13 Nisan 2014

Metin 2'de En Güçlü Olmak

0 yorum
Metin 2

Yaklaşık 3 yıl kadar önce radikal bir karar alarak Metin 2 oynamayı bıraktım ve diğer online MMORPG oyunlara yöneldim. Açıkçası bırakmam öyle pek de kolay olmadı. Çünkü oldukça iyi bir arkadaş çevrem ve  geceli gündüzlü emeklerin karşılığı olarak elde edilmiş +9 itemlerim vardı. Evet itemlerimin hepsi +9’du ama efsunları o kadar iyi sayılmazdı. Çünkü bir itemi emek verirseniz eninde sonunda +9’a basabiliyordunuz ama ne kadar emek verirseniz verin kendiliğinden ne efsun geliyordu ne de efsun değişiyordu. Ben de düşürdüğüm ruhtaşları karşılığında güvenilir insanlara itemlerimi efsunlattırıyordum. Ama takdir edersiniz ki, 1 aylık çabanın karşılığı bazen bir itemi komple efsunlatmaya bile yetmiyor ya da düzgün 1 tane efsun gelmiyordu. Metin 2 gibi, bir karakterin gücünü efsunların belirlediği bir oyunda bu durumun ne kadar can sıkıcı olduğu sizce de yadsınamaz bir gerçek değil mi?

Oyuna gerçek anlamda diğer oyuncular kadar para harcadığım söylenemez. Topu topu 50 TL ancak vermişimdir. O da kat bileti, saç ve beni sinir eden kırık bir taşın çıkarılması içindi. Oyun içi yang olarak ise durumum oldukça iyiydi. Çünkü 2010 yılında büyülü silahım her gece 7-8 ruhtaşı ve dünya kadar beceri kitabı almadan kattan inmiyordu. Peki oyunu o halde neden bıraktım?

Metin 2: En İyi Karakter En Çok Para Yatırandır

Metin2 benzeri ücretsiz MMORPG’larda, yapımcı firma masrafları çıkarmak ve kar elde edebilmek için nesne market benzeri oluşumlarla oyuna reel para yatıran oyunculara birtakım avantajlar ve üstünlükler sağlar. Çünkü bu yapımcı firmanın tek gelir kaynağıdır ve firma bu konuda belli bir noktaya kadar haklıdır. Ama açıkça söylemek gerekirse GAMEFORGE’un yavaş yavaş bu denge noktasından iyice uzaklaştığını ve oyunu tamamen paraya endeksli bir duruma getirdiğini hissetmeye başladığım an oyunu sona erdirmenin zamanı geldiğini anladım. Çünkü para yatıranlar ile yatırmayanlar arasındaki fark devasa bir noktaya ulaşmış, oyunda yetenek ya da zekanın artık bir önemi kalmamıştı. Benim 3 aylık emeğimi eğer bir oyuncu bir gecede 3000 EP çekerek bastırabiliyorsa o oyunda artık yetenek değil para konuşmaya başlamıştır. Yalnız paranın konuştuğu yerde de parası olmayanların tek görevi diğerlerini eğlendirmek, kralın soytarısı olmaktır. Ne kadar emek harcarsanız harcayın tüm becerileriniz P de olsa, karakterinizi ne kadar iyi kullanırsanız kullanın, oynamayı bilmeyen ama tüm itemlerine iyi efsunlar getirmiş biri karşısında ancak komik duruma düşebilirsiniz.

Aslında Metin 2’nin de bu kadar tutulmasının ve bağımlılık yapmasının bir diğer nedeni de bu. Gerçek yaşamda ulaşılamayacak bir başarıya, sanal ortamda yalnızca para dökerek ulaşmak ve diğerlerinin arasında ayırt edilebilir olmak. Nefsinin tatmin olması, gururunun okşanması…

Düşünün… Oyunda karşınızdaki rakibi öldürüyorsunuz, en güçlü oluyorsunuz ve bir anda “başarılarının devamını dilerim” yazılı tebrik mesajları yağmaya başlıyor! Göğsünüz kabarıyor olabilir ancak neyin başarısı? Zekanı mı kullandın yoksa yeteneği mi? Hiçbirisi! Yalnızca sen oyuna daha fazla para yatırdın ve sana karşısındaki rakibe göre çok daha iyi efsunlar geldi ve onu yenmeyi başardın. Ondan daha üstün oldun. İşte bağımlılığın başladığı nokta da tam burası. Egon okşandığı ve gururlandırıldığın için oyunu bırakamıyor ve giderek daha fazla parayı oyuna dökmeye başlıyorsun. En iyi olabilmek için daha fazla, daha fazla, daha fazla para harcamaya başlıyorsun. GAMEFORGE, insanoğlunun bu psikolojini iyi bildiği için de sürekli onu daha iyi, en iyi olmaya yani daha fazla EP almaya yönlendiriyor. Dikkat edin! Oyunda sadece bir iteme efsun getirmek için binlerce TL harcayanlardan söz ediliyor.

Yılla sonra anılarım depreşti de Metin 2 foruma şöyle bir baktım ve dediklerimin giderek daha da doğrulandığını gördüm. Oyuna para yatıranlarla yatırmayanlar arasındaki makas artık iyice açılmış ve birçok oyuncu bu durumdan şikayetçi. En son yang paketlerinin yasal olarak satılması tartışılmaya başlanmış ki, bu az da olsa emeğiyle oynamaya çalışanların ölüm fermanından başka bir şey değil. Böylece bir oyuncu oyuna hiç girmese, en ufak bir emek harcamasa bile emek harcayanların hepsinin önüne geçmiş olacak.

Bugün forum RONİN’lerin, Kabuskaos’ların, Gabriel’lerin, Zamazom’ların rekorları, ortalığı kesip biçmeleri ile ve onları tebrik edenlerin mesajlarıyla dolmuş. Başta da dediğim gibi aslında tebrik edenler onların zekasını ya da yeteneğini değil, oyuna ne kadar para harcadıklarını tebrik ediyorlar yalnızca. Ama farkında değiller doğal olarak. Ve sanmam ki adı geçen bu karakterler paranın değil de daha çok yeteneğin ve zekanın geçerli olduğu Guild Wars 2 ya da Elder Scrolls Online benzeri oyunları oynadıklarında adlarını duyurup diğerleri arasından Metin 2 'de olduğu gibi sıyrılabilsinler.


Kısacası Metin 2’nin bu denli popüler olmasını sağlayan en önemli etkenlerden birisi para yatıranların gerçek yaşamda belki de elde edemedikleri bir başarıyı sanal ortamda kesenin ağzını açarak elde etmeleri ve gururlarının okşanması. Hangi insan gururunun okşanmasından hoşlanmaz ya da gururunu okşayacak bir şeye parası varsa yatırmaktan çekinmez? Bu durum devam ettiği sürece bu oyuna binlerce lira yatıran daha çok insan görebilirsiniz... Ama emeğin değersiz kaldığı bir noktada artık Metin 2 dünyasında artık yalnızca binlerce lirayı gözünü kırpmadan verebilenler kalacak; diğerlerine yalnızca kralın soytarısı olmak düşecek.

1 Şubat 2014

Sarıkamış Harekatı Nasıl Sarıkamış Faciasına Dönüştü?

0 yorum
Sarıkamış faciası
Almanya, 1871’de birliğini kurup Büyük Devletler arasına girince, sömürgecilik ve yayılmacılık siyaseti takibine başlamış, bunun, aynı siyaseti güden İngiltere, Rusya ve Fransa’yı ürkütmesi sonucu, adı geçen devletler arasında “Üçlü İtilaf Bloğu” ortayı çıkmış, Almanya da buna karşı Avusturya ve İtalya ile birlikte “Üçlü İttifak”ı kurmuştu.

Üçlü İtilaf Devletleri, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü terk ile onu kendi aralarında paylaştıkları için Osmanlı Devleti’nin bu bloklar arasındaki yeri Üçlü İttifak olmuş, özellikle Rus tehlikesine karşı Almanya ile 2 Ağustos 1914’de ittifak antlaşması imzalanmıştı. Antlaşmanın ikinci maddesi gereği Rusya savaşa dahil olursa Türkiye de savaşa girecekti.

Almanların Türk-Alman İttifakı’ndan ana amaçları, Avrupa’da İtilaf Devletleri’nin çemberine alınmamak, üzerlerindeki askeri yükü hafifletmek için düşman kuvvetleri Türk sınırlarında cepheler açarak oyalamaktı. Nitekim Rusya 6 Ağustos 1914’de savaşa girince, Almanya, ittifak şartları gereği Osmanlı Devleti’nin de savaşa girmesi için baskı yapmaya başladı.

Osmanlı Devleti, Almanya’nın savaşa girmek uğrundaki baskılarına ancak üç ay kadar dayanabildi. Saray, Kabine üyelerinin çoğu ve halk, hazır olunmadığı için savaş ilanına karşı çıkıyorlardı. Savaşa dahil olmanın aktif taraftarlığını ise 33 yaşında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Enver Paşa yapıyordu. Enver Paşa, Almanların savaşı kazanacağına inanıyor, Türkiye’nin Almanya safında savaşa girmesi halinde bu zaferden faydalanarak Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden dirilteceği ve giderek “Büyük Turan İmparatorluğu”nu kuracağı hayaliyle yaşıyordu. İşte bu hayalin etkisiyle Enver Paşa, Osmanlı Donanma Komutanı Alman Amirali Souchon’a 25 Ekim 1914’de Rus limanlarına saldırı emri veriyor, Souchon bu emri 29 Ekim’de Ruslar’ın Odesa ve Novorosky limanlarını bombalayarak yerine getiriyordu. Artık Osmanlı da bir oldubitti ile savaşa dahil olmuştu.

Ruslar, 29 Ekim Karadeniz bombardımanının ardından Osmanlı Devleti’ne 1 Kasım 1914‘de savaş ilan etmişler, 3 Kasım’da Rusya’nın 1. Kafkas Ordusu merkezi Erzurum’da bulunan 111. Ordu üzerine saldırmış, 3-12 Kasım arasında Köprüköy Muharebeleri yapılmış, çarpışmalardan iki taraf da bir sonuç alamamıştı.

Bunun ardından. Alman Genel Karargahı, Avrupa cephelerinde Rusların kendileri üzerinde olan askeri yükünü hafifletmek için Osmanlı Başkumandanlığı’ndan Ruslara karşı Kafkasya'da geniş çaplı bir harekat başlatılmasını istemişti. Enver Paşa da buna istekli görünüyordu. Ruslar yenilirse "Turan Yolu" açılacaktı. 111. Ordu'nun Köprüköy'deki çarpışmalarda kazandığı mevzi başarılar da Enver'e taarruz için cesaret vermişti.

Komutanların Taarruza Karşı Çıkışları


Enver Paşa, Köprüköy Muharebeleri'nin ardından III. Ordu bölgesine gelmiş, askeri teftiş ettikten sonra Ruslara karşı derhal taarruz kararı vermişti. III. Ordu Komutanı Haşan İzzet Paşa, kış şartlarım ve ordunun savaşa hazır olmadığını ileri sürerek bu karara karşı çıkmış, taarruzun ilkbahara bırakılmasını istemiş, bu sebepten Enver Paşa tarafından komutanlık görevinden alınmıştı.

Enver Paşa, komutanların kış şartlarında taarruz fikrine itirazı havası içinde İstanbul’a dönmüştü. Dönmüştü ama hâlâ taarruz kararını koruyor, bu arada Alman Genel Karargahı ve İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim tarafından da taarruz için sıkıştırılıyordu. Son bir tetkik için Albay Hafız Hakkı Bey’i (sonra paşa) III. Ordu bölgesine gönderdi. İstanbul’dayken taarruz için baharın beklenilmesini isteyen Hafız Hakkı Bey, Enver Paşa’ya gönderdiği raporda fikrini değiştirdiğinden bahisle şu görüşlere yer veriyordu:

Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bir kısmını kendim de gördüm. Bu mevsimde bu yollardan harekatın mümkün olduğuna kani oldum. Buradaki kolordu ve ordu kumandanları kafi derecede azim ve cesaret sahibi olamadıklarından böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmüyorlar. Bu harekatın icrası, rütben tashih olunarak bana tevdi olunursa, ben bu işi deruhte ederim.

Enver Paşa, Hafız Hakkı’nın bu raporu üzerine kesin taarruz kararını vermişti. Taarruz fikrine karşı çıktığı için III. Ordu komutanını görevinden aldığından yerine merkezi İstanbul’da bulunan I. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders’i getirmeyi düşünmüş, hatıralarında yer aldığı üzere Sanders, başarı şansı olmadığı için komutanlık teklifi ve taarruz fikrini reddetmişti.

Alman Genel Karargahı ve Büyükelçi Wangenheim, Enver Paşa’yı taarruzu bir an önce yapmak için sıkıştırırken, Sanders’in buna karşı çıkması Almanları rahatsız etmiş, hatta “faaliyeti Almanya'nın önemli askeri çıkarları için tehlike teşkil ettiğinden Mareşalin geri çağrılması zorunluluğu” bile gündeme gelmişti.

Enver Paşa’nın yanındaki diğer Alman subayları da Osmanlı ordusunun başarılı olacağına inanmıyorlardı. Tek inanan Enver Paşa idi.

Görülüyor ki, Almanlar Osmanlı ordusunun yenileceğini bile bile, sırf üzerlerindeki Rus askeri yükünü hafifletmek için onu taarruza sevk ediyorlardı.

Sarıkamış Taarruzu’nun Sarıkamış Faciasına Dönüşmesi

Trabzon üzerinden 6 Aralık 1914’de Erzurum’a gelen Enver Paşa, III. Ordu’ya 22 Aralık’ta taarruz emri verdi. Ordunun savaşa hazırlıksız oluşu yanında, araziye en az bir metre karın yağdığı ağır kış şartlarında tam bir hezimet yaşanması sonucu 2 Ocak’ta çekilme emri verildi. Yaşanan faciayı komutanların harp hatıralarından okuyalım:

III. Ordu’yu, düşman kuvvetleriyle yapılan ateş ve süngü savaşları eritmemiştir. Soğuk, hastalık, gıdasızlık mahvetmiştir. Esir olanların hepsi, düşman manevralarıyla sarılarak esir düşmemişler, bunların çoğu cephanesizlik, açlık ve takatsizlikten karlar içinde kalma dolayısıyla esarete uğramışlardır. 
Sarıkamış Harekatı, kış mevsiminin bu havalide, en korkunç manasıyla kendisini gösterdiği günlere rastlamıştı. Yarı çıplak ve karnı hiçbir zaman lüzumu kadar doyurulamamış olan bir askerle bu çetin dağları aşmaya kalkışmak, ordunun mahvı demekti. 
Sarıkamış seferinin son bilançosu, yüz bin kişilik üç kolordunun iki hafta zarfında takriben 15 bin kişiye düşmesi, toplarıyla silahlarının ve nakil vasıtalarının yarısından fazlasının kaybolması, bütün gidip gelme yolları boyunda kanlı veya donmuş on binlerce mezarsız şehit bırakılması, ordunun gerek maddi ve gerek manevi kuvvetlerinden birçok şeylerin kaybolması ile hülasa olunabilir. Eğer o zaman düşmanda takip kudreti olsaydı, Erzurum önlerine kadar gelebilirdi. Fakat o da çok kayıplara uğramış ve kış ortasında böyle bir takip yapabilecek takatten mahrum kalmıştı. Nihayet Sarıkamış Seferi için kısaca şöyle söylenebilir: Gittik, gördük, taarruz ettik. Sarıkamış’a uzaktan baktık. Geri geldik...
Başkumandan Vekili (Enver Paşa), kürklü paltosu ve kalın su geçirmez çizmeleri ile at üstünde süratle ilerlerken, askerin de kendisi gibi yürüyebileceğini sanıyor olmalıydı.

Zamansız ve hazırlıksız taarruz sonucu III. Ordu tamamen bitmiş, düşmandan ziyade eksi kırk derece soğuk ve bir metreden fazla kara mağlup olmuştu. Enver Paşa, 9 Ocak 1914’de III. Ordu komutanlığını Hafız Hakkı Paşa’ ya ( Enver, Hafız Hakkı’yı, taarruzdan önce kanunlara aykırı olarak albaylıktan generalliğe yükselterek, komutanı Ziya Paşa’yı istifa ettirip X. Kolordu’nun başına getirmişti) bırakarak İstanbul’a döndü. Yenilgisini hiç belli etmedi. Hatta, “Düşmana çok ağır bir darbe indirdim. Bir hayli zaman Kafkasya’da belini doğrultamaz” sözlerini sarf etti. Basına, Sarıkamış Faciası’ndan bahsetmemesi için sansür konulmuş, halk yenilgiyi, yabancı basından öğrenmiş, yenilgi, İtilaf Devletleri nezdinde büyük bir sevinçle karşılanmıştı.

Sarıkamış Taarruzu’na Ruslar büyük önem vermişlerdi. Askerleri cesaretlendirmek için Rus Çarı II. Nikola 20 Aralık’ta gizlice cepheye gelmiş, Kafkasya birliklerinden büyük miktarda yedekler getirilmişti. Taarruz sonunda Osmanlı III. Ordusu tamamen erirken Ruslar da 16 bin ölü vermişlerdi. Osmanlı yenilgisi, Doğu Anadolu’nun bütün kapılarını Ruslar’a açmış, baharın gelmesiyle birlikte taarruza geçen Ruslar, 25 Temmuz 1916’ya kadar sırasıyla Hopa, Artvin, Malazgirt, Erzurum, Van, Muş, Bitlis, Rize, Bayburt ve Erzincan’ı işgal etmişlerdi.  Rus işgal hareketi III. Ordu yeniden kurulduktan sonra durdurulabilmiş, kaybedilen yerleri kazanma mücadelesi başlamıştı.

Sarıkamış Taarruzu’nun Almanları tatmin etmekten başka bir amacı yoktu. Rusya’ya karşı harekata tamamen Alman sevk ve idaresinin isteğiyle girilmişti. Osmanlı hizmetinde bulunan Alman generallerinden Colmar von der Goltz (Golç Paşa) da hatıralarında, Sarıkamış Harekatı’nın Türkler için “maksatsız ve düşüncesizce” yapıldığı üzerinde durur.

Falih Rıfkı Atay’ın yazdıklarına göre ise, Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Cebesoy’un yanında askeri ataşe S. Arıkan, Enver Paşa I. Dünya Harbi’nden sonra Moskova’ya uğradığında ona sorumuş: “Paşa hazretleri, biz Sarıkamış meselesini bir türlü kavrayamamıştık” demesi üzerine kısaca: “Zaten açlıktan öleceklerdi. Cephede düşmanı da öldürerek öldüler” cevabını vermiştir.

Türk tarihinde bir örneği görülmeyen Sarıkamış Faciası’nın bütün sorumluluğu Enver Paşa’nın üzerine yüklenebilir. Almanların amaçları zaten biliniyordu. Bir kısım Alman subaylarının da kendisini taarruza girişmemek hususunda uyardıkları halde Enver’in böyle bir maceraya girişmesi, onun ancak zaafları ile açıklanabilir.

1 Eylül 2013

Köftelik Kıyma Seçimi ve Köfte Yapımının Püf Noktaları

0 yorum
Köfte yapımı
Köfte, et yemekleri içinde büyük olasılıkla Türk insanının en sevdiklerinin başında gelir. Çocukluktan başlayarak en sevilen yemek, habersiz misafirler için pratik kurtarıcı, pikniklerin ve mangal sefalarının başgediklisi... Ekşilisinden, İzmir köfteye, kaşarlısından ıslamaya, çiğ köfteden dalyan köfteye kadar her biri ayrı lezzet şöleni...  

Köfte kelimesi Acemcedeki "Kufteh" sözünden dönüşerek Türkçeye yerleşmiş. Acemlerin dış yüzeyi etle kaplı, içinde yumurta ve sebze bulunan yemeklerinin adı olan bu kelime bize "Köfte" olarak geçmiş.

Ülkemizde 300'e yakın köfte çeşidi yaratılmış. Yani sözcük olarak kökeni İran olsa da Türk insanının yaratıcı zekası ve hamarat elleri sayesinde yurdumuz köftenin anavatanı sayılıyor.

Fakat her şeyin bir püf noktası olduğu gibi, köfte hazırlarken de dikkat edilmesi gereken püf noktaları, köftelik kıymanın iyi seçilmesi gerekir. Köftelik kıymanın seçimi iyi olmazsa, ne kadar hünerli olursanız olun istediğiniz lezzete ulaşmanız zor olacaktır. Gerisi ise elbette köfte yapanın hünerli ellerine kalıyor.

Köftelik Kıyma Nasıl Seçilir ve Hazırlanır?

  • İdeal köftelik kıyma, dananın yağsız kısmı ile kuzunun döş kısmındaki etin çekilmesi ile hazırlanır.

  • Köftelik kıyma orta yağlı etten yapılmalıdır.

  • Köftelik kıymaya kesinlikle kuyrukyağı konmamalıdır.

  • Köftelik kıyma normalde bir kez çekilir. Kıymayı iki kere çekmek renginin daha güzel görünmesini sağlar.

  • Kıymayı kasaptan alır almaz buzdolabında bekletmeden hazırlanan köfte daha lezzetli olur.

  • Yoğurduktan sonra en fazla 1 saat dinlendirmek, köftenin lezzetini arttıracaktır.

  • Kıyma ne kadar çok yoğrulursa o kadar lezzetli olur. Kıymayı yoğrulurken (yaklaşık) 60 defa tepsiye vurmak ve elleri arada bir suya batırmak gerekir.

  • Kıyma, yoğurduğunuz kaba ve parmaklarınızın arasına yapışıyorsa köfte kıvamına gelmiş demektir.

  • Klasik köfte, kıyma, rendelenmiş soğan, irmik kıvamında çekilmiş ekmek içi, maydanoz, karabiber, yenibahar ve tuzdan hazırlanır.

  • Çeşidine ve yöresine göre malzemelerden eksiltme ya da ekleme yapılabilir.

  • Kasaplarda etle beraber bütün malzemesi birlikte çekilerek hazırlanan kıymadan yapılan köfte, farklı lezzeti ile denemeye değer bir tat oluşturuyor.

  • Izgarada köfte pişirirken, önce harlı ateşe koyup, içindeki pembe et suyu çıkınca çevirir ve daha sonra normal ateşte pişirirseniz köfteniz daha lezzetli olur. Çünkü bu şekilde etin suyu köftede kalacaktır.


Türkiye'nin Meşhur Köfteleri

Akçaabat köftesi (Rize / Akçaabat),
Kasap köftesi (Bitlis)
Sıkma köfte (Malatya)
Susamlı köfte (Mersin)
Lebeniyeli köfte (Adana)
Tekirdağ köftesi (Yazmaya gerek var mı?)
Hekebeşandi (Şırnak)
Satır köfte (Edime / Keşan)
Islama köfte (Adapazarı)
Nohuttu köfte (Elazığ)
Akıtma köfte (Gaziantep)
Bademli köfte (İstanbul)
Salihli odun köftesi (İzmir)
Mayalı köfte (Kütahya)
Buğday köftesi (Van)
Harput köftesi (Yozgat)
Lıklıklı köfte (Şanlıurfa)
Herleli köfte (Mardin)
Ayva köftesi (Malatya)...

En sevilen köfte çeşitlerinden İnegöl köftesinin, Balkanlardan göç eden, Tekirdağ köftenin ise Selanik'ten göç eden Türkler tarafından yurdumuza getirildiğine inanılıyor.


Unutmayın, her köftenin kendine özgü ızgara ya da kızartma yoluyla bir pişirme biçimi bulunsa da bunu arzunuza göre değiştirip farklı lezzetler yaratabilirsiniz.

Elimizden geldiği kadar köfte yapımın püf noktalarını anlatmaya çalıştık. Şimdiden afiyet olsun...

19 Nisan 2013

Londra'yı Yakan Fırıncı

1 yorum

Londra tarihi yangın
Thomas Farynor, Fransa’daki sürgün yaşamından sonra İngiltere tahtına geçmiş olan Kral II. Charles’ın fırıncısıydı. Alçak gönüllü bir zanaatkar olarak özel bir onur ve ün kazanmıştı.

Krallık hizmetinde geçirdiği beş yılın sonunda Farynor, 1666 yılının bir akşamı, çok uzun ve yorucu bir gün daha geçirdikten sonra, Pudding Lane’deki fırının üstündeki odasına çıktı, mumunu söndürdü ve rahat bir uykuya hazırlandı. Ne var ki, o, böyle uykuya hazırlanırken alt kattaki fırında bir alev hafif hafif titremekteydi: Farynor, kendi ekmek fırınını tümüyle söndürmeyi unutmuştu.
Alev giderek büyüdü. O sabahın saat ikisinde, 2 Eylül 1666’da, fırındaki yangın, tarihin en büyük felâketlerinden birini, Büyük Londra Yangını’nı başlattı.

Farynor’un dükkanından yükselen kıvılcımlar, yakınlardaki Star Hanı’nın avlusundaki samanları tutuşturdu. Pudding Lane, eski Londra’nın aşırı kalabalık bir merkezinde bulunduğundan, az sonra binlerce mahalleli yangını görmeye çıkmıştı. 

Halkın kapıldığı korku gereksiz değildi. Ahşap kentte yangın pek sık görülen bir şeydi. Daha bir yıl önce Kral Charles, bir buyrukla, belediye başkanından yangınla daha etkin mücadele edilmesini istemişti. Ancak, daha önceki yangınlar, kendi kendilerine sönüp gitmişlerdi ve bunun da, aynı yolu tutmayacağını düşünmek için hiçbir neden yoktu.

Bir Kadın Bile Yangını İşeyerek Söndürür!

Pudding Lane, Eastcheap Pazarı’nın çöp dökme yeri olduğundan, buralarda önemli kişiler oturmazdı. Ama öteki yanı Londra Köprüsü’ne giden anayola yakın olduğu için, sabahın erken saatlerinde, yangın belediye başkanına haber verildi. Belediye başkanı yangın yerine geldiğinde, gördüğü manzara karşısında doğrusu hiç etkilenmedi. “Hah! Bunu bir kadın bile işeyerek söndürür!” dedi.

Günlük yazan Samuel Pepys de daha fazla etkilenmiş değildi: Tower Tepesi’nin çeyrek mil doğusunda sabah saat üçte hizmetçisi tarafından uyandırılmış ve yangın konusunda günlüğüne şöyle yazmıştı. “Kalkıp üstüme bir şey geçirdim ve pencereye koştum. Tahminime göre yangın Mark Lane’in arkalarında bir yerdeydi, bunun üzerine dönüp uyudum yine.

Yangın haberini saraya ileten kişi yine Pepys oldu. Kral da, öğleden az önce Whitehall’a geldiğinde, durumu ondan öğrendi. Ondan önce, kimse kalkıp da krala bir şey söylemeyi akıl etmemişti. Ne de olsa günlerden Pazar'dı.

Ancak, yangının kısa sürede kendi kendine söneceği düşüncesi suya düşmüştü. Pazar günü alevler Thames Nehri’ne vardı ve kereste, yağ, içki ve kömür dolu depolar birbiri ardından bomba gibi patlamaya başladı.

Rüzgâr da doğudan kuvvetle esmekteydi. Alevler, Pepys’in evine yaklaşmamakla birlikte, batıya doğru durdurulması olanaksız biçimde yayılıyordu. Pazar günü yangının bir ara durdurulması olasılığı belirdi. Ama yangınla savaşan halk, kovalarını daha çabuk doldurmak için hortumları kesti ve böylece suyun yangın yerine ulaşması da önlenmiş oldu.

Cehennemi yangın Pazar’dan Çarşamba’ya kadar sürdü. Bu süre içinde 13.000 ev ve 87 kilise yandı, 300 dönüm tarla kapkara kesildi. Londra Köprüsü’ndeki dükkanlar da alev almış, rüzgar kıvılcımları Thames’in karşı yakasına taşıyarak Southwar’da küçük küçük yangınlar başlatmıştı. Kentin ticaret merkezi olan Guildhall ve Royal Exchange Borsası da yerle bir oldu.

Kurşundan Akan Irmaklar

En büyük felâket St. Paul Katedrali’nde meydana geldi. Sıcaktan taşlar patladı, eski mezarlar açıldı, mumyalaşmış cesetler ortaya çıktı. Katedralin eriyen damından, yan sokaklara kurşundan ırmaklar aktı.

Büyük Londra Yangını'nda yalnızca sekiz kişinin ölmüş olması inanılacak gibi değildi. Kentliler kaçacak zaman bulmuşlardı. Yollar, eline geçirebildiği malını el arabalarına yükleyip kentten kaçanlarla tıklım tıklım doluydu. Kentin çevresi kocaman bir göçmen kampını andırıyordu.

Kentten çıkanlar arasında Pepys de vardı. Günlüğünde şöyle yazar:

İnsan yüzünü rüzgârdan yana verince, bu dehşetli alevlerden fışkıran ateş damlacıklarıyla yanıyordu... Üstelik öğle güneşini bile silen kapkara bulutlar vardı kentin üzerinde. Güneş, aradan kendini gösterecek bir fırsat bulduğunda kan gibi kırmızıydı.

Yangının yayılmasını önlemek için çevredeki binaların yıkılmasını emreden kral sayesinde, Çarşamba gecesi felâket bir ölçüde sınırlanabilmişti. Ama Londra, haftalar boyunca tüttü bundan sonra. Altı ay sonra hâlâ için için yanan bodrumlar vardı.

Fırıncı Farynor’un bu dalgınlığının yararı da olmadı denemezdi. Merkezi Londra’nın utanç verici mahalleleri bir hafta içinde yerle bir olmuştu. Ve yangın, 1665’te 100.000 can alan Büyük Veba Salgını’nın son izlerini de böylece Londra’dan silip süpürmüştü.

18 Nisan 2013

NZT-48: Bir Zeka Hapı Aldatmacası

0 yorum

Limitless filmini çoğunuz izlemişsinizdir herhalde. İzlemeyenler için filmin özetini vermek gerekirse, başrollerini Bradley Cooper ve Robert de Niro`nun paylaştığı Limitless filminde Bradley Cooper bir türlü başarıyı yakalayamamış bir yazardır. Günün birinde eski kayınpederi (R. De Niro) ona çok işine yarayacağını söyleyerek tanesi 800 dolar olan NZT-48 adında bir hap verir. Gerçekten de NZT-48 tabletini kullanmaya başladıktan sonra inanılmaz bir değişim başlar. Bütün beyin işlevleri tavan yapan Cooper normal bir insandan çok daha zeki, çok daha iyi mantık kurabilen bir insana dönüşür. Zekasını kullanarak borsada milyonlar kazanır, hiç zorlanmadan birçok yabancı dili bir anda öğrenir. Kısaca NZT-48 ile imkansızı başarır.

Filmin öyküsü böyle. Dedik ya bu bir film. Ama ülkemiz için bazı şeyler yalnızca filmde kalmıyor, hemen bir fırsat kapısı haline dönüşüveriyor. Allah bereket versin, ülkemizin uyanığı da safı da çok olduktan sonra birileri sürekli kolay yoldan köşeyi dönerken diğerleri hep kaybediyor.

NZT-48 Aldatmacası

NZT-48
Doğal olarak film bu kadar ilgi çekince bir hayal ürünü olan NZT-48’in Türkiye piyasasına girmesi de fazla uzun sürmedi. Öyle vaatler var ki dudak uçuklatacak cinsten: Zekanızı % 100 geliştirir, beyninizdeki kör sinirleri birbirine bağlayarak yaşadığınız şeyleri ayrıntılarıyla hatırlamanıza sağlar, uykusuzluk sorununu kökünden bitirir. Sanırsınız süper insan serumu icat edilmiş de ilk olarak Türk insanının kullanımına sunuluyor. Einstein bugünleri görse herhalde o kadar kafa yormak yerine bu haptan bir-iki tane alır keyfine bakardı.

Öyle güzel kurulmuş bir tezgah ki, aslında hiç olmayan yabancı gazete ya da ajans haberleri Türkçeye çevrilmiş, sanki yabancılar da bu büyülü tabletin faydasını keşfetmiş gibi tanıtılıyor. Yok öyle bir şey! Haberler sahte, kullanıcı yorumları sahte ama cebinizden çıkacak para tümüyle gerçek. Ama bizim insanımızın  huyunu çok iyi bildiklerinden NZT-48 hapı peynir ekmek gibi satıyor: Ya işe yarıyorsa, ya NZT-48 hapı gerçekse? Ne de olsa Nasreddin Hoca’nın torunlarıyız biz.

Nedir Bu NZT-48 Hapı Dedikleri?


Aslında "zeka hapı" adıyla da reklamı yapılan bu hapın içeriğinin, bildiğiniz diğer multivitamin haplarından farkı yok. Herhangi bir eczaneden alacağınız başka marka bir multivitamin hapı ile neredeyse tüm etken maddeleri aynı: A, B, C, D, E gibi birçok vitamin, ya da magnezyum gibi elementler.  Bedeninizde vitamin eksikliğine bağlı bir sorun varsa NZT-48 elbette işinize yarayacaktır.  Ama bu haptan mucize bekleyerek zekanızın artacağını düşünüyorsanız boşa kürek çekmiş olursunuz. Fakat bu hap normal bir vitamin hapına göre çok daha pahalı olduğundan kesenin  ağzını biraz daha açmanız gerekecek. Ortalama 59 TL'den satıldığını düşünürseniz, normal bir vitamin hapından 4-5 kat daha pahalıya size mal olacak demektir.

Yine de haklarını yemek lazım. Reklamlarını o kadar güzel yapıyorlar, hapı o kadar güzel tanıtıyorlar ki birçok insanın söz verilen vaatlere kanması, inanması içten bile değil. Siz hapı yutuyorsunuz, onlar parayı cebe indiriyor. Çoğu kullanıcı "dermatalojik olarak etkinliği kanıtlanmıştır" lafına bile dikkat etmiyor. İyi güzel de bu hap zeka hapı mı yoksa cilt kremi ya da güneş losyonu mu? Çünkü dermatoloji cilt hastalıkları ile ilgilenen bir bilim dalı. Sizin anlayacağınız, tanıtımı daha bilimsel bir havaya sokabilmek adına ya da "NZT-48 gerçekten işe yarıyor mu" sorusunun yanıtı için kullanıcıların dikkati tamamen farklı ve ilgisiz bir alana yoğunlaştırılıyor. Tamamen şark kurnazlığı ile yapılan bir pazarlama stratejisi.

Genelde bizim insanımız konunun uzmanlarından daha çok reklamlara, çevreden duyduğu dedikodulara inanır ama yine de ben yazayım. Bakın Türk Nöroloji Derneği Başkanı Prof. Ersin Tan  NZT-48  hapı için ne diyor: “Bu resmen şarlatanlık! Yazdıkları şeylerin bilimsel olarak olanağı yok!” Türk Nöroloji Derneği Başkanı Prof. Ersin Tan da kim oluyor canım? O ne bilir NZT-48 gerçekten işe yarıyor mu yaramıyor mu?

İşe yaradığını söyleyen kullanıcı yorumlarına da inanmayın. NZT-48 hakkındaki kullanıcı yorumlarının çoğu bu oyunun bir parçası. Gerçek kullanıcılardan daha çok hapı satanların yorumu. İşe yaradığını sanan gerçek kullanıcılar ise normal bir vitaminin gösterdiği etkiyi aldığından zekasının açıldığını düşünüyor ya da tamamen plasebo etkisi altında. 

Yurdum insanı böyle saf olmayı sürdürdükçe her daim böyle uyanıklar çıkacak. Dün Titan zinciriyle parayı vurdular, bugün NZT-48 ile. Lütfen böyle hiçbir bilimsel veriye dayanmayan reklamlara inanıp paranızı sokağa atmayın. Gidin işin uzmanlarına sorun. Hatta benim yazdıklarıma bile inanmayıp konu hakkında uzman bir doktora danışın. O anlatsın size NZT-48 hapı gerçekten zekayı artır mı yoksa artırmaz mı!

Parayı nereye harcayacağını bilemeyen vatandaşımız bir gün internette “zeka hapı” denilen bir ürünle karşılaşır.59 lira verir ve bir şişe satın alır. Bir ay boyunca sürekli kullanır, bitince bir şişe daha alır. Ardından bir şişe daha. Sonunda bir etkisi olmadığını düşünüp internet üzerinden firma ile görüşmeye karar verir. "Ben aylardır bu zeka haplarından kullanıyorum. Dünyanın parasını veriyorum ama hala etkisini göremedim. Yoksa siz beni kandırıyor musun?” Firma yetkilisi yanıt verir “Hiç öyle şey olur mu efendim, hiç sizi kandırır mıyız? Bakın gördünüz mü, zekanız açılmaya başlamış bile...

Yukarıdaki kısssadan hisse de artık anlayana.

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana, Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir