6 Ocak 2018

Türklerde Okçuluğun Kısa Tarihi

0 yorum
Atının üzerinde dörtnala giderken dört bir yöne ok atan, göğüs göğse çarpışmaya fırsat tanımadan düşmanını ok yağmuru altında bozguna uğratan savaşçı, tipik bir Orta Asya figürüydü. Bu kavimler arasında bulunan Türkler, korkutucu hünerlerini Anadolu’yu ele geçirmek için kullandılar. Malazgirt’te, Kosova’da, Niğbolu’da sahnedeydiler. Osmanlılar ateşli silahlara erken çağda geçmelerine rağmen, ok ve yayı bırakmadılar. Okçuluk, tasavvufla sıkı sıkıya ilintili bir spor, rekortmen okçu herkesin yücelttiği bir sporcu, padişah da bu spora asalet katan bir figürdü. Okçular için şiirler yazıldı, anıtsal menzil taşları dikildi, yarışmaları için geniş meydanlar vakfedildi. Bu mirastan günümüze evler arasına sıkışmış nişan taşları, sökülüp atılmış mezar taşları, sadece adı yaşayan semtler kaldı.

Yayın insanın hemcinsiyle yaptığı çatışmalarda kullanılması, İspanya’daki duvar resimlerinden anlaşıldığına göre, paleolitik çağa dek uzanıyor. Orta Asya’nın bozkırları, bu araç için birebirdi. Bu coğrafyada hayatta kalmayı sağlayan en önemli iki araç, yay ve attı. Bu ikili, savaşların da sonucunu belirlerdi. Atlı okçunun vur-kaç taktiği düşmana büyük kayıplar verdiriyor, moralini bozuyordu. Yıpranan, soğukkanlılığını kaybeden düşman ordusunu sahte geri çekilme taktiğiyle kendi içlerine doğru çeken Türkler, sonra onun etrafını sarıyor, genellikle sadece ok ve yay kullanarak orduyu yok ediyordu. Orta Asya’da hem bir geçim yolu olan hem de askeri tatbikat amacıyla yapılan sürek avları bu sistemin mükemmelleştirilmesini, binicilik ve silah kullanma becerisinin gelişmesini sağlıyordu.

Arap tarihçi El-Câhiz, Türklerin ne kadar mükemmel okçular olduğunu anlatmak için, Türklerin at sürerken öne arkaya, sağa-sola, yukarıya-aşağıya ok atabildiğini ve bir Haricinin yayına daha bir ok koymadan Türk’ün on tane ok attığını yazmaktadır. 

Bizanslıları Şaşırtan Türk Okçuları

9. yüzyılda, Türk okçularının Anadolu’da yaptığı bir “gösteriyi” Genesios ve Kedrenos gibi Bizanslı tarihçiler anlatırlar. Halife Mutasım’ın emrinde, Orta Asya’dan gelme Türklerden oluşan bir birlik vardır. Halife, Bizans Anadolusu’na doğru ilerler. 22 Temmuz 837’de Dazimon kasabasında Bizanslılar ve Müslümanlar karşı karşıya gelirler. Savaş sabah vakti başlar. Bizans süvarileri, halifenin birliklerini dağıtır. Sadece ok atan Türkler dayanırlar. Bizans birlikleri bir türlü bu ok yağmurunu yarıp göğüs göğse çarpışmayı başaramaz. Aniden sağanak başlar, Türklerin yay kirişleri gevşer, Bizanslılar kurtulur. Yorgo Kedrenos “eğer yağmur (gündüz değil de) gece yağsaydı, imparator ve askerler ölecekti” diye yazar.

Aslında Bizanslılar da usta okçulardı, İmparator Iustinianos zamanında bu becerileriyle ün yapmışlardı. Ama 9. yüzyılda yavaş yavaş bu özelliklerini kaybettiler. “Bilge” lakabıyla tanınan Bizans İmparatoru VI. Leo (866-912), ünlü askerî taktikler kılavuzu Tacticada, “Okçuluğun tamamen ihmal edilip Romalılar tarafından bir kenara bırakılmasından itibaren bugünkü başarısızlıklar alışılmış hale geldi” derken önemli bir gerçeğe değiniyordu. Ok meselesi, Bizans için bir kangrene dönüşecek, orduda reform yapılmasına yol açacak, hatta imparatorluğu Türk atlı okçularını paralı asker olarak kullanmaya zorlayacaktı.

Bu arada Asya bozkırının atlı okçuluk geleneğini sürdüren Selçuklular, Anadolu’da bu maharetlerini sayısız kereler kullanarak tutunmayı başardılar. Onlar için ok ve yay hükümdarlık simgesiydi. Askeri ittifaklara çağrı anlamına gelen ok gönderme âdeti, bin yıl sonrasına uzanacak, bugün Anadolu’da sosyal olaylara resmi davet amacıyla gönderilen eşyaya verilen “okuluk”, “okuntu” gibi etimolojik ipuçlarıyla varlığını sürdürecekti.

Selçukluların ok kullanmadaki yeteneğinden elbette diğer hükümdarlar da haberdardı. Örneğin Selçuklular Gazneli topraklarına girdiğinde, Tus Valisi Hacib Arslan Câzib, yakalanan Selçuklu askerlerinin başparmağının mutlaka kesilmesi gerektiğini Gazneli Sultanına söylemişti. Çünkü geleneksel Türk okçuluğunda ok atılırken başparmak ile çekilir,  bu sayede Türkler birden fazla oku aynı anda elinde tutarak peşpeşe her yöne isabetli ve hızlı atış yapabilirlerdi. Asya kökenli bu atış tekniğinde Türkler başparmaklarına zihgir adı verilen özel bir yüzük takardı. Neyse ki bu fikir, “zalimce” olduğu nedeniyle Sultan Mahmud tarafından kabul görmemişti.



Osmanlı’da Okçuluk

Osmanlı Beyliği’nin kuruluş döneminde ordunun atlı okçuya dayanan bozkır savaş taktikleriyle çarpıştığını düşünmek yanlış olmaz. Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde yay ve ok, ordunun kullandığı en etkin silah niteliğindedir. Konya’daki Selçuklu sultanından Osman Beye 50 tirkeş dolusu ok ve 2000 yay gönderildiğine dair 1289 tarihli belge, uç beyliklerinde, Orta Asya savaş taktikleriyle at üzerinde savaşan alp gazilerin çoğu tarafından kullanıldığını gösterir. Orhan Gazi döneminde ilk nüvesi oluşan yaya askerleri muhtemelen mızrak kullanıyordu; ama bunların içinde okçular da vardı. I. Murat ile başlayan, sonra gelişen kapıkulu yaya ordusu (yeniçeri) da erken dönemde ok yay kullanıyordu. Yay, öğrenmesi ve kullanması zor bir araçtı. Bu nedenle profesyonel bir orduyla uyumluydu. Dönemin Avrupa ordularında da okçu birlikleri, düzenli antrenman yapan, iyi beslenen, iyi para kazanan askerlerdi. I. Kosova Savaşı’nda (1389) okçuların önemli rol oynadığı, padişahın müttefiki Venediklilere, Macarlara karşı savaşlarında yardım amacıyla 5000 okçu gönderdiği bilinir.

Osmanlı okçu süvarileri Asya’da bu hünerin en yaygın olduğu ve temel savaş stratejisi olarak yer aldığı bozkırın varisleriydi. Böylelikle 13. yüzyıldan itibaren İslam coğrafyasında okçu süvarilik teknikleri gelişmişti. Memlüklerde de atçılık ve okçuluk ciddi bir çalışma sahasıydı.

Kuruluş yıllarında, 1359’da Mısır’dan gelen bir elçilik heyeti sayesinde cündilik (usta süvari)Osmanlı padişahlarının da dikkatini çekmiş ve Mısır’dan getirilen bir kitap Türkçeye çevrilmişti. Bundan sonra daha sistemli bir binicilik; cündilik geleneği oluşturuldu. Osmanlı ordusu sadece atlı okçulardan ibaret değildi. Fakat temel karakteristiği ortaya koyan ve ordunun dışarıdan bakınca en göze çarpan unsurları okçu süvarilerdi. Habsburg komutanları Osmanlı ile yaptıkları savaşlarda en çok bu okçu süvarilerin taktik ve manevralarından sıkıntı duyduklarını çok sık belirtmişlerdir. Aniden etraflarını saran ve yaklaşmaya bile fırsat bulamadıkları okçu süvariler Avrupa orduları karşısında Osmanlı ordusunun en zor baş edilecek kısmını oluşturuyorlardı. Osmanlı ordusunun merkezini tahkim etmek için topçu bataryaları ve yeniçeriler yerleştirilip ağır bir atış gücü oluşturulmakla birlikte, sağ ve sol cenahlar seri manevralar yapan süvarilere emanetti. Bunların da en etkili silahları yay ve oktu. Osmanlı atlı okçuları gayet katı yaylar kullanmaktaydı. Bugünkü ölçüler içerisinde bu yaylar 45 kg çekiş kuvveti gerektiren sertlikteydi.

On beşinci yüzyıl ortalarında son şeklini alan Osmanlı yayı, bir refleks yayı niteliğindedir. Bu, kiriş çentikten çıkarıldığında yayın aksi yöne kıvrıldığı anlamına gelir. Osmanlı okları, dünyada kullanıldığı bilinen boyu en kısa oklardır. Ayrıca, ince ve çok hafif olmaları nedeniyle havada uzun süre kalır ve çok uzun mesafelere fırlatılabilirlerdi. Yabancı bilim adamlarının Türk oku üzerinde yaptığı çalışmalar, Türk okunun sıklıkla kozalaklı  ağaçlardan imal edildiğini, çok düzgün ve esnek olduğunu, uç ve son kısımlarının ince, orta kısmının şişmanca olduğunu göstermiştir.

Devlet katında “silahşoran-ı hassa” adıyla bir devlet memuriyeti bulunmaktaydı. Bunlar aynı zamanda kapıkulu ocaklarında da zabit olarak bulunuyorlardı. Silahşor unvanını alacak olan kişi, ölçüleri belirlenmiş bir meydanda (yaklaşık 197m.) belli mesafelerdeki hedeflere muayyen şekillerde ok atışı, kılıç hamlesi, kargı darbesi vurarak geçmeleri ve 24 türlü silahşorluk bendini başarıyla bitirmeleri gerekiyordu. Bunun için ise hem ellerindeki silahlara hem de altlarındaki atlara hakkıyla hâkim olmaları gerekmekteydi.

Ancak artık ateşli silah dönemi de yaklaşıyordu. Osmanlı ordusu bu yeni silah türünü ilk benimseyen ordulardan biriydi. 1480’de yeniçerilerin elinde tüfek olduğuna dair bilgi vardır. Çaldıran (1514) ve Ridaniye (1517), hafif ateşli silahların öne çıktığı ilk savaşlar olmuştu. Bu yeni tür silah hızla yaygınlaşacak, 16. yüzyılın ikinci yarısında bütün Avrupa’da baskın hale gelecekti.

“Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” sözünü biliriz. Bu herhalde, ok atmakta, yay yapmakta mahir Türklerin, bu becerilerin artık gereksiz hale gelmesine karşı gösterdiği bir tepkiydi. Ancak ok ve yay tarih sahnesinden hemen silinmedi. 1572 tarihli bir belge, donanma için 400 tüfek ve 30 sandık kurşunun yanında 500 yay ve 30 sandık ok hazırlanması için alınan bir divan kararıdır. Bundan bir yüzyıl sonra, Salankamen ve II. Viyana Kuşatması bozgunlarında düşmanın eline geçen, bugün Viyana ve Karlsruhe müzelerinde sergilenen Osmanlı silahları arasında tüfeklerin yanısıra yay ve oklar da vardır. Kuşatmayı anlatan günlüklerde de okla yaralananlardan söz ediliyordu.

Peki yay ve tüfek bir arada nasıl kullanılıyordu? Örneğin 17. yüzyılda, Venedikli tüfekçilerin, silahlarını doldururken okçular tarafından desteklendiği biliniyor. Çünkü bu ilk ateşli silahlar, hız bakımından yayın gerisindeydi. İsabetlilik oranları çok düşük, etkili menzilleri kısaydı. Doldurulmaları uzun sürüyor, at sırtında ise neredeyse imkansızlaşıyordu. Atış hızı, fitilli tüfeklerde dakikada 1, çakmaklı tüfeklerde 2-3’tü. Oysa iyi bir okçu dakikada 6-15 ok atabilmekteydi, üstelik bu hıza at üzerinde de ulaşılabiliyordu. Bu olumsuzluklara rağmen, atlı birlikler de zamanla ateşli silahlara geçti. Bununla ilgili en erken bilgi, Kanuni döneminde 1553 İran Nahcivan Seferi’ne aittir. 16. yüzyıl savaş sahnelerinin tasvir edildiği bir minyatürde, aynı karede tüfek kullanan ve sadağı içinde kurulmuş yaylarını da taşıyan süvariler görebiliriz.

Ateşli silahların bu erken dönemde yayın yerini almasının en önemli nedeni, insan kaynakları sorunuydu. Yeterli sayıda, iyi eğitilmiş, devamlı çalışması gereken okçu “atletleri” idâme ettirmek zordu. Yay, tüfeğe göre öğrenmesi zor bir silahtı. Ayrıca savaş yayları sıradan insanların çekemeyeceği kadar kuvvetliydi.

Türk Okçuların Rekorları Yüzyıllar Boyunca Kırılamadı

Osmanlı merkez ordusunda padişahın yakın korumalığını üstlenen solaklar, yeniçeri teşkilatının üst düzey okçularından seçilirdi. Solakların 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar varlıklarını sürdürmüş olmaları ilginçtir. Bunda, artık sefere çıkmayan padişahların savaş alanlarında korunma ihtiyaçlarının ortadan kalkmasının payı olabileceği gibi, yayın elit bir okçunun elinde çok etkili bir silah olmasının da rolü olabilir. Donald Ostrowsky e göre, Osmanlı ordusunda 1790’lara kadar okçu birlikleri vardı. Üst üste atış yapabilen, yivli namlulu silahların icadına kadar yay, profesyonel savaşçının elinde tehlikeli, etkili bir silah olarak varlığını sürdürmüştü.

Ondan sonra, artık sadece bir spor olarak yaşayabilirdi. Öyle de oldu. III. Selim ve II. Mahmut gibi padişahların merakı bu sporun ölmemesini, batılılaşma dönemine kadar devam etmesini sağladı.

Osmanlı okçularının atış rekorları uzun yıllar boyunca aşılamadı.  Örneğin İngiltere’de okla en uzun mesafeye atış rekoru 310 metre iken, 1794 yılında Osmanlı Büyükelçilik Sekreteri Mahmud Efendi, İngiltere Okçuluk Derneği’nin üyelerinin gözleri önünde 423 metrelik bir atış yaparak herkesi şaşkına çevirmişti.

Amerikalı fizik profesörü Paul Klopsteg, 1929 yılında bu rekorlardan etkilenerek Türk okçuluğu hakkında başladığı araştırmalarında bunun en büyük nedenlerinden birinin Türk yaylarının yapımı 5-10 yıl süren kompozit yay kullanması olduğu sonucuna varmıştı. Nitekim 1914 yılında, Türkler tarafından yapılmış olan bir yay-ok takımını kullanan Ingo Simon, 422 metrelik bir atış gerçekleştirerek 1933 yılına kadar kırılamayacak olan kayıtlı en uzun mesafeye ok gönderen kişi olarak rekor kırmıştı.

30 Aralık 2017

Loch Ness Canavarı'nın İzinde

0 yorum
Eğer Yeti’yi saymazsak, yeryüzündeki hiçbir canavar, Loch Ness Canavarı ya da bölge halkının ona verdiği adla Nessie kadar ilgi çekmemiş, araştırmaya konu olmamıştır. İskoçya’daki Loch Ness Gölü’nde yaşadığı iddia edilen canavarın gerçekten var olup olmadığına ilişkin günümüze kadar hiçbir bilimsel kanıt sunulmadı. Yine de 1930’lu yıllardan günümüze kadar göl fotoğraflanmaya, filme çekilmeye ve bilim adamları tarafından incelenmeye devam etti.

Gölde bir canavar yaşadığına ilişkin ilk tarihi kayıtlar son derece eskiye, MS 6. yüzyıldaki bir kitaba kadar uzanıyor. Kuzeni Aziz Columba’nın yaşamını yazdığı kitabında Adomnán, ilginç bir öykü anlatır. Öyküye göre misyonerlik faaliyetleri için İskoçya’yı karış karış gezen Aziz Columba ve müritleri, Ness Irmağı yakınlarında bir grup insanın bir adamı toprağa gömdüğünü görür. Adamın neden öldüğünü sorduklarında köylüler ona nehirde yüzerken bir canavarın ona saldırıp suyun altına çektiğini ve öldürdüğünü söyler. Aziz Columba bunun üzerine müritlerinden Luigne’ye ırmakta yüzmesini söyler. Canavar bir kez daha ortaya çıkınca Aziz Columba haç çıkarır ve canavara geldiği yere geri dönmesini emreder.

Elbette ki bu öykü, misyonerlik faaliyetleri sırasında halkın Hristiyanlığa olan inancını güçlendirmek için yazılmış bir efsaneden başka bir şey değildir. Loch Nech Canavarı efsanesinin yeniden doğuşu için 20. yüzyıla kadar beklemek gerekecektir.

1933 yılında George Spicer ve eşinin, çok sıradışı ve büyük bir hayvanın arabalarının önünden geçtiğini iddia etmeleri üzerine efsane bir kez daha gündeme gelir. Onların yaptığı tanıma göre bu hayvan yaklaşık 8 metre uzunluğunda ve çok uzun ama dar bir boyna sahiptir.

Loch Nech Canavarı bir kez daha ortaya çıkmıştır ama medyanın ve tüm dünyanın ilgisini çekmesi, Londralı bir jinekolog olan Robert Kenneth Wilson’ın çektiği fotoğrafların 21 Nisan 1934 tarihinde Daily Mail gazetesinde “Cerrahın Fotoğrafları” adıyla yayınlanmasından sonra başlar. Toplam 5 fotoğraftan 2 tanesi ve özellikle 1 tanesi oldukça nettir. Bu tarihten sonra birçok insan gölde canavar gördüğüne tanıklık edecek ve göl de birçok bilimsel araştırmaya konu olacaktır. Her ne kadar yıllar sonra bu fotoğrafların bir denizaltı oyuncağın üzerine bir kafanın eklenmesiyle yapıldığının yani gerçek olmadığının ortaya çıkmasına karşın…

Loch Ness Gölü’nü bir ya da daha fazla büyük yaratığın barınağı sayabilmek için, yanıtlanması gereken bazı sorular vardır: Yaratık ya da yaratıklar, oraya ne zaman yerleştiler? Nasıl varlıklarını sürdürüyorlar? En önemlisi bu yaratığın türü ne?


Canavarın Evi: Loch Ness Gölü


Loch Ness, İskoçya dağlarını bölen, Büyük Glen Fayı’nın kuzey ucunda, Highlands bölgesinde yer alan bir göldür. En derin noktası 230 metre olan göl, 56,4 kilometrekarelik yüzölçümü ile İskoçya’nın en büyük ikinci gölüdür. Denize, Ness Irmağı ile bağlantılıdır. 10.000 yıl önce, buzullar Kuzey İskoçya’yı terk ettiğinde, Büyük Glen fayı denize açılmıştı. Daha sonra çevredeki yer kabuğu yükseldi. Bundan ötürü Loch Ness gölünün denizle ilişkisi bir tek Ness Irmağı aracılığı ile oldu.

Gölde yaşadığı ileri sürülen yaratıkların, buraya 10.000 yıl önce buzulların çekildiği zaman gelmiş olması gerekir. Bu yaratıklar, göle ya denizden ya da bir başka tatlı su kaynağından gelmiş olabilirler. Fakat böylesine büyük bir yaratığın, bir tatlı su kaynağından gelmesi uzak bir olasılıktır. Çünkü gölün yakınında böyle büyükçe bir yaratığı barındıracak bir kaynak yoktu. Ayrıca, engebeli arazide uzanan mesafeleri geçmesi gerekiyordu. Yani, sonuç olarak, Loch Ness Canavarı gerçekse, yaratığın kökenini denizde aramak daha mantıklı. Ayrıca, İskoç kıyılarında “canavar” görüldüğüne dair çok eski kayıtlar da var.

Gölde yaşayan büyük balık türlerinin tümü, nehir aracılığı ile göç edebiliyorlar. Bu balıklar: Som balığı, deniz alabalığı, kahverengi alabalık, dağ gölü balığı ve yılanbalığıdır.

Bunların çoğu, erişkin yaşamlarını gölde geçirirler. Üreme içinse, nehir yolu ile Sargasso Denizi’ne giderler. Herhangi bilinmeyen bir türün varlığını açıklamak için en akla yakın varsayım, bu yaratığın deniz yolu ile gelmesidir. Yukarıda sözü edilen balıkların durumu bu varsayıma uygundur.

Ness Gölü’nün boyutları ve yaşam koşullarının değişmezliği açısından ilginç özellikleri var. Suyunun dipteki ısısı 5.5 dereceyi en fazla yarım derece geçer. Yazları, üstteki 30 metre su, 12 dereceye kadar ısınabilir. Bu tabaka dipteki değişmeyen ısılı tabakadan adeta ayrılmış gibidir.

Göldeki besin kaynakları, bitkiler, planktonlar (çok küçük yaratıklar), dipteki tortunun organik bileşikleri ve balıklardır. Karanlık, turbalık su, sarp kıyılar ve kısa yaz mevsimi, köklü bitkilerin yetişmesini kısıtlamaktadır. Böyle bitkilerin çoğunluğu ilk üç metrede bulunurlar.

Bitkilerin en sık bulunduğu yerler, kıyılara çok yakındır. Eğer yaratık bunlarla beslenseydi, onun çok daha sık görünmesi gerekirdi. Ot yiyen bütün hayvan türlerinin, yaşayabilmek için çok fazla miktarda ot yemeleri gerekmektedir. Göldeki bitki türlerinin seyrekliği bu hayvan türlerini ortadan kaldırıyor.

Dünyanın en büyük hayvan türlerinin bazıları planktonla beslenir. Örneğin en büyük memeli olan Mavi Balina’nın başlıca besini budur. Loch Ness canavarı da, planton ile besleniyor olabilir. Öte yandan İskoç gölleri besin kaynağının azlığı ile ünlüdür. Diğer göllere nazaran da planktonları çok azdır. Planktonla beslenen hayvanlar, sudaki planktonları yakalamak ve süzmek için bir takım fiziksel uyumlar gösterirler. Örneğin, balinaların ağzında süzgece benzer fırçaları vardır. Bazı balıkların solungaçları, süzgeç görevi görür. Bu türden beslenen hayvanların ağızları da çok büyük olur. Oysa ki, bu özellik ona ait olduğu iddia edilen fotoğrafları ele aldığımız canavara uymaz. Çünkü böylesine büyük bir canavarın planktonla beslenebilmesi için çok büyük bir ağıza sahip olması gerekir.

Daha önce sözü edildiği gibi dipteki tortunun organik birleşiği de bir besin kaynağı olabilir. Örneğin: Bazı iri balıklar böyle beslenirler. Diğerleri ise, omurgasız varlıklar veya böcek larvaları ile beslenirler. Ancak, Loch Ness gölünün dibindeki bileşikler de çok zengin değildir. Gölün dibinden alınan örnekler, organik birleşiklerin yalnızca %10-30 oranında olduğunu göstermektedir.

Kapalı bir gölün üretken olabilmesi için bir gıda zincirine sahip olması gerekir. Bu zincir, suda bulunan kimyasal besin maddelerinden başlar ve fotosentez için gerekli ışığa kadar devam eder. Çok küçük bitki artıkları ve çok küçük hayvan artıkları, ne kadar çoksa, canlı varlıklar da, o kadar çok olur. Özellikle omurgasız hayvanlar ve balıklar bunlarla beslenirler.

Ness Gölü’ne akan yedi nehir gerçekte çok besin getirirler. Oich, Tarff, Foyers, Fari- gaif, Ennick, Coiltie ve Morriston adlarındaki bu nehirlerin aktıkları arazi taşlıktır. Ve nu nedenle suyun getirebileceği tüm organik bileşikler, bu taşlara takılıp kalırlar.

Loch Ness Canavarı gibi büyük bir hayvan için geriye kalan en mükemmel besin kaynağı, göçmen som balıklarıdır. Gölde, olgunluğa erişmeyi bekleyen çok sayıda kahverengi alabalık ve yılanbalığı bulunuyor. Ancak göl, yine de biyolojik olarak çok zengin sayılmıyor.

Som balıkları ve deniz alabalıkları, canavarın gıda sorununa bir çözüm getiriyor olabilir. Som balıkları, göle nehirler yolu ile inerler. Yaşamlarının ilk iki yılını gölde geçirirler ve ağırlıkları 250 grama ulaşır. Ardından üç yıl süre ile denizlere dönerler.

Bu sırada 18 misli kadar ağırlığa çıkmışlardır. Bu kiloya ulaşmak için, gerekli enerjiyi denizden alırlar. Göldeki gıda kaynaklarından yalnızca gençken faydalanırlar. Sonuçta, gölde bütün bir yıl boyunca yetişkin som balıkları bulunur.

Bir takam davranışlar, canavarın balık ile beslendiği teorisini doğruluyor. Nehirlerin ağzında som balıklarının, yumurtlamak için göle gittiği sıkça görülür. Ancak, bazen balıklarda ters yönde bir hız ve telaş gözlenir. Eğer gölde büyük ve bilinmeyen bir hayvan türü varsa, balıkların yumurtlama zamanın, bu tür için özel ziyafet dönemleri olacağı kesindir.

Loch Ness Canavarı: Sürüngen mi, Memeli mi?


Eğer canavar varsa, türünün ne olduğu en ilginç sorudur. Denizde yaşayan yırtıcı bir balığın göle uyum sağlaması hayret verici bir şey değildir. İlginç olan, yaratığın hiç bilinmeyen türde bir hayvan olmasıdır.

Buna ilaveten, yaratığın bazı özellikleri, onun herhangi bir sınıfa sokulmasını engelliyor. Bu nedenle hayvan bilimciler, bu hayvanı sınıflandırmakta oldukça güçlük çekiyorlar.

Bilinen en büyük omurgasız, dev mürekkepbalığıdır. Yakın zamana dek, o mitolojik bir hayvan sayılırdı. Loch Ness’daki birkaç gözlem, canavarın dev mürekkepbalığı olduğu izlenimini uyandırabilir. Ancak bu türün tatlı suda yaşayan hiçbir türü yok.

Bu yaratığının bir sürüngen olduğu konusundaki teoriler çok tutuluyor. Ancak bu teoriye biyolojik açıdan itiraz edenler var. Gölün suyu bir sürüngenin kalamayacağı kadar soğuk. Ayrıca, bir sürüngen hava almak için su yüzüne çıkar. Yumurtalarını kıyıya bırakır. Yine de bu kuralın istisnaları da yok değil. Örneğin tatlı su kurbağaları, Kuzey Amerika’da üstü buz tutmuş göllerin altında yüzebiliyorlar. Deri sırtlı kaplumbağa, büyüklüğüne rağmen vücut ısısını sabit tutabilir. Böylece soğuk iklime uyum sağlayabilir.

Bu kaplumbağalara İskoçya’nın batı kıyılarında da rastlandı. Denizyılanları, yavrularını suda dünyaya getirebilirler. Canavarın namına en uygun sürüngen, canavarı tarif edenlerin tanımlarına göre belki de dinozorlar döneminden kalan “Plesiosaur”dur. Bu sürüngene fosil kayıtlarında en son 65 milyon yıl önce rastlandı. Bu durum, onun uzun zamandan beri dünya üzerinden silinmiş olduğu gerçeğine ters düşüyor. Bu tip bir hayvanın, gölün daha önce söz ettiğimiz güçlüklerine uyum sağlaması da akla çok yakın.

İkinci olarak da, suda yaşayan sürüngen ve memelilerin derileri ve solunum aygıtları su geçirmez. Solungaç yerine akciğerleri var. Bu nedenle solunum sistemleri sudan izole olmuş durumdadır. Tuzlu sudan tatlı suya geçerken yukarıdaki durum onlara bir tür bağışıklık kazandırır. Geçirgen derili ve solungaçlı hayvanların yaşamayacakları şartlarda, bu tür hayvanlar rahatlıkla yaşarlar. Bu nedenle, Loch Ness canavarının soyu tükenmiş olduğu zannedilen dev bir sürüngen olması akla en yakın gelen varsayım olarak geliyor

Geçirgen derili ve solunum için solungaçlarım kullanan hayvanlar, bu tür bir değişimde zorluk çekerler. Deri ve solungaçlarından giren tatlı su, onların vücut ısılarında dengesizliğe neden olur. Bu açıdan bakınca, canavarın memeli bir havyan olması da büyük bir olasılıktır. Örneğin fokların çoğu düşük ısıda kendilerini daha iyi hissederler. Uzun boyunlu fok ise, gölde görülen yaratığa çok benzer.

Ancak bu durumda üreme bir sorun olur. Genelde foklar karada ürer ve doğum yaparlar. Ayrıca çok sık solunum yapmak zorunda olduklarından daha sık yüzeye çıkmaları gerekir. Bu nedenle foklar Loch Ness’de bu kadar gizli kalamazlardı.

Yoksa bir balık mı?

En son ve uzak bir olasılık ise, yaratığın bir balık olmasıdır. Bu tür bir canlı, yüzeye seyrek çıkma olayını açıkladığı gibi, üreme problemlerini de kolayca halledebilir.

Ancak ne yazık ki, gözlemcilerin çoğu bir balık türünü tanımlamıyorlar. Bununla beraber bölgenin yetkilileri, canavarın bilinmeyen bir yılan balığı türü olduğu kanısındalar.

Öyle anlaşılıyor ki, Loch Ness Canavarı’nı kesin olarak bir hayvan grubuna sokmak kolay değil. Çünkü her durumda yanıtlanması gereken bir sürü soru kalıyor. Hatta bu sorular canavarın keşfedilmesinden daha da önem kazanıyor.

Eğer o bir amfibiyse, göle nasıl geldi? Eğer bir sürüngense, soğuk ile nasıl baş ediyor? Eğer bir memeliyse, gizliliğini nasıl koruyor? Ve eğer bir balıksa, gerçekten çok garip bir balık!



24 Aralık 2017

Tarih Boyunca Ejderha Kültürü

0 yorum
Ejderha, Britanya adalarından Japon adalarına kadar geniş Avrasya’nın tarihinde neredeyse her toplumda karşımıza çıkan bir yaratıktı. Neredeyse tüm kültürlerde ejderhalar, ağızlarından alev püskürten, kanatları olan, çok sert ve kalın pullarla kaplı derisi nedeniyle öldürülmesi çok zor olan canavarlardı. Doğu ve Batı kültürlerindeki ejderhaların temel farkı, Doğu kültüründe ejderhanın Batı kültüründen farklı olarak, samimi, yüce ve kibar olması ya da iyi olan değerleri temsil etmesidir.
Bugün ejderha, bize sanki Batı mitolojisine ait bir yaratıkmış gibi gelir. Çok daha az tanıdığımız Çin kültüründe önemli bir yeri olduğunu da söyleyebiliriz. Oysa ejderhayı, bir zamanlar bize ait olan, sonra yavaş yavaş unuttuğumuz, bugün de Batı’dan yeniden aldığımız bir efsane olarak tanımlamak yanlış olmaz. Örneğin Türkçenin en önemli eserlerinden biri olan ve Yusuf Has Hacib'in kaleme aldığı "Kutadgu Bilig" adlı yapıtta "Evren" adında bir ejderhadan bahsedilir. Keza aynı biçimde Altay Türklerine ait inanışlarda, güneş ve ay tutulması olayları, Yelbeğen adı verilen bir ejderhanın bu gök cisimlerini yemesi olarak anlatılır. Ay tutulması sırasında ayın Yelbeğen tarafından yenilerek küçüldüğü düşünülür. Türkler Orta Asya’daki kültürlerinin çok önemli bir parçası olan ejderi Anadolu’ya da taşımış, yüzyıllarca destanlarda, halk öykülerinde ve sanatta yaşatmışlardı.
Ejderha, tüm kültürlerde edebiyatın ve sanatın esin kaynağı, pagan inançların, astronomi ve meteorolojinin parçasıydı. Kimi antropologlara göre, kökeni insanın büyük sürüngenlerden korktuğu çağlara uzanıyordu. İnsanın kendi kendisiyle mücadelesinin simgesi ya da doğayı kontrol etme isteğinin bir sonucuydu. Kimilerine göre Orta Asya ve Çin’de, kimilerine göre Mezopotamya’da ortaya çıkmıştı. Başkalarına göre ise, insanlığın ortak içgüdülerinin her kültürde yarattığı bir figürdü. Böyle büyük bir coğrafyada bu kadar uzun süredir varlığını sürdüren bir mitin birbiriyle çelişen pek çok anlamı olması şaşırtıcı değil.
Bu yaratığın yılana ve diğer sürüngenlere duyulan korku ve hayranlığın yarattığı bir imgelemin sonucu olduğunu düşünenler çoktu. Hatta ejderhanın varlığına “bilimsel” kanıt aramak isteyenler, 18. yüzyıldan itibaren fosiller toplamaya başlamıştı. Peki ejderhalar gerçekten yaşamış mıydı? Ejderhaların gerçekten yaşadığına ilişkin elimizde ne yazık ki ne bilimsel hiçbir bilimsel bir kanıt ne de fosiller bulunuyor. Büyük olasılıkla da bulunamayacak ve ejderhalar hep insanoğlunun hayallerinde yaşayan bir yaratık olmayı sürdürecek.

Ejderha Suların Hakimiydi

Suyu kontrol etme gücü, bu yaratığın her kültürdeki ortak özelliğiydi. İranlı yazar Kazvini’nin Acaib-el- Mahlukat'ti (13. yüzyıl) anlattığı öyküye göre, bir yılan 100 yaşına vardığında artık ejder oluyor, Tanrı da onu denize atıyordu. Yaratığın balık gibi yüzgeci çıkıyor ve hareketleriyle denizi dalgalandırıyordu.
Çin mitolojisinde akarsu ve yağmurların tanrısı olup gök gürültüsünü de çıkaran oydu. Ancak suyun hem yıkıcı hem yapıcı etkilerini temsil ediyordu. Yani hem düşman hem dosttu. Çin’de hem nehirlerin yaratıcısıydı, hem bulutlara ve yanlarında taşıdıkları yıldırım şeklindeki ateşle fırtınalara yol açabilirdi. İskoçya’da Loch Ness, Türkiye’de Van Gölü’nde yaşardı.
Babillilere göre, Marduk’la girdiği savaşı kaybeden ve aslen dev bir su yılanı olan tanrıça Tiamat, ikiye ayrılmış gövdesi ile Yer ve Göğü oluşturmuştu. İskandinavya’da ateşlerin tanrısı Loki’nin oğlu Jörmungand, Odin tarafından okyanusa atılmıştı. Büyüyünce dünyayı kuşatmış, “Midgard Yılanı” adını almıştı. Hindistan’da yüz başlı dev yılan Ananta, yüce tanrı Vişnu’nun uyuduğu Yer’i temsil ediyordu. Pek çok bölgede adaların denizin altında yatan ejderhanın yüzeyde kalan bölümleri olduğuna ve yerkabuğundaki engebelerin de onların hareketleriyle oluştuğu düşünülmekteydi.
Ejderha aşılamaz bir bekçiydi, değerli olan her şeyin koruyucusuydu. Bu görevini yaparken bazen iyilerin, bazen kötülerin hizmetindeydi. Mesela Er Töştük, hayat ağacının dibini bekleyen ve her yıl ağaca tüneyen Anka kuşunun yavrularını yiyen ejderhayı öldürmüştü. Jason, altın postu alabilmek için gittiği Kolkhia’da, onu koruyan bir ejderhayı aşmak zorundaydı. Sonunda, hiç uyumayan bu ejderhayı, ancak kendi ülkesine ihanet eden Kolkhia kralının kızı Medea’nın yardımıyla yenebilmişti. Tanrıça Hera’nın büyülü bahçesinde yetişen altın elmaları da Ladon isimli bir ejderha koruyordu. Çin’de, sahip olanın bütün isteklerini yerine getirmesini sağlayacak olan inci, ejderhanın korumasındaydı.

Ejderha


Grek bilgin Aristoteles ejderha zeki ve becerikli ancak bir o kadar da vahşi bir hayvan olarak bahsediyordu. Romalı yazar Yaşlı Plinius’un anlattığına göre güç ve bilgelik, ejderhanın kafasında bulunan Draconitas isimli büyülü taşın ele geçirilmesiyle mümkündü. Çinliler için de ejderha bilgeliğin sembolüydü. “Kaplan ve Ejderha”, onlar için bugün de iki zıt kutuptur. Ejderhayla kaplan hep mücadele eder. Çin savaş sanatında “ejderha stili” bilgeliğe ve akla dayalı, “kaplan stili” ise saf güce ve tekniğe dayalı birer dövüş yöntemidir. Orta Asya’da ve Çin’de yaşam verici özelliğinden dolayı ejderha ilkbaharla ilişkilendiriliyordu; örneğin köylüler için hayati olan yağmurun müjdecisiydi.
Yine Çin inanışına göre ejderhalar zaman içinde ya gökyüzüne yükselir ya da birer krala dönüşürdü. Bu nedenle imparatorluk dönemimde Çin’de tahta çıkan hükümdarlar, halkı etkileri altına almak için ya ejder soyundan geldiklerini ya da ejder kanı taşıdıklarını ileri sürerlerdi. Örneğin, Çin'i birleştiren ilk imparator Qin Shihuang, ilk ejder anlamına gelen "Shi Long" olarak da adlandırılırdı. Han Hanedanı'nın kurucusu Liu Bang ise, kendisinin ejderin oğlu olduğu efsanesini yaydı. Bunu daha sonraki imparatorlar da sürdürerek, kendi iktidarının meşruiyetini ispatlamak için, kendilerini "ejderin gerçek oğlu" olarak ilan etti.
Günümüzde de Çin halkı için ejderha, en büyük kutsal hayvan ve en büyük semboldür. Ejder, 12 burç içinde en önemlisi olarak kabul görür. Artık kutsal bir anlamı kalmamasına karşın ejderha, Çinliler tarafından "ulusal birliğin manevi simgesi" olarak görülür. Ejder, Çin milletinin sonsuz uğurudur.

Türk Kültüründe Ejderha

Eski Türklerde gök ejderi, baharın, ağacın simgesiydi. İlkbaharda, tıpkı doğanın canlanıp ırmakların suyla dolup taşması gibi, o da yerin altından yeryüzüne ulaşır, sonra gökyüzüne çıkar, yağmur yağmasını sağlardı. Fakat ejderha aynı zamanda yerin (Toprak Ana’nın) çocuğuydu. Yer ejderi, suların derinliklerinde veya toprak altında yaşardı. Gök ejderinden farklıydı, derisi pulsuzdu, kanatları ve boynuzları yoktu, olumlu özellikleri ağır basan gök ejderine kıyasla, kötüyü temsil ediyordu. Ejderhaya eski Türk inanışlarında çoğunlukla iyi özellikler atfedilirken, zaman ilerledikçe, ejderhanın kötü düşünce ve tasavvurların simgesi olmaya başladığı söylenebilir. İslamiyet’le birlikte ejderha giderek kötü bir varlığa dönüşmüş, kötülüğün bir simgesi durumuna gelmiştir. Burada, İslamiyet kuralları içerisinde, herhangi bir başka tapınma unsurunun insanları İslam’dan uzaklaştıracağı düşüncesinin etkili olduğu ve bu sebeple ejderha gibi varlıkların kötü olarak tasavvur edildiği düşünülebilir.
Yine de eski inanışları terk etmek pek kolay değildir. Anadolu’da 13. yüzyılda yapılmış darüşşifaları (örneğin Atabeg Cemaleddin Ferruh’un 1223’te Çankırı’da yaptırdığı darüşşifa) ejderler bekler. Buralardaki iki başlı ejderler, uzun ömrün, sağlık ve şifanın sembolüydü. Kayseri Sultanhanı, Susuzhan, Karatay Hanı gibi kervansaray ve hanlarda da yolcuları, garipleri, kimsesizleri, seyyahları ve kervanları koruduğuna inanılan ejder figürleriyle karşılaşırız.
13. yüzyılda Anadolu’da Selçukluların olduğu her yer, ejder figürleriyle korunuyordu. Alaeddin Keykubat, 1221’de Konya’yı büyük bir surla çevirdi. Kale kapıları üzerinde girişi-çıkışı kontrol eden çiftbaşlı ejder figürleri vardı. Bağdat’ta aynı yıl yapılan Tılsım Kapısı’nda, Halep ve Diyarbakır kalelerinin kapı kemerleri üzerindeydi ejderler. Cizre Ulu Camii ve Divriği Ulu Camii’ni kimler koruyordu? Kapı tokmakları, çörtenleri vb. unsurları birer ejder olduğuna göre, korkacak bir şey yoktu.

Ejderha Takvimin Bir Parçasıydı

12 Hayvanlı Türk Takvimi ile Moğol, Çin takvimlerinde ejder bir yılı temsil ediyordu. Bugün Çin takviminde ejder ve yılan sırayla bir yılı simgeler. Ejder yılında çok yağmur yağar, bereket olur, savaşlar yapılır, kan akar. Yılan yılı da çok kötüdür, kıtlık, soğuk, hastalık olur (görüldüğü gibi yılan, kimi zaman ejderhadan ayrılabilir.) Gökkubbeyi bir çift ejder idare eder. Biri dişi, biri erkek olan bu iki ejder, yıldızların senelik dönüşünü de düzenlerler.
Tanrılar tanrısı Zeus, bu unvanını hak etmek için çok mücadele etmişti. Düşmanlarından biri vücudunun yarısı ve kolları yüzlerce yılandan oluşan, gözlerinden ateş püsküren, ağzından yanan kayalar fırlatan Typhon adlı yaratıktı. Toprak Ana, çocuklarını (devleri) öldüren Zeus’a çok kızarak yaratmıştı bu ejderhayı. Öylesine büyüktü ki, "bütün canavarların babası" olarak adlandırılıyordu. Tabii Zeus, sonunda Typhon’u yendi ve Etna Yanardağı’nın dibine gömdü. Mısır’da tanrı Set, nefesiyle Python adlı bir ejderha yaratarak Osiris’in üzerine göndermiş, o da yenilmişti.
Tanrılar, ancak ejderhaları yendikten sonra gerçekten tanrı olabilirlerdi: Tanrı Apollon’un Delphoi’de tapınağını kurmadan önce Toprak Ananın ejderha oğlu Python’u öldürmesi şarttı. Yeni din ancak ondan sonra Delphoi’de yeşerebilirdi.
Sonraları, tek tanrılı dinler yayıldıkça, ejderha hep yenilmesi gereken bir güç olacaktı. Hıristiyanlık açısından dünyeviliğin, kötülüğün simgesi olmuştu. Ejderhanın yılanla ilgisi, Hıristiyanlığın ilk günah anlayışına kaynaklık etti. Böylece ejderha avcısı şövalyeler ve azizler ortaya çıktı. Korkunç ejderin bir kahraman tarafından öldürülmesi pagan dönemin artık tamamlanmış olup tek Tanrı’nın ortaya çıktığını gösteriyordu.
Yüzyıllar boyu devam eden bu savaşın Siegmund, Beowulf, Siegfried, Kral Arthur, Tristam, Lancelot gibi sayısız efsanevi şövalyesi, Clement, Philippe, George (Georg, Yorgo...) gibi pek çok Hıristiyan aziz kahramanı vardı. Fenike ve Kenan mitolojisinden alınmış olan Leviathan ise hem Yahudilik hem de Hıristiyanlık’ta puta tapmanın simgesi ve kötülüklerin kaynağı olmuştu. Bu yeni dönemde ejderha yavaş yavaş iyi özelliklerini kaybederek cehennemin bekçisi haline geldi.
Kur’an’da, birçok surede belirtildiği gibi, Hz Musa’ya Allah tarafından bahşedilen mucizelerden biriydi ejderha. Firavun ile tartışırken, peygamberin elindeki asa bir ejderhaya dönüşmüş, Allah’ın tebliğini ilettiğini bu şekilde kanıtlamıştı: “Bunun üzerine Musa, asasını yere bırakıverdi, o da birdenbire kocaman bir ejderha kesiliverdi.” (Araf-107)
Fırdevsi’nin Şehnamesi ne (10. yüzyılın sonu) bakarsak, ejderha ile savaşmanın, bir erkek için anlamının ne kadar büyük olduğunu görürüz. Ejderha ya kötülüğün simgesiydi ve yok edilmesi gerekiyordu ya da gücün simgesiydi ve yenilmesi gerekiyordu. Behramgur ve Rüstem, ejderlerle mücadele ettiler. Feridun, üç oğlunu sınamak için ejder kılığına bürünmüştü.
Ejderha aşılması gereken bir köprü, geçilmesi gereken bir testti. En güçlü savaşçılar, kahramanlar, en ateşli dindarlar, onunla karşılaşmak ve onu alt etmek zorundaydılar. Başka türlü de yorumlayabiliriz: Ejderhayla karşılaşmak, insanın kendisini aştığı bir an, inancını kanıtladığı bir sınavdı.
Aradan yüzyıllar geçti. Ejderha, artık Batı’da kötülüğün sembolik figürü olarak yer edinmişti. Bu özelliğiyle uzun yıllar yaşadı. Örneğin, Almanların 1. Dünya Savaşı propaganda resimlerinde, kahraman Almanlar ve müttefikleri, yılan şeklindeki düşman İngiliz imparatorluğunu yeniyordu. Eski bir Bolşevik posterinde, Aziz Yorgo (George) kılığındaki Lenin’in, ejderha şeklindeki burjuvaziyi altedişini görmek mümkündü. 1930’ların başında Almanya’da solcuların bir posterinde, Nazi partisinin gamalı haçı korkunç bir ejderhaya benzetilmişti.
Günümüze yaklaştıkça, ejder gittikçe evcilleşti. Selçukluların göz alıcı, korkutucu figürü, bir kültürel miras olarak Osmanlı sanatında gittikçe stilize hale geldi ama kaybolmadı. Onu şamdanlardan su oluklarına, halılardan tüfeklere kadar her yerde görürüz.
Ejderha figürü eğlence dünyasına da girdi. 18. yüzyıl başında, Vehbi’nin Sûrname’sinden anladığımız kadarıyla, o ünlü düğündeki gösteriler arasında bir ejder maketi vardı. Karagöz-Hacivat gösterilerinde de ortaya çıkabiliyordu.

Günümüzde, çocuk masallarında sevimli bir karakter oldu. Örneğin “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin” çok anlamlı bir animasyon başlığıydı: Artık ejderha, çocukların dostu bir evcil hayvana dönüşmüştü. Ya da “Taht Oyunları” gibi dizilerde, adaleti yeryüzüne egemen kılmak isteyen hükümdarların en büyük yardımcısı oluverdi.

12 Ocak 2017

Denizci Sinbad'ın Üçüncü Seyahati

0 yorum
Henüz çok genç yaşta olduğumdan rahat yaşamak canımı sıktı ve en değerli memleket mallarını alarak Bağdat’tan Basra’ya gittim. Orada, başka tüccarlarla birlikte gemiye bindim. Kıtada ilk devir seyahatimiz uzun sürdü, birçok limanlara uğradık ve oralarda oldukça güzel satışlar yaptık.

Bir gün açık denizde, bize yolumuzu şaşırtan müthiş bir fırtınaya tutulduk. Fırtına günlerce dinmedi ve bizi bir adanın limanı önüne sürükledi. Kaptan bu limana girmeyi hiç istemediği halde çaresiz demir atmak zorunda kaldı. Nihayet yelkenler indirilince bize dedi ki:

— Bu adada vücutları baştan aşağı kıllı vahşiler yaşarlar. Şimdi gelip bizim etrafımızı kuşatacaklardır. Bunlar cüce insanlardır, ama felâkete bakın ki, biz bunlara hiçbir suretle, en hafif şekilde bile karşı duramayız. Çünkü sayıları çekirge sürülerinden fazladır ve eğer içlerinden birini öldürecek olursak hepsi, birden üzerimize atılıp bizi tepelerler.

Gerçekten korkunç derecede çirkin, vücutları kızıl kıllarla kaplı ve boyları yalnız ayak yüksekliğinde, sayısız bir kalabalık anında ortaya çıkıverdi. Denize atlayıp yüzmeye başladılar ve pek kısa sürede gemimizin etrafını sardılar. Taa üst güverteye kadar tırmanmak için her taraftan geminin kenarlarına ve sarkan iplere yapıştılar, yelkenleri katladılar, sudan çekmek zahmetine girmeden çapanın zincirini kestiler ve gemiyi karaya yanaştırdıktan sonra hepimizi dışarıya çıkardılar. Sonra gemiyi, geldikleri başka bir adaya götürdüler.

Biz kıyıdan uzaklaştık ve epeyce uzağımızda gördüğümüz büyük bir binaya doğru yürümeye başladık. Bu, çok güzel yapılmış ve oldukça yüksek bir bina idi. Tunçtan, iki kanatlı bir kapısı vardı. Bu kapıyı hiç zorlanmadan açıp avluya girdik ve bu avlunun karşısında, dehlizi geniş bir daire gördük. Burada, bir tarafta bir yığın insan kemiği, öte tarafa da sayısız kebap şişleri kümelenmişlerdi. Bu manzarayı görünce dehşetten ayaklarımızın bağı çözüldü ve ödümüz kopup olduğumuz yerde yere yığılıverdik.

Güneş batmak üzere iken, dairenin kapısı büyük bir gürültü ile açıldı ve içeriden kocaman bir hurma ağacı boyunda, korkunç yüzlü kapkara bir adamın çıktığını gördük. Alnının ortasında, yanmış bir kömür gibi kırmızı ve ateşli, bir tek gözü vardı. Son derece uzun ve son derece keskin olan ön dişleri bir atınkinden daha az ayrık olmayan ağzından dışarıya uğramış ve alt dudağı göğsüne sarkmıştı. Kulakları bir filin kulaklarına benziyor ve omuzlarını örtüyordu. En büyük kuşların pençeleri gibi çengelli ve uzun tırnakları vardı. Bu tüyler ürpertici canavarı görünce korkudan hepimiz bayıldık ve âdeta ölü gibi kaldık.

Nihayet kendimize geldiğimizde, onu, dehlizde oturmuş, tek gözüyle bizi gözetliyor gördük. Sonunda bizi iyice süzdükten sonra yanımıza doğru yaklaştı ve elini bana uzattı, ensemden yakaladı ve bir koyun kafasını yoklayan bir kasap gibi her tarafa beni evirdi çevirdi. Fakat iyice inceledikten sonra, bir deri bir kemik olduğumu görerek beni bıraktı. Sırasıyla ötekileri eline aldı, tıpkı benim gibi onları da inceledi ve kaptan hepimizin en semizi olduğundan, bir eliyle onu, benim bir serçeyi tutacağım gibi tutarak, adamın vücudundan içeriye bir şiş soktu. Sonra büyük bir ateş yakıp onu kızarttı ve dairesine çekilip orada akşam yemeğinde yedi. Yemek faslı bitince de tekrar dehlize gelip yattı ve gökgürültüsünden daha gürültülü bir sesle horlayarak uykuya daldı. Uykusu ertesi sabaha kadar sürdü. Bize gelince, o tatlı uyku nimetinden yoksun, insanoğlunun duyabileceği en dehşetli bir endişe içinde geceyi geçirdik. Sabah olunca dev uyandı, kalktı, dışarı çıktı ve bizi sarayda bıraktı.

Aslında sayıca epey fazla olmamıza karşın, korkunç düşmanımızın elinden sağ olarak kurtulacağımızı aklımızdan bile geçirmedik. Yanımızda olmayışından yararlanarak kıyıya indik ve orada her biri üç kişi alabilecek küçük sallar yaptık.

Akşam olduğunda saraya döndük, dev de bizden hemen sonra geldi. Yine arkadaşlarımızdan birinin kızartılmasına sessizce katlanmak zorunda kaldık. Korkunç yemeğini bitirdikten sonra sırtüstü yatıp uyudu. Âdeti üzere horuldamaya başladığını işitir işitmez, benimle birlikte içimizden en babayiğit dokuz kişi, her birimiz elimize birer şiş alarak uçlarını kıpkızıl kesilinceye kadar ateşe soktuk, sonra bu şişleri aynı anda onun tek gözüne sokup patlattık.

Can acısından korkunç bir çığlık attı. Derhal kalkıp içimizden birkaçını yakalamak için ellerini her tarafa uzattı; fakat biz ondan uzaklaşmaya ve kendimizi yere fırlatıp aradığı istikamette elinden kurtulmayı başardık. Bizi boş yere aradıktan sonra el yordamı ile kapıyı buldu ve dehşet verici ulumalarla dışarı çıktı.

Biz hemen deniz kenarına gittik, orada devin gidip gelişlerine kulak kabartarak şafağın sökmesini bekledik. Eğer devin ulumalarını artık duymazsak, öldüğüne hükmedecektik. Bu durumda adada kalmaya ve yaşamımızı küçük sallar üstünde tehlikeye atmamaya karar vermiştik. Fakat gün daha ağarır ağarmaz, amansız düşmanımızı, yanında kendisini yürüten aşağı yukarı onun iriliğinde iki devle birlikte karşımızda gördük. Oldukça kalabalık başka devler de onun önünde yürüyorlardı.

Bunu görünce artık sallarımıza atlamakta tereddüt etmedik ve var gücümüzle küreklere sarılıp kıyıdan uzaklaşmaya başladık. O zaman devler ellerine kocaman taşlar aldılar, kıyıya koştular, hatta vücutlarının yarısına kadar suya girdiler ve ellerindeki taşları o kadar ustalıkla üzerimize fırlattılar ki, yalnız benim bindiğim saldan başka bütün sallar parçalandı, üstlerindeki adamlar da boğuldular. Benimle iki arkadaşıma gelince, gayet hızlı kürek çektiğimizden açık denizde en fazla ilerlemiş ve fırlatılan taşların isabetinden bu suretle kurtulmuştuk.

Denizci Sinbad'ın Üçüncü Seyahati


Hurma Ağacı Büyüklüğünde Yılan

Daha fazla engine açılınca, bizi bütün gece sarsan rüzgârla dalgaların oyuncağı olduk. Fakat ertesi gün talihimiz bizi bir adaya doğru sürükledi. Bu adaya fazla zorlanmadan çıktık ve dinlenerek kendimize gelebildik. Akşama doğru denizin kıyısında uyuduk, ama bir hurma ağacı kadar uzun bir yılanın yere sürünürken pullarıyla çıkardığı gürültüyü işiterek uyandık. Yılan o kadar yakınımıza geldi ki, tek hamlede iki arkadaşımın da vücudunu sarıverdi ve bu çemberden kurtulmak için çığlık çığlığa yaptıkları bütün uğraşlara karşın ikisini de yuttu.

Ben bu korkunç manzaradan dehşete kapılarak, kendimi tepeden aşağı sulara atmak niyetiyle denize doğru koştum. Fakat bu durumuma, bu umutsuzluğuma Allah acımış olmalı ki, tam kendimi denize atacağım sırada sahilden epeyce uzakta bir gemi gördüm. Sesimi duyurmak için bütün gücümle bağırdım ve göze çarpsın diye sarığımı çözüp salladım. Bu işe yaradı ve bütün gemidekiler beni gördü. Kaptan şalupayı yolladı ve beni çok üzülerek özen göstererek güverteye çıkardılar. Sonradan, başımdan geçen olayları kendilerine anlatınca bu üzüntüleri ve bana gösterdiği özen daha fazla oldu.

Bir zaman denizde yol aldık; birçok adaya uğradık ve sonunda hekimlikte ilâç olarak çok sık kullanılan bir cins ağaç olan sandalın yetiştiği Salâhat Adası’na yanaştık. Limana girdik ve oraya demir attık. Tüccarlar, satmak ya da başka şeylerle değiştirmek için mallarını çıkarmaya başladılar. 

Bu esnada kaptan beni çağırarak:

— Oğlum, dedi. Ambarımda bir süre benim gemimle seyahat etmiş olan bir tüccara ait olan mallar var. Bu tüccar ölmüş olduğundan, bu malları değeriyle satmak istiyorum, tâ ki memlekete döndüğümde mirasçılarına hesap verebileyim. Benim yerime bu ticareti siz üstünüze alır mısınız?

Bana işsiz, atıl bir halde kalmamak fırsatını verdiğinden dolayı kendisine teşekkürle bu teklifi kabul ettim. Geminin kâtibi gelerek, bana teslim edeceği denkleri deftere kimin namına geçireceğini sordu. Kaptan da:

— Yazın, dedi, Denizci Sinbad namına.

O zaman ona:

— Kaptan, dedim, bu malların sahibinin adı sahiden Sinbad mı?

— Evet, diye yanıt verdi; adı öyle idi. Kendisi Bağdatlı. Benim gemime Basra’dan binmişti. Bir gün gemiye su almak ve bazı soğuk içecekler tedarik etmek için bir adaya inmiştik. Bilmem nasıl oldu, aldandım. Diğerleri gemiye bindikleri vakit onun da bindiğini sandım, meğer binmemiş. Ancak dört saat sonra bunun farkına varabildik. Rüzgâr pupadan, hem öyle soğuk esiyordu ki, onu almak için gemiyi geri çevirmemize olanak yoktu.

— Demek onu öldü sanıyorsunuz? dedim.

— Kuşkusuz, dedi.

— Yaa öyle mi? diye yanıtladım. O halde, kaptan, gözlerinizi açın da ıssız adada terk ettiğiniz o Sinbad’ı tanıyın hele. Ben bir derenin kenarında uyuyakalmıştım. Uyandığım zaman da, ortada, gemidekilerden hiç kimseyi görememiştim.

Kaptan uzun uzun yüzüme baktı. Çünkü o zamandan beri çok değişmiştim. Sonunda beni tanıdı ve boynuma sarılıp öperek:

— Hamdolsun Tanrıya! diye haykırdı. Benim hatamı sizin servetinizin tamir ettiğine çok sevindim. İşte mallarınız burada. Bunları korumaya her zaman dikkat ettim ve her uğradığımız limanda fazla yüksek fiyatla satmaya çalıştım. İşte size bunları elde ettiğim kârla beraber iade ediyorum.

Salâhat Adası’ndan bir başka adaya gittik. Orada kuru karanfil, tarçın ve daha başka baharat aldım. Nihayet uzun bir deniz seferinden sonra Bağdat kentine ulaştım. Elimde o kadar servet vardı ki, miktarının farkında değildim. Bu paranın büyük bölümünü yine fakirlere dağıttım ve önceden satın almış olduğum topraklara daha geniş topraklar kattım.

Denizci Sinbad, üçüncü seyahatinin öyküsünü böylece bitirdi ve bir süre dinlendikten sonra tekrar söze başlayarak maceralarını anlatmayı sürdürdü.


23 Aralık 2016

Napolyon Tavşanlara Karşı

0 yorum
Tarih kitapları, Napolyon Bonapart’ın en aşağılayıcı yenilgisini son savaşı olan Waterloo’da 1815 yılında yaşadığını yazar. Oysa bilinmeyen tarih, ilk yenilgisini Türklere karşı yaşayan Napolyon’un belki de en utanç verici yenilgisini Waterloo’dan tam 8 yıl önce Temmuz 1807’de yaşandığını kayıtlarına düşer. 

Üstelik Napolyon’un karşısına çıkan düşmanın bu sefer ne tüfeği ne de topu vardır. Yalnızca dişlerini ve sayısal üstünlüklerini kullanarak Napolyon’a ömrü boyunca unutamayacağı bir yenilgi tattırırlar.

Dediğimiz gibi tarih 1807 yılı Temmuz ayı. Napolyon’un keyfi oldukça yerindedir. Çünkü Rusya ile Fransa arasındaki Friedland Savaşı’nı kazanmış ve tam istediği koşullarda olan Tilsit Barış Antlaşmasını Rusya’ya imzalatmayı başarmıştır. Antlaşmaya göre Rusya İngiltere’ye karşı kıta ablukasında Fransa’yı destekleyecek, Fransa da buna karşılık Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında arabuluculuk yapacaktır.

Kazandığı bu büyük zafer kutlamak isteyen Napolyon, herkesin eğleneceği büyük bir av partisi düzenlemek ister. Kurmay Başkan Yardımcısı Alexandre Berthier’ı bu işle görevlendirir.

Napolyon’un gözüne girmek isteyen Berthier açık öğle yemeği düzenlemeye karar verir. Birçok soylu ve üst düzey komutan da davet edilir. Bu öğle yemeği sırasındaki av partisinin onur konukları ise tavşanlardır. Berthier kimi kaynaklara göre yüzlerce, kimi kaynaklara göre ise sayıları 3.000’i aşan tavşanı kafesler içinde İmparatorluk Sarayı’nın bahçesine getirir.

Napolyon'un en utanç verici yenilgisi tavşanlara karşıydı

Tavşanlar Napolyon'u Bakıcısı Sanırsa


Konuklar yerini alıp her şey hazır olduğunda kafeslerin kapakları açılır. Av partisi başlamıştır.
Fakat olaylar hiç beklenmediği biçimde gelişir. Tavşanlar kaçıp canını kurtarmak yerine doğrudan Napolyon ve konuklarının üzerine doğru koşmaktadır. İlk başta pek saygıdeğer asilzadeler bu duruma gülseler de durumun ne kadar ciddi olduğunu anladıklarında bir panik başlar. Üzerlerine doğru saatte 50 km’yi aşan hızla gelen adeta tavşandan oluşan dev bir dalgayı durdurmak mümkün değildir. 

Tavşanlar kısa sürede kendilerini avlamak için bekleyen silahlı muhafızları ve av hayvanlarını aşarak en parlak giysili adama hücum ederler: Napolyon Bonapart. Bacaklarından tırmanmaya başlayan tavşanlar ceketinin içine kadar girer. İmparator adeta tavşan denizinin içinde kaybolmuş gibidir. Ne acıdır ki, böyle bir saldırıyı hiç düşünmemiş olan komutanın tek silahı olan kırbacı da tavşanları durdurmakta yetersiz kalır.   

Çaresiz kalan Napolyon tabana kuvvet büyük bir hızla at arabasına doğru kaçmaya başlar. Bu sırada tavşanlar da hâlâ onu kovalamaktadır. Arabasına ulaştığında artık güvendedir ama belki de hiç ummadığı bir düşmandan hayatının en utanç verici yenilgisini almıştır. Tarihin en güçlü imparatorlarından biri, hırpalanmış, korkmuş bir durumda ve utanç içinde adamlarının tavşan ordusuna karşı savaşını at arabasının içinde beklemeye başlar.

Waterloo Savaşı’na kadar hiçbir ordu Napolyon’un karizmasını bu denli çizmeyi başaramayacaktır.

Aslında Napolyon’un bu yenilgiyi yaşamasının nedeni Alexandre Berthier’ın yanlış tavşan seçimidir. Yeterli sayıda vahşi tavşan bulmanın kolay olmayacağını düşünen Bethier çevredeki çiftliklerden bulabildiği kadar evcil tavşan toplamıştır. Kafeslerin içinde uzun süre beklemekten dolayı iyice acıkan tavşanlar salıverildiklerinde bu nedenle kaçmak yerine kendilerini besleyeceklerini düşündükleri kalabalığa hücum etmiş ve Napolyon’un en utanç verici yenilgisini birini yaşamasına neden olmuştur.

Yoksa siz Napolyon’un Bugs Bunny’ye karşı savaşını yalnızca bir çizgi film mi sanıyordunuz?


E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir