon dolar olan şirket 1965 yılına gelindiğinde 500 milyon dolar ciro yapan dev bir şirket halini alacaktı. Xerox 914 ise yıllar sonra ABD’nin en büyük ekonomi dergisi Fortune tarafından Amerika’da satışa sunulan gelmiş geçmiş en başarılı ürün seçilecekti.

Xerox 914’ün büyük bir başarı kazanması rastlantı değildi. Yaratıcı reklam kampanyası olmasa bile yine de başarı kazanması kaçınılmazdı. Çünkü Carlson’ın icadının işlerine yaramayacağını düşünerek onu geri gönderen Kodak’ın Verifax adını verdiği makinelerle yaptığı çoğaltma işleminin 1969 yılında sayfa başına maliyeti 0.15$ idi. Oysa aynı belgenin Xerox ile basım maliyeti yalnızca 0.03$ idi. Aradaki bu muazzam maliyet farkı, bir süre sonra diğer kopyalama makinelerinin piyasadan silinmesine neden olacaktı.

Fotokopi makinesini icat eden Chester Floyd Carlson’ın fakir bir çocuk olarak başlayan yaşamı, 1968’de zengin bir adam olarak; ama belki de en önemlisi, öğrencilerin, çalışanların ve belge çoğaltmak zorunda kalan herkesin hep iyi dileklerle anacağı biri olarak sona erer...               .

12 Haziran 2016

Birinci Haçlı Seferi ve Haçlı Katliamları

0 yorum
1096’nın ilkbaharından itibaren Avrupa’nın dört bir yanından, en basit bir hareket planından yoksun, kat edecekleri yol açısından tamamen bilgisiz, aç ve silah donanımları zayıf insan kitleleri Asya’ya gitmek üzere yola koyulmuşlardır.

Nereye ve nasıl gideceklerini dahi doğru dürüst bilmeyen bu sürüler, hiç bilmedikleri topraklarda şaşkın bir şekilde dolandıkça, hem durumları daha da kötüleşiyor hem de hastaca bağnazlıkları artıyordu.

Birinci Haçlı Seferi'ne katılan bu çapulcu sürüsünün çoğunda varsanılar oluşmuştu. Tanrı veya diğer bir azizle görüşüp konuştukları iddiaları her gün yineleniyor, her geçen gün herkes yeni bir mucize ile karşılaşıyordu. Ve bu şekilde, sonuçta, o bitmez tükenmez sefil insan kitleleri, İsa’nın Mezarının kurtarılması hezeyanının yaşamlarının tek amaçlarını oluşturduğu koca bir tımarhaneye dönüşmüş oluyordu.

Bu kalabalık çetenin başında meşhur Keşiş Pierre bulunuyordu; yardımcılığına da, çaptan düşmüş bir şövalye olan ve “Sans Avoir” (Çulsuz) lâkabı ile tanınan Gauthier adında birini tayin etmişti.
1. Haçlı Seferi'nde Kudüs'ün fethi


Keşiş Pierre’in başkanlığını yürüttüğü bu çete, başta, sakin ve düzenli bir şekilde yoluna devam ediyordu. Ne var ki, bu güruh, Balkanlar’a girip de, kendi amaçlarıyla ilgilenmediği gibi herhangi bir haraç vermeye de yanaşmayan Ortodoks halka rastladığında, davranışını değiştirip tam bir vahşetle etrafı talan etmeye başladı.

Ancak, bölgenin yerleşik halklarından Bulgarlar, çeteye silahla karşı koyarak tümünü topraklarından kovmuşlar ve kaçmaya fırsat bulamayanları da kılıçtan geçirmişlerdi.

Bu ilk Haçlı Seferi’nin kalıntıları sefil bir şekilde Bizans’a geldiler. Ve kendilerinden önce oraya varmış olup, seferlerine devam edebilmek için istirahat ettikleri mazereti ile şehrin barışsever halkını istismar eden ve utanmazca yiyip içen -sayıları birkaç bin civarındaki- arkadaşlarını buldular.

Sayıları her gün daha da artan bu davetsiz konukların varlığından bıkmış olan İmparator ise, bir gün bunların tümünü tekne ve sandallara bindirip en ufak bir ücret talep etmeksizin Marmara’nın karşı sahiline geçirtmiş ve bu güruhu yazgısıyla baş başa bırakmıştı.

Bu yolla karşı sahile geçmiş olanların sayısı 100.000’e varmakta idi.

Zamanın vakanüvisleri işte bu suretle Küçük Asya’ya geçmiş bulunan bu güruhun orada işlemiş olduğu iğrenç suçlardan dehşetle söz eder. Haçlı askerleri böylesine vahşi bir hasretle arzuladıkları Asya’ya ayak basar basmaz, görülmemiş bir hınçla oradaki Hıristiyan ve Müslüman halka saldırdılar ve bu suretle, kısa bir zamanda tüm yöre hırsızlık, ırz düşmanlığı ve cinayet olaylarıyla, dehşetle karşılaşmış oldu.

Anna Komninos’un yazdıklarına göre, yolda rastladıkları tüm çocukları kılıçtan geçiriyor, parçalara ayırıyor ve sırf iğrenç bir zevki tatmak için onları ateşte pişiriyorlardı.

Anadolu halkı o zamana kadar görmediği, duymadığı ve hatta aklından bile geçirmediği bu korkunç olayın şokundan kurtulur kurtulmaz silaha sarılıp hepsini vahşi hayvanlar gibi avlamaya başladı. Bu gelişmelerin sonucunda yıllarca Anadolu topraklarında Frenk kemikleri istiflerine rastlanmıştır.

Bu suretle, Kilise silâhşörlerinin kan kokulu Birinci Haçlı Seferi gün be gün erimekte idi.

Bununla beraber, başlarında yetkin komutanları olan 700.000 kişilik düzenli bir Haçlı Ordusu da, kutsal savaşa katılmak üzere bu çapulcuların arkasından geliyordu.

Bu düzenli şövalyelerin komutanlarından biri, 80.000 kişilik seçkin bir Sakson, Fransız ve Bavyeralı topluluğunun başında bulunan Godefroi de Bouillon idi.

Bu düzenli ordu Anadolu’ya varır varmaz ilk iş olarak İznik’i kuşattı. Ne var ki, şövalyelerin vahşi içgüdüleri burada da serbest kaldı; soylu veya asker, Hıristiyan veya Müslüman, ellerine düşen hiçbir Anadolulu ölümden kurtulamadı.

Aylar süren kuşatmaya rağmen İznik’i bir türlü fethedememenin acısını çıkarırcasına, kuşatma altında bulunanları dehşete uğratmak için aldıkları esirlerin kafalarını ve kollarını kesiyor ve onları surlardan şehrin içine fırlatıyorlardı.

Dehşete kapılan İznik halkı, ölümden kurtulmak için, Bizans İmparatoru’na teslim olmayı kabul etmiştir. Bu suretle de, Frenkler, güçlü Roma İmparatoru’nun bu yeni fethine el uzatmayı göze alamadıkları için İznik kuşatmasını çözerek Suriye’ye doğru yollarına devam etmişlerdir.

O seçkin Haçlıların Anadolu’nun içlerindeki seferleri benzersiz bir barbarlık ve vahşet örneği olmuştur.

Etraflarında öyle bir yıkıma neden olmuşlar ve her meskûn bölgeyi öylesine bir vahşet ve hınçla yerle bir etmişlerdi ki, bir süre sonra kendileri de yiyecek bir şey bulamadıkları için tümü birden açlığa mahkûm oldular.

İşte o zaman da aralarındaki ilk çekişmeler, başkaldırılar ve çatışmalar görülmeye başladı.

Öyle ki, korkunç deliliğinin sonuçlarından ürken Keşiş Pierre bile firara kalkıştı. Ancak, kendi has adamlarından bir komutan onu kovalayıp yakaladı ve bir zamanlar kendisine körü körüne itaat eden çevresinin önünde döverek onu rezil etti.

Haçlı Katliamları Başlıyor

Her gün katlanarak süren açlık, mutsuzluk, kolera, çekememezlik, cinayet ve hırsızlık olayları ile alçaklıklar o meşhur Haçlı Ordusu’nun çürüyüp dağılmasına neden oluyordu. Şövalyelerin kendileri de artık sefere başlarken güttükleri o ilk amaçlarına inanmamaya başladılar. Aralarındaki hainler ile asker kaçaklarının sayıları öylesine artmıştı ki, komutanlarından biri, yayınladığı bir emirle, yakalanan hain ve kaçakların parçalara ayrılıp, açlıktan kırılan askerler için hazırlanan yemeğe et olarak katılmasını istemişti.

O sefil insan güruhu öylesine vahşileşmişti ki, artık, ne yaptığını bilebiliyor, ne de kendisini herhangi bir disiplin altına alabiliyordu.

Türk şehri Marrat’ın (günümüzde Halep yakınlarında) işgaline tanık olan keşiş Robert, arkadaş ve ülküdaşlarının kahramanlıklarını (!) ve şerefli (!) mücadelelerini şu satırlarla ifade etmektedir:

Bizimkiler, yavrularının öcünü alan dişi birer aslan gibi sokak ve meydanlarda ve hatta binaların çatılarında koşuyor, ve bir türlü, kılıçtan geçirmenin o bitmez tükenmez heyecanını dindiremiyorlardı. Ellerine geçirdikleri gençleri, çocukları ve hatta yılların çökerttiği yaşlıları dahi öldürüp parçalıyorlardı. Yakaladıklarından hiç kimse kurtulamamıştı. Hatta, zamandan tasarruf etmek için, yakaladıklarından birkaç kişiyi aynı anda ve aynı iple birarada asıp bırakıyorlardı.. Gerçekten de, silahlı olan bu din düşmanlarımızın hiçbir şekilde karşı koymadan kendilerini ölüme teslim etmelerini görmek çok ilginç bir manzara oluşturuyordu.

Bizimkiler buldukları her şeyi yakalayıp alıyorlardı. Hatta, ölülerin karınlarını dahi içlerinde bir şeyler bulma umuduyla deşip bakıyorlardı. Sokaklardan oluk gibi kan akıyor, her tarafta ceset yığınları görülüyordu. Ölüme giden körler sürüsü. Bizimkilerin yakalamış olduğu o koca kalabalıktan, İsa’nın gerçek inancını kabul edecek tek bir kişi dahi çıkmadı! Sonunda, kalenin içine kapanmış olanları çağırdılar. Bir işe yaramayan yaşlı kadın ve erkeklerle hastaların kılıçtan geçirilmeleri; güçlü genç erkek ve kızların ise, ileride satılmaları için bir yana saklanmaları istendi. Türklerin bu kılıçtan geçirilmeleri 12 Aralık Pazar günü vuku bulmuştu.

Ne var ki, aynı günde işi tamamlayabilmemize imkân yoktu. Bizimkiler, ertesi gün, geri kalanları da kılıçtan geçirdiler ve böylece işimizi bitirdik.

Bu tür iğrenç olayların, o yıllarda gerçekten medeni bir toplum olan Anadolu halkında doğurduğu korkunç etkiyi kolayca tasavvur edebiliriz.

Hiçbiri Anadolu’da bu tür bir savaşa tanık olmamıştı.

Asırlardır Bizanslılarla Araplar savaşıyorlardı; ama paraflardan hiçbiri kendisini böylesine adi ve hayvanca bir dereceye asla indirgememişti. O zaman, Frenklerin o tarif edilemez davranışı karşısında tüm Doğu dünyası dehşete kapılmış oldu.

Frenkler’in o necip ve asil Doğulular’a tanıttıkları korkunç ve gaddarca savaş usulleri; yiğitlik, kahramanlık ve güneş ülkesi Doğu’yu mateme boğmuştu.

İranlı Sa’dî de, daha sonraki tarihlerde şövalyelerden söz ederken “onları insan olarak tanımlamak dahi uygun olmaz” tabirini kullanır. Nihayet, 20.000 kadar Haçlı sağ salim Kudüs kamplarına varmayı başardılar.

Kişisel nefretler, açlık, hastalıklar, ihanet ve alçaklıklar üç yıl önce kutsal gaye için Batı’nın derinliklerinden kalkıp gelen o bir milyonluk Frenk kitlesini eritip yok etmişti.

Kendi vakanüvislerinin tabirini kullanacak olursak “azizlerin yardımı”yla güçlü bir taarruz sonunda 15 Temmuz 1099’da Haçlılar Kudüs’ü fethetmeyi başardılar.

O korkunç fethi tarif edeceğimize, olaylara tanıklık etmiş Frenk bir piskoposun, kendi basit mantığı ile, o kahredici günde yurttaşlarının kahramanlıklarını (!) anlatışını aktarmakla yetinmemiz doğru olur.

Piskopos Raymond d’Agiles’in anlatısı şöyle:

“Nihayet, bizimkilerin surlarla kuleleri elde etmelerinden sonra, yenilenler arasında inanılmaz bazı hadiselere tanık olduk. Bazılarının cesetleri, kafaları kesilmiş halde yerlerde yatıyordu. Bu durum, gerçekten de, kendileri için, uğramış olabilecekleri en iyi son idi. Bazıları da, oklardan delik-deşik olmuş bir şekilde can vermiş, kale kulelerinden başaşağı sarkmakta idiler; bazıları da alevlerden kömürleşmişlerdi.

Şehrin sokakları kesilmiş kol ve bacaklarla dolmuştu; yollarda öylesine ceset bolluğu vardı ki, insanın oralardan geçmesi mümkün olmuyordu. Solomon’un tarihi Mabed’inde bizimkiler öylesine kan akıtmışlardı ki, cesetler kızıl bir ummanda yüzüyor, akıntının etkisi ile bir bu yana bir şu yana sürüklenip gidiyorlardı. Sağda solda yüzen bacaklarla kafalar bazen başka bir cesede yapışıyordu. İğrenç bir karmaşa her yere hâkim olmuştu.

O bölgede halkı kılıçtan geçirme görevini üstlenmiş olan askerlerimizin kendileri de, bir süre sonra, parçalanmış cesetlerden etrafa yayılan pis kokuya dayanamaz olmuşlardı.”

Ancak insan, bu korkunç olaylara bir dereceye kadar bir mazeret bulmaya çalıştığında, bunları, ortaçağlardaki bir fetih sırasında kontrolden çıkmış, kendiliğinden gelişmiş, düşünmeden olup bitmiş barbarlıklar olarak düşünebilir.

Ama iş, hiç de öyle değildir!

Haçlılar’ın komuta heyetinin gözünde ilk günün olayları tamamen yetersiz olarak değerlendirilmişti. Ertesi gün, Haç’ın kutsal (!) gölgesi altında düzenlenen çok geniş bir toplantıda, Kudüs’de Katolik olmayan tüm halkın, yani başka bir ifade ile tüm yerli halkın kılıçtan geçirilmesi kararı alınır.

Bu katıksız Hıristiyan (!) kararının yaşama geçirilmesi sekiz gün sürdü. Altmış bin Müslüman, Yahudi ve Ortodoks Hıristiyan erkek, kadın ve çocuk, Frenk Haçlılarının kılıçları altında can vermiştir; ölümden tek bir kişi dahi kurtulamamıştır.

Ve Frenk şövalyeleri, işte bu suretle kan ve yıkıma doyduktan sonra, hâlâ kan dumanlan yükselen şehirde barbar zaferlerini törenlerle kutladılar.

Kendi öz vakanüvislerinden bazıları o iğrenç zafer şenliklerinden nefretle söz ederler.

Hazine Emini Bemard bu şövalyeler için “Bunlar deliden başka bir şey değildiler,” derken Dol Başpiskoposu Baudry de “Çamurlar içinde kıvranan kısraklar” ifadesini kullanır.

Ve böylece bağnaz Avrupa’nın rüyası gerçekleşmiş oluyordu.

Kudüs nihayet Hıristiyanlar’ın eline geçmişti ve İsa’nın Mezarı’nın da “Müslüman eller tarafından kirletilmesi”ne (!) son verilmişti.

Zafer teraneleri biter bitmez de, o aç şövalye güruhu memleketin istismarına koyuldu.

Onların her biri birer efendi kesilmişti.

Godefroi de Bouillon kendisini hemep kral ilân etmiş ve etrafındaki çete başları da, o zaman Avrupa’da geçerli olan feodal sisteme uygun olarak, Filistin ve Suriye derebeyleri ünvanlarını almışlardı.

Yerli halka, o talihsiz ve zavallı halka gelince.. Onlar, kırbaç altında yabancılara hizmet etme zorunda bırakılmıştır.

Frenk şövalyeleri mutlak bir zafer kazanmışlardı!

Keşiş Pierre’in konuşmaları, Katolik papazların iğrenç çıkarcılığı ve Ortaçağ cahili Frengistan’ın bağnazlığı tüm dünyayı altüst eden korkunç bir fırtına estirmişti.

Batı halklarının ruhunda, peşin hüküm ve bağnazlık dolu bir fikrin arkasına sığınarak, en ufak bir tartışmaya yer vermeksizin kendilerini bağlı hissettikleri o sevgi ve iyilik dolu dinin, inanmayanlarca zorla dahi olsa kabul edilmesi gerektiği yönünde günahkâr bir inanç yerleşmişti.

Böylece de, İsa’nın müritleri, O’nun sükûnet dolu öğretileri ile insancıl bir yumuşaklıkla yüklü sözlerini unutarak, “birbirinizi seviniz” şeklinde vaz etmiş olduğu temel prensibi yok sayarak, O’nun namına kendi hemcinsleri üzerine vahşi hayvanlar gibi atılmışlardı.

Dinsel bağnazlık aklı körleştirmiş, kalbin sesi susturulmuştu. Etrafta sadece tatmin edilmek istenen günahkâr arzuların iniltileriyle, zorla kabul ettirilmeye çalışılan dini reddedenlerin kafalarını uçuran kılıçların şakırtıları duyuluyordu.

Şaşkınlık içindeki Doğu dünyası, Batı’dan Doğu’ya doğru geçmekte olan o çılgın Haçlı kalabalığı seyrediyordu.

Ve o lanetlenmiş geçiş, bittikten sonra tüm Doğu, yaşlı ve acılı gözlerle, arkada kalan kanlı çamurun içinde, kutsal saydıkları sevdiklerinin ve eski mutlu hayatın izlerini aramaya koyulmuştur.

Böylece Haçlılar, artık amaçlarına vardıklarını kabul ettiler. Kendilerinden birinin Yeniden Doğuş Kilisesi’nde taç giymesi ve bu Kilise’nin artık kendi malları olması, amaca ulaşıldığını gösteriyordu.

1 Şubat 2015

Windows Phone VPN Ayarları

0 yorum
İşyerinizde ya da bulunduğunuz ortamda ücretsiz Wi-Fi kullanma şansınız var. Yeni aldığınız Windows Phone işletim sistemli cep telefonunu çıkarıp ücretsiz Wi-Fi bağlantısının keyfini sürmek istiyorsunuz. Kim bilir belki Facebook’ta paylaşılanlara bakacaksanız, belki Youtube’ta son videoları izleyeceksiniz. Fakat iki siteye de bağlanmak istediğinizde tatsız bir sürpriz sizi bekliyor olabilir: “Bu site engellenmiştir…” Böyle durumlarda siz de benim gibi Android işletim sisteminden Windows Phone ortamına geçiş yapanlardan biriyseniz Hotspot Shield gibi uygulamaları özleyenlerden olabilirsiniz. Neyse ki 8.1 sürümüne ulaşan Windows Phone ekosistemi artık standart olarak VPN yazılımı ile birlikte geliyor. Yani artık Windows Phone ile yasaklanmış, engellenmiş sitelere erişim artık bir sorun olmaktan uzak. Rahatlıkla ve ücretsiz olarak yasaklı sitelere girebilir, IP adresinizi gizleyebilir, içeriğinizi şifreleyerek başka insanların hangi siteleri gezdiğinizi görmesini engelleyebilirsiniz. Windows Phone VPN uygulaması ile Youtube’ta istediğiniz videoları izleyebilirsiniz. Tek yapmanız gereken Windows Phone VPN ayarlarını doğru biçimde girmek.

Benim sizlere Windows Phone VPN uygulaması önerim, ücretsiz sürümünde aylık 2 GB kadar trafiğe izin veren hide.me sistemini kullanmanız. Elbette başka Windows Phone VPN uygulaması bulabilirsiniz. Ama hide.me oldukça pratik ve çoğu kullanıcı için yeterli. 2 GB trafik yetmeyenler için aylık cüzi ödemeler ile profesyonel paketlerini de alabilirsiniz. Şimdi gelelim hide.me kullanarak Windows Phone VPN ayarları bölümüne…

Öncelikle https://hide.me/en/ adresinden sisteme üye olmamız gerekiyor. Adrese giriş yaptığınızda en altta yer alan Try For Free düğmesini tıklayın. Sizi üyelik bölümüne yönlendirecektir. 


Orada karşınıza 3 seçenek çıkacak. Tahmin edeceğiniz gibi para vermek istemiyorsanız seçeceğiniz bölüm Free yazan kısım olacaktır. Register düğmesine bastığınızda sizden e-posta adresinizi isteyen bir kutu çıkacak. 


Buraya geçerli e-posta adresinizi yazın. Çünkü etkinleştirme bağlantısı vermiş olduğunuz e-posta adresine gönderilecek. Bir not düşmek gerekirse Mynet’i kabul etmiyorlar.
 

E-posta adresinizi girdikten sonra 1-2 dakika içinde size etkinleştirme bağlantısını yollayacaklar. Bağlantıya tıkladığınızda üye adınızı ve şifrenizi belirleyeceğiniz sayfaya yönlendirileceksiniz. Gereken bilgileri girdiyseniz sıra Windows Phone telefonunuzda VPN ayarlarını yapmaya geldi.

Windows Phone telefonunuzda Ayarlar-VPN bölümüne girin. VPN kapalı ise açık konumuna getirin ve en alttaki + işaretini tıklayın.

Sunucu adı veya IP adresi bölümüne free-nl.hide.me yazın. Tür IKEv2 olarak kalsın.



Bağlantı Yöntemi bölümünde Kullanıcı adı+Parola seçeneğini seçin.
Daha önce hide.me kayıt işlemi sırasında belirlediğiniz kullanıcı adınızı ve şifrenizi girin.



Otomatik olarak bağlan ve Tüm trafiği gönder seçeneğini açık konumuna getirin.
Profil adı yazan bölüme istediğinizi yazabilirsiniz.



Bu kadar! Windows Phone VPN ayarları tamamlanmış oldu. Artık Windows Phone 8.1 yüklü cep telefonunuz ile yasaklanmış ya da engellenmiş sitelere giriş yapabilirsiniz. Ayarlar/VPN ana menüsüne döndüğünüzde bir kilit işaretinin yanında verdiğiniz profil adını ve altında “Hazır, otomatik” yazdığını göreceksiniz. Tıkladığınızda “Bağlı, otomatik” yazacak ve artık yasaklı sitelere giriş yaparken bir engelle karşılaşmayacaksınız. Ekranın üstündeki Wi-Fi işaretinin üzerinde ufak bir simge sizlere VPN bağlantısının etkin durumda olduğunu gösterecektir. Yine de VPN bağlantısının etkin olup olmadığını test etmek isterseniz https://hide.me/en/check adresine girin. Yeşil OK işareti her şeyin yolunda olduğu anlamına gelecektir.


Yukarıda resme göre ben VPN sayesinde Youtube'a Hollanda üzerinden bağlanıyor gibi görünüyorum :)))


18 Aralık 2014

Nazizm Nedir?

0 yorum
Nazizm ya da nasyonal-sosyalizm ulusçu ve ırkçı görüşleri en aşırı noktalara götüren ve Hitler Almanya’sının (1933-1945) siyasal ideolojisi olan öğretidir. Fakat “Nasyonal-sosyalizm” sözcüğünün asıl esin kaynağı Hitler değildir. Bir kuram olarak ortaya çıkışı XX. yüzyılın başlarında Spengler, Moeller Van den Bruck gibi Alman yazarlar ya da Die Tat dergisi çevresinde kümelenen aydınlardır.

Nasyonal-sosyalizm öğretisi ilk olarak, Feder'in Alman İşçi Partisi için yazılan yirmi beş maddelik programda, ardından Hitler'in hapishane döneminde yazdığı ve 1925-1927’de yayımlanan Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabında dile getirilir.
Tamamı neredeyse sloganlardan oluşan Nazizm öğretisinin fazla bir özgünlüğü olduğu söylenemez. Nazizmin temelini oluşturan Germen ırkının üstünlüğü görüşü Gobineau'nun “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme” ve H. S. Chamberlain'in “On dokuzuncu Yüzyılın Temelleri” adlı yapıtlardan alınmış ve Nietzsche'nin geliştirdiği üstün insan kavramıyla güçlendirilmiştir. Eski Yahudi düşmanlığı geleneği, 1914 öncesinde Viyana belediye başkanı olan Lueger’le daha da artmış ve Polonya'ya katılan eski Poznari topraklarındaki Almanlaşmış Yahudilerin Reich’a yerleşmesinden sonra yaygınlaşmıştır. Savaşın ve şiddetin övülmesi, gücün yüceltilmesi, Arndt’ta, Hegel’de ve Prusya kurmayının kuramcılarında da görülmekteydi. Bismarck da, sosyalist F. Lassalle'den faydalanarak Marksçılarla daha iyi savaşabilmek için devlet sosyalizmi örneğini getirdi.

Nazizm'in Temel Özellikleri


Nasyonal Sosyalizm
Hitler’in düşünceleri mizacından ve 1918 silah bırakışmasını izleyen bunalımdan ileri gelen tutkulu bir nitelik taşır. Tüm yurttaşları gibi bu beklenmedik yenilgiden sarsılan Hitler, yenilginin sorumlularını arar: ona göre sorumlu, bu üstün ırkı, Kuzey’in bu büyük Ari toplumunu kirletmeye ve zararlı ideolojileri (Marksçılık, Enternasyonalizm, bireycilik, duyguculuk, liberalizm) yaymaya çalışan bozulmuş Yahudi ırkıdır. Yahudi düşmanlığı ile kendini gösteren ırkçılık saplantısı, Alman ırkının diğer ırklara göre üstün olduğu inancı, güç ve şiddetin yüceltilmesi, savaşın övülmesi nasyonal-sosyalizmin temel özelliğidir. Bir zamanlar saf olan Alman ırkı kirlenmiştir ve Alman ırkını tekrar eski saf haline getirmek devletin temel görevidir. Çünkü devletin kutsallığı ırkın saflığı ile orantılıdır.

Yahudilerden temizlenip Arilerin kanıyla canlanan Reich (Alman olmayanların kamu görevlerinden çıkarılması, başka ırktan olanlarla evlenmenin yasaklanması, yozlaşmış kişilerin ve iyileşmesi olanaksız hastaların kısırlaştırılması), Almanların bağlılık andıyla bağlanacakları önderin (Führer) rehberliğinde Fuhrerprinzip'e (Führer ilkeleri) uygun olarak Versay Antlaşması’nın getirdiği düzeni yıkacak gücü bulacaktır. Ayrıca, öteki büyük devletler Almanya’nın, Almanca konuşulan bölgeleri topraklarına katmasına (Büyük Almanya’nın yaratılması) ve Avrupa’da yayılmakta olan Alman ırkına ayrılmış bir iktisadi ve siyasi nüfuz bölgesi, bir yaşam alanı (Lebensraum) oluşmasına ses çıkarmayacaklardır.

Nazimin bir diğer özelliği de demokrasiye olan düşmanlığıdır. Yahudilerin egemenliği ele geçirmek için kullandıkları demokrasi önderin sorumluluğunu ortadan kaldırıp halkı yanlış yönledirir. Oysa Ari ırkın insanüstü özellikleri olan bir önder tarafından yönetilmesi gerekir. Önderin iradesi bütün yasaların üstündedir.

Nazizmin daha az belirgin olan sosyalist yönleri büyük evrim geçirdi; Hitler, küçük burjuvaziyi kendine çekmek için çıkara, büyük mülkiyete, uluslararası tröstlere karşı ütopik formüllerden yola çıktı; ama sonunda büyük sanayicilerin desteğini alarak "toplumsal çatışmalar doğuran” Marksçılıkla, “Alman halkını sömüren” Yahudilerle ve "güçsüzlük kaynağı” parlamentoculukla savaşmak ve yalnızca devletin denetiminde güdümlü bir ekonomik sistem kurmakta karar kıldı. Nazizm öğretisine göre uluslararası sermaye ulusal ekonomi için düşmandır ve ekonominin devlet güdümünde yönlendirilmesi gelişmenin anahtarıdır. Hitler de kendine yeterliliği sağlamak için destekleri zorunlu olan yönetici sınıflara bu politikasını benimsetmeyi ve böylece savaşa hazırlanmayı başardı.

Nazizm temelde faşizm ile benzerliği olan bir ideoloji olsa da Nazizm ve faşizm arasında farklar bulunmaktadır. Nazizmi faşizmden ayıran en büyük fark, faşismde devlet odak noktası iken Nazizm'de ulusun odak noktası olması, ulusun en üst unsur olarak değerlendirilmesidir. Faşizm dine karşı değildir ve kendisini dinden soyutlamaz. Nazim ise tam aksi olarak laik bir harekettir din ya da dini kurumların bu öğretide bir önemi yoktur. Faşizm, Nazizm’e kıyasla kolektif bir harekettir, toplumun devlet eliyle düzenlenmesi ve dönüştürülmesi hedeflenir. Nazizm ise, üst ulus unsuru ekseninde Ari ırka dayanan toplum yapısına ve Alman yaşam alanına ulaşılmasına dayanır.

15 Aralık 2014

Pompei'nin Helakı ve Taş Kesilen İnsanlar

0 yorum
Yüzyıllar süren suskunluğunun ardından Vezüv Yanardağı, Milat’tan 79 yıl sonra, 24 Ağustos’ta faaliyete geçip patlar. 79 yılının o uğursuz Ağustos gününde Roma İmparatorluğu’nun üç zengin kenti; Pompei, Herculaneum ve Stabia kül ve lavların altında haritadan silinir.

Osk’lar tarafından kurulan Pompei, Romalıların işgalinden sonra Roma İmparatorluğu’nun en zengin kentlerinden birisi olmuştu, aynı zamanda sapkınlıkta da. Kendi öz kızkardeşi ile ilişkisi olan Roma İmparatoru Caligula da sapkınlı ama Pompei'nin sapkınlıkları dün dünyaca biliniyordu. Her sokağında bir genelevin bulunduğu kente gelen yabancılar zorluk çekmeden genelevleri rahatça bulabilsin diye genelevlerini kapılarına penis resimleri konmuştu. Belki de birçok denizci bu yüzden sık sık Pompei’yi uğrar olmuştu. Genelevlerin odası öyle hızla dolup boşalıyordu ki, müşteri çıktıktan sonra taştan yatakların üzerine su dökülerek hemen yeni müşteriye hazır hale getiriliyordu.

Pompei’nin ortasında bulunan forumda, soylular için her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyordu. Eğlenceler kimi zaman bir gladyatörün başka bir gladyatörle ya da aslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. Vahşetin bin bir biçimi her hafta eğlenceye düşkün Pompeililere sunuluyordu. Arenalarda gladyatörlerin ölümüne yaptığı bu turnuvalar günlerce sürer, bir tarafta insanların ölüm çığlıkları bir tarafta zevkle dolu kahkahalar aynı anda göğe yükselirdi.

Pompei’nin zengini daha bir zengindir diğer kentlerde yaşayanlara göre. Bir yanda nüfusun %60’ını oluşturan soyluların debdebeli villaları, diğer yanda hizmetçi ve kölelerin fakir evleri… Öyle ki, açlık çeken kölelerin yanında Pompei’nin zenginleri her yemekten sonra kaz tüylerini küçük dillerine değdirerek kusarlardı. Tekrar ve tekrar yiyebilmek ve yemek zevkini sonuna kadar tadabilmek için.

Bu büyük felâketin en ünlü kurbanı Plinius’tur: Ortaçağ’a bilimsel konularda temel bir kaynak olmayı sürdüren “Naturalis Historia” (Doğa Tarihi) adlı ansiklopedik yapıtın yazarı Romalı bilgin ve devlet adamı... En ünlü tanığı da, Yaşlı Plinius’un evlat edindiği ( Yaşlı değin yeğeni Genç Plinius...
İmparator Traianus tarafından belediye hizmetlerindeki yolsuzlukları incelemek üzere gönderildiği -bugünkü Bolu, Bursa, Kastamonu ve Zonguldak illerinin yer aldığı- Bitinya topraklarında ölene dek, pek çok önemli görevde bulunan Genç Plinius (MS 61/62-113), amcası gibi, hem değerli bir yönetici hem de yazar olarak geçecektir tarihe...
Pompei'nin Son Günü

Pompei’nin Helak Olması

Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemindeki toplumsal ve özel yaşamı içtenlikle anlatan, edebî değeri yüksek ciltlerce mektubun da yazarıdır Genç Plinius. Nitekim 24 Ağustos günü neler olup bittiğini de, Genç Plinius’un tarihçi Tadtus’a yazdığı iki mektuptan öğreniyoruz:

24 Ağustos’ta amcam donanma komutanı olarak Misenum’da bulunuyordu. Annem öğlen bire doğru gökyüzünde olağandışı büyüklükte acayip görünümlü bir bulut belirdiğini kendisine haber verdiğinde O, çoktan güneş banyosunu yapmış, peşinden soğuk suya girip çıkmış ve üzerine de hafif bir şeyler yedikten sonra oturmuş çalışıyordu. Ayakkabılarını istedi ve olup bitene bakmaya gitti. Veşuvius olduğunu sonradan anladığımız bir dağdan gerçekten de iri bir bulut yükseliyordu…

Daha sonra Geriç Plinius, amcası Yaşlı Piinius’un, bir bilim adamının doğal tavrıyla, bu olayı daha yakından incelemeye karar vererek, hafif bir kadırgayı hazırlattığını, kendisine de eşlik etmesini önerdiğini aktarır. Ama Genç Plinius, kalıp ders çalışmayı yeğlemiştir.

Tam yola koyulacakken, Cascus’un karısı Rectina’dan dehşet dolu bir mesaj aldı, ondan yardım istiyordu; villası yanardağın tam altında olduğundan, ancak deniz yoluyla kaçabilirdi. Amcam hemen ikinci bir buyrukla ağır kadırgaların hazırlanmasını sağladı ve içlerinden birine binerek sadece Rectina’nın değil, daha başka kimselerin de yardımına koşma kararlılığıyla yola çıktı.

Pompei'nin taş kesilen insanlarıGenç Plinius’un mektubunda aktardığına göre, Yaşlı Plinius en ufak bir korkuya kapılmadan doğrudan tehlikenin üzerine gider; bu arada bütün gözlemlerini de bizzat kaydeder ya da yanındakilere yazdırır.Gemiler ilerledikçe üzerlerine düşen küller de giderek daha sıcak ve daha yoğun bir hal alır. Sıcaktan yanan ve parçalanarak etrafa saçılan ponza taşlan ve siyah cüruflar görülür.

Denizin içinde aniden bir sığlık yükselir ve çöken kayalar kıyıya ulaşmayı engeller. Yaşlı Plinius, geri dönme konusunda kendisine tavsiyede bulunan kılavuzuna cevap vermeden önce, bir an tereddüt eder ve Genç Plinius’un anlattığına göre, “Kader yiğit olanların yüzüne güler” diyerek rotayı Stabia üzerine çevirmelerini emreder:

Bu arada Vesuvius, pek çok noktada birden tutuşmuş yanıyordu, etrafı saran karanlıkta daha da canlı görünen alev akıntıları ve ateşten geniş sütunlarla kaplıydı. Stabia’ya varıp da dostu Pomponianus’un evine gittiğinde onu tir tir titrerken buldu amcam.

Evin avlusunun üstü, küllerle kaplı ponza taşlarının istilasına uğramıştı ve arkadaşının tek dileği oradan gitmekti. Evinin binaları birbirini izleyen yer sarsıntılarının şiddetiyle sallanıyordu. Başlarına yastıklar bağlayarak kaçtılar! Üzerlerine çöken gece sıradan bir geceden daha karanlık, daha koyu bir geceydi; başka yerde gün yeniden başlıyordu. Deniz öylesine çalkantılıydı ki gemiye binmek bile mümkün değildi... Amcam birçok kez soğuk su istemiş içmek için, derken alevler ve kükürt kokusu öyle bir hal almış ki herkes kaçmış. Amcam da ayağa kalkıp iki genç köleye yaslanarak kaçmak istemiş ama o anda yere yığılıvermiş. Gün ağardığında tam da o yığıldığı yerde cesedini buldular, olduğu gibi öylece kalakalmıştı.

Planius’un daha sonra anlattıklarından yaşadıkları yerin zaten günlerdir hafiften sallandığını ama bu sarsıntılara alışkın olduklarından ürküp ciddiye almadıklarını görüyoruz. Fakat yazdıklarına bakılacak olursa o gece yaşanan sarsıntıların şimdiye kadarkilerden çok daha şiddetli olduğu anlaşılıyor. Sonuçta Plinius da sarsıntıların şiddetinden dehşete kapılarak kenti terk etmeye karar verir:

Aslında ışık belirsizdi ve duvarlarda da çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Çökme halinde, yer dar olduğundan ezilerek ölme tehlikemiz vardı, bu yüzden kenti terk etmeye karar verdik. Herkes aynı şekilde düşünmüştü ve kaçanların oluşturduğu o uçsuz bucaksız konvoyda bizi pek çok tehlikenin beklediği duygusuna kapıldık.

Deniz adeta yer sarsıntılarının itmesi sonucu geriye çekiliyordu, kuru kumların üzerinde cansız yatan çok sayıda deniz hayvanı vardı. Öte tarafta, peş peşe çakan şimşeklerin üzerinde dolaştığı tüyler ürpertici bir kırmızı bulut onu paramparça eden devasa alevlerin ışığında aydınlanıyordu. [...] Günün ilerleyen saatlerinde Capri Adası da Misenum burnu da görünmez oldu.

Dünyanın Son Gecesi

Pompei'de yaşayan insanlar taşa dönüşmüştü
Genç Plinius ve annesi, yanlarında köleleri, kül yağmuru altında yollara düşüp kaçışan kalabalığın ortasındadırlar:

Kenara çekilelim dedim anneme, yoksa kalabalık bizi ezip geçecek! Gökten kül yağdı, yine de çok yoğun değildi henüz bu kül yağmuru. Geriye dönüp baktım, adeta siyah koyu bir sis tabakası tıpkı toprağı kaplayan sel gibi arkamızdan bize doğru geliyordu. “Yoldan ayrılalım” dedim anneme; “Bizimle aynı anda kaçan kalabalık tarafından yere düşürülüp ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz!” Tam kenara çekilip oturmuştuk ki, gece çöktü üzerimize, kapkara korkunç bir gece...

Ağlayıp sızlanan kadınlar, çığlık çığlığa bebekler, bağırıp çağıran erkekler... Kimi babasına, annesine sesleniyordu, kimi de çocuklarına ya da karısına, sesle onları bulma gayreti içinde... Bazıları kendi talihsizliğinden yakınıyordu, bazıları da yakınlarının talihsizliğinden. Bazıları ise ölümü çağırıyordu, tam da ölümün yüreklerine saldığı korkuyla... Kimileri tanrılara yakarırken kimileri de yemin billah ediyordu, o gecenin dünyanın sonu olduğuna...

Misenum’da filan binanın çöktüğü, falan binanın yanmakta olduğu gibisinden haberler yayarak gerçek tehlikeyi sözde felaketler ve yalanlarla büyütenler de eksik değildi...

Birden etrafta hafif bir aydınlanma oldu. Bunun ağaran günün ışığı olabileceği gelmedi aklımıza, yaklaşan ateşin ışığı olmalıydı bu. Hem sonra, yeni baştan karanlıklara gömüldük, yeni baştan kül yağdı, bütün ağırlığıyla ve bol miktarda. Nihayet bu siyahımtırak pus dağılıp bir duman misali ortadan çekildi, biraz sonra da güneşin ışığı geri geldi; ama çök solgundu, güneş tutulmasında olduğu gibi.

Vezüv’ün püskürttüğü milyonlarca ton lav, ponza taşı, kül devasa bir bulut olup önce Pompei’yi vurdu, yaklaşık iki bin insan yaşamını yitirdi burada.

Kurbanların yıllar sonra bulunan kemiklerinin konumundan, her şeyin bir anda olduğu anlaşıldı, korunma ya da can çekişme emaresi görünmüyordu; Pompei, kalınlığı 6-7 metreyi bulan bir püskürtü örtüsü altında taşlaşmıştı.

Herculaneum’da ise sel sularıyla sürüklenen volkanik maddeler, yüksekliği 15 ile 18 metre arasında değişen bir örtü halinde kenti kapladı...

Vezüv yüzyıllar boyu bir delirdi bir duruldu.

16. yüzyıl sonlarına doğru, su getirme çalışmaları sırasında, La Civita Tepesi’ne bir tünel açmakta olan mimar Fontana karşılaştı ilk kez Pompei’nin kalıntılarıyla... 1709’da da bu defa bir kuyu kazılırken tesadüfen bir duvar çıktı ortaya ve bunun Herculaneum tiyatrosunun sahnesinin bir bölümü olduğu anlaşıldı. 1738’de Napoli Kralı’nın isteğiyle düzenli kazılara başlandı. Başlangıçta rasgele ve dikkatsizce yapılan kazılarda, daha çok hazine ve müzelere konabilecek değerli eşya aranıyordu.

1860’ta Pompei’deki kazıların başına getirilen arkeolog Fiorelli daha bilimsel bir çalışma yürüttü; volkanik küllerin içinde kalıp da sonradan dağılan insan vücutlarının bıraktığı boşluklara alçı dökerek bunların kalıbını çıkarma tekniğini de o geliştirdi... Vezüv püskürttüğü lavlarla, zamanı ve mekanı dondurmuştu adeta; bizim o günkü yaşamı anlamamız için...

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir