22 Kasım 2014

Tarihte İlginç Doğum Kontrol Yöntemleri

0 yorum
ilginç doğum kontrol yöntemleri

Birçok kültürde doğum kontrol yöntemleri hem dini hem de ahlaki açıdan birçok kez tartışmalara konu olsa da, tarih boyunca insanlar evlilik dışı cinsel ilişkiler, evlilikte oluşabilecek istenmeyen gebelikler, kadın ve erkek sağlığının korunması gibi birçok amaç için farklı doğum kontrol yöntemleri denemiştir. İstenmeyen gebeliklerin sona erdirilmesi ya da hiç var olmaması için önlem alınması neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir

Günümüzdeki kadınlar modern tıbbın akıl almaz gelişimi sayesinde tarihin eski dönemlerinde yaşayan hemcinslerine göre oldukça şanslı. Çünkü modern tıp sayesinde istenmeyen gebeliklerin önlenmesi için oldukça fazla yöntem bulunuyor. Üstelik bu yöntemler tarihteki doğum kontrol yöntemleri ile karşılaştırıldığında hem çok daha kolay hem de onlar kadar garip ya da zahmetli değil. Oysa eski çağlarda kadınlar, istenmeyen gebeliklerin önüne geçebilmek için akıl almaz yöntemler kullanıyordu.

On binlerce yıl boyunca doğum kontrolünün tek yöntemi, erkeğin kadının vücudunun dışına boşalmak için geri çekildiği kesintili cinsel birleşmeydi. Üstelik bekaret kemerini saymazsak, kilisenin en çok tavsiye ettiği yöntemdi. Bu yöntemin temeli, erkeğin boşalma anında kendini geri çekmesiydi. İşi garantiye almak için kadınların da hemen yere çömelip hapşırması bizzat Ortaçağ bilginleri tarafından tavsiye ediliyordu. Ne var ki tıpkı günümüzde olduğu gibi tam olarak güvenilir değildi ve istenmeyen kazalar hiç eksik olmazdı.Yine de katır toynağının yakılıp dumanını kadının cinsel organına yönelterek geçici bir süre kısırlaştırıldığına inanılan yöntemden çok daha garantiliydi.

Kadim Çin uygarlığında kadınlara, istenmeyen bir bebek sahibi olacaklarını öğrendiklerinde yağda ısıtılmış cıvayı yutmaları tavsiye edilirdi. Aslında eski çağlarda yalnız Çinliler değil, Asurlulardan Mısırlılara varıncaya kadar birçok uygarlık cıvanın tıbbi amaçlarla kullanılabileceğine inanıyordu. Bu yöntem, cıva yüksek derecede zehirli olduğu için fetüsü zehirliyordu. Ama cıva zaten başlı başına bir tür zehir olduğundan böbreklere de zarar veriyor ve bebeğin yanı sıra annesi de çoğu zaman yaşamını yitirebiliyordu.

Daha az zararlı bir yöntem ise Papua Yeni Gineli kadınlar tarafından uygulanıyordu: Cıva yerine sıcak taş yutuyorlar, ardından bir kurbağanın ağzına üç kez tükürüyorlardı.

Aynı biçimde yoğun sitrik asit içerdiğinden gebelik için gereken pH dengesini bozmasından dolayı günümüzde sofralarımızın vazgeçilmezi olan limon da çoğu kez sperm öldürücü olarak kullanılmıştı. Kadınlar her cinsel birleşmeden önce limon suyunu cinsel organlarının çevresine sürerlerdi. Keza aynı amaçla ekşimiş sütün dahi kullanıldığı olurdu.

Antik Mısır’da Doğal Kontrol Yöntemleri


Mısır doğum kontrol yöntemleri, kaydedilmiş en eski yöntemlerdir. MÖ 1850 civarında yazılmış Petri Papirüsü ve üç yüzyıl sonrasında meydana getirilmiş Eber Papirüsü hamileliği önleyici sayısız yöntemi tarif etmektedir. Papirüste ayrıca kadınların adetle nasıl baş ettiklerinden de bahsedilmektedir: Mısırlı kadınlar lime lime edilmiş keten ve daha sonradan Arap zamkı adı altında emülsiyon dengeleyicisi olarak boyalarda, şekerde ve ilaçta kullanılan ezilmiş akasya dalı pudrasından oluşan tampona benzer ev yapımı bir alet kullanırlardı.

En çok rağbet gören yöntem ise Hindistanlı kadınların fil pisliği kullanmasına benzer bir yöntemdi. Cinsel ilişkiden önce kadınların timsah pisliği ve baldan hazırlanan bir karışımı cinsel organlarının içine sokmaları nasihat ediliyordu. Yapışkan bal spermin yumurtayla çarpışmasını geçici bir süre önleyebilirken burada asıl etkili olan malzemenin timsah pisliği olması daha büyük olasılıktı; keskin asiditesi gebelik için gereken pH ortamını değişime uğratıp spermi öldürebilirdi. Aslında timsah pisliği tarihin bilinen ilk sperm öldürücülerinden biriydi.

Mısırlıların diğer bir ilginç doğum kontrol yöntemi ise sarımsak ve soğanla gerçekleştiriliyordu. Yalnız bu yöntem çoğunuzun düşünebileceği şekilde yani bol bol sarımsak ya da soğan yiyerek yapılmıyordu. Cinsel birleşmeden bir gün önce kadınlar cinsel organlarına soğan ve sarımsakları koyuyorlar, eğer ertesi gün genizlerinde sarımsak ya da soğan kokusu hissetmezlerse tüplerinin kapalı olduğuna yani hamile kalamayacaklarına inanıyordu.

MS ikinci ve üçüncü yüzyılların özgür ruhlu Roma’sında doğum kontrol yöntemleri ilâve bir önem kazandı. Roma’da çalışan bir Yunanlı jinekolog olan Efesli Soranus gebeliğin gerçekleşmesini önleyen doğum kontrolleriyle döllendikten sonra yumurtayı çıkaran düşürtücülerin arasındaki farkı açıkça görüyordu. Defalarca kürtaj olmanın kadında kalıcı kısırlıkla sonuçlanacağını (doğru ama tehlikeli bir şekilde) anlatıyordu. Ayrıca (yanlış bir şekilde) cinsel birleşmeden hemen sonra kadının spermi dışarı çıkarabilmesi için öksürmesini, zıplamasını ve hapşırmasını tavsiye ediyordu. Yine inanması her ne kadar zor olsa da, Antik Roma’da kadınlar, istenmeyen gebeliği önleyeceklerine inandıkları için cinsel birleşme sırasında sol ayaklarına kedi karaciğeri içeren deri bir kese giyerlerdi. Adet döneminin ise kısır veya “güvenli” günler olduğunu farz ediyordu.

Sperm öldürücüler Yakın ve Ortadoğu’da popüler bir doğum kontrol yöntemiydi. Eski İran’da kadınlar sperm öldürdüğüne inandıkları alkol, iyot, kinin ve karbolik asit sıvıların içerisine doğal deniz süngerlerini daldırırlar ve ilişki öncesi cinsel organlarına yerleştirirlerdi. Bölge sularından elde edilmiş Suriye’ye özgü süngerler, emici özellikleri nedeniyle çok değer görürdü. Yüksek derecede asitli kokulu sirke suyu da tercih edilen bir sperm öldürücüydü.

Dediğimiz gibi, günümüzdeki kadınlar oldukça şanslı…

16 Kasım 2014

Marilyn Monroe'yu Kim Öldürdü?

0 yorum
Marilyn Monroe'nun ölümü

Tarih 5 Ağustos 1962; sabaha karşı 03.00. Los Angeles’ın Brentwood semti en tenha saatlerini yaşıyor. Ara sokaklardan birindeki İspanyol stili villada, kahya Eunice Murray’in dikkatini Marilyn Monroe’nun odasından gelen ışık çekiyor. Odaya girdiğinde karşılaştığı manzara dehşet vericidir: Marilyn Monroe’nun platin sarısı saçları kuru ve matlaşmış, kollarında, bacaklarının arkasında ve kalçasının sol yanında çürükler bulunmakta ve solgun çıplak bedeni yatağa yüzükoyun uzanmıştır. Sağ elinde ise bir telefon ahizesi.

Oda da pek farklı değildir. Odanın camı kırılmış, kirli elbiseler, Frank Sinatra plakları ve lüks Beverly Hills mağazalarının alışveriş torbaları yere saçılmıştır.

Korkuya kapılan Murray ilk olarak Marilyn Monroe’nun düzenli olarak gittiği psikiyatristine telefon eder. Kısa süre sonra hem psikiyatrist hem de bir doktor eve gelir. İki uzmanın da dikkatini yatağın hemen yanı başındaki komodinin üzerinde duran 15 adet plastik ilâç şişesi çeker. Görünürde, Hollywood’un sarışın efsanesi Marilyn Monroe yüksek miktarda uyku ilacı alarak intihar etmişti. Çünkü daha önce de 4 kere intihar girişiminde bulunmuştu. Ölümü de tutanaklara aşırı dozda uyku ilacı alımına bağlı zehirlenme olarak geçer. Peki ama gerçekten intihar mı etmişti?

Marilyn Monroe'nun ölümü sonrası onlarca komplo teorisi üretildi. Pek çoğunda da yıldızın ölümünden, Kennedy kardeşler sorumlu tutuluyordu. Çünkü birçok görgü tanığı olay günü Robert Kennedy’nin Marilyn Monroe’nun evinde olduğunu iddia ediyordu.

Marilyn Monroe'yu Mafya mı Öldürdü?

Marilyn Monroe komplo
Araştırmacı yazar Wendy Leigh, “Gizli Mektuplar” adlı kitabında yıldızın Kennedy kardeşlerle aşk ilişkisinden, adli tıp kayıtlarından ve işin içine mafyanın karıştığını gösteren belgelerden yola çıkarak bir ölüm teorisi kuruyor.

Bu kitaba göre Marilyn, ölümünden önceki aylar boyunca hiçbir şekilde intihar eğilimi gösterecek bir ruh hali içinde bulunmuyordu. Ayrıca uyku ilaçlarıyla, yanlışlıkla aşırı doza kaçamayacak kadar yakın tanışıklığı vardı. Marilyn'in öldüğü duyulunca olay yerine giden ilk polis memuru olan Jack Clemmons, bu hapları yutmak için gereken bardağı parmak izi için arıyor. Ama ne odada, ne de odanın hemen yanıbaşındaki banyoda su bardağı bulamıyor. Oysa ertesi gün basına servis edilen fotoğrafta yatağın hemen yanıbaşında bir su bardağı görünmekte.

Marilyn’in, aralarındaki ilişkiyi açıklayacağı tehdidi yüzünden, Bobby Kennedy tarafından öldürüldüğü çok yaygın bir görüş olsa da, yazar bu ihtimali reddediyor.

Yakın tanıklıklar ve ilgili belgeler, Marilyn’in aslında Başkan Kennedy’nin eşi Jackie’den boşanmasını sağlayıp “First Lady” olmanın düşünü kurduğunu gösteriyor. Ancak bunu kamuoyuna açıklamaya niyetli olmadığı apaçık belli. Psikiyatristi Dr. Ralph Greenson’in bant kayıtlarına göre, bir seansta bilinç akışı içinde şöyle konuşuyor Marilyn:

Marilyn Monroe bir askerdir. Başkomutanı ise dünyanın en güçlü adamı. Bir askerin öncelikli görevi başkomutanına itaat etmektir. Aynı donanmadaki gibi. Başkan kaptan, Bobby ise onun emir subayı. Bobby ağabeyi için her şeyi yapar, ben de öyle. Asla onu utandıracak bir şey yapmam.

Belki bilerek değil ama aslında Marilyn cinsel karizmasıyla Başkan’ı utandırmıştı. Şu meşhur, “Happy Birthday President” şarkısıyla.

19 Mayıs 1962 günü, Başkan John F. Kennedy’nin 45’inci doğum günü şerefine New York Madison Square Garden’da verilen davette onun da sahne alması istenmişti. Düş gücüne hiçbir şekilde imkan tanımayan, Jean Louis imzalı 7 bin dolarlık saydam elbisesiyle sahneye çıkıp öyle şehvetli bir sesle “Happy Birthday President”ı söyledi ki, ertesi gün son derece etkin köşe yazarlarından Dorothy Kilgallen, sütununda şöyle yazdı: “40 milyon Amerikalının gözleri önünde Başkan’la aşk yaptı...”

Bobby ile ilişkisine gelince… Onunla, İngiliz aktör Peter Lawford’un evindeki akşam yemeğinde tanışmıştı. Kennedy’lerin kardeşi Pat Kennedy ile evli olan Lawford’un evindeki yemekten sonra, Marilyn eski kocası Joe DiMaggio’nun oğluna yazdığı mektupta şöyle demişti: “Çok zeki bir adam. Ayrıca müthiş espri yeteneği var. Benim de yemeğe katılmamı istemiş. Yanında oturdum. Ayrıca fena da dans etmiyor.”

İşte o geceden sonra Marilyn ile Bobby Kennedy arasında tutkulu bir ilişki başlıyor. Ancak yazar Wendy Leigh’in araştırmasına göre Marilyn, Bobby ile ilişkisini açıklamaya da hiçbir zaman niyetlenmemiş. Yani Kennedy kardeşler tarafından susturulduğu iddiaları gerçek dışı. Ancak Kennedy kardeşler doğrudan sorumlu olmamakla birlikte, aynı zamanda Marilyn’in ölümünde birer kilit isim konumundalar.

Yazara göre, yeraltı dünyasının iki ismi, sendika lideri Jimmy Hoffa ve Chicagolu mafya babası Sam Giancana’nın tetikçileriydi Marilyn’in katilleri. Çünkü Hoffa ve Giancana, Adalet Bakanı Bobby Kennedy’nin bir numaralı düşmanlarıydı. Ondan intikam almaya yemin etmişlerdi.

Bobby Kennedy mafyayı çökertmekte kararlıydı. Bu nedenle tehlikeli biriydi ve Marilyn’in öldürülmesi halinde, kamuoyu önündeki imajı beş paralık olurdu. Bobby’nin örgütlü suça karşı açtığı savaş öyle etkili olmuştu ki, adalet bakanı olmasından sonra mafya üyelerine yönelik tutuklamalar yüzde 71 artmıştı.

Ne var ki küçük Kennedy’nin mafyaya savaş açması, aynı zamanda, babasının servet edinmesine ve ağabeyinin Beyaz Saray’a yükselmesine olanak tanıyan örgütlenmeye savaş açması anlamına geliyordu. Baba Joe Kennedy, içki yasağı döneminde kaçak alkol satarak bir servet yapmıştı ve en büyük işbirlikçisi de hiç kuşkusuz mafyaydı.

Ancak Bobby mafyaya savaş açarak velinimetine ihanet etmişti ve bunun bedelini ödemesi gerekiyordu. O dönemde 22 aileden oluşan mafyanın, 5 bin üyesi ve 50 bin işbirlikçisi vardı.
1962 yılında Adalet Bakanlığı, Hoffa ve Giancana hakkında soruşturma başlatmıştı. İkisi Bobby’ye karşı güçlerini birleştirdiler. FBI kayıtlarına göre Hoffa, bir yakınına, “O, o... çocuğunun işini bitirmek gerek. Ancak kimin yaptığı çok belli olur. Başka yol bulmak lazım” demişti.

Böylece Hoffa ve Giancana, Marilyn Monroe’yu öldürerek, Bobby Kennedy’nin prestijini düşürme planını hazırladılar.

Tıpkı Başkan gibi, Bobby Kennedy de Marilyn’in aşırı saplantılı ilgisinden bunalmıştı. Bu yüzden özel telefonunun numarasını değiştirdi. Sonunda umutsuzluğa kapılan Marilyn, bir beysbol efsanesi olan eski kocası Joe DiMaggio’yu aradı. Yıldıza hâlâ aşık olan Joe evlilik teklifinde bulundu. Kendini yalnız ve kayıp hisseden Marilyn hemen kabul etti. Nikâh tarihi tespit edildi: 8 Ağustos 1962.

Dr. Greenson, Marilyn’i hayatının son 35 gününde tam 27 kez görmüştü. 3 Ağustos günü öğleden sonra Marilyn son derece olumlu bir ruh hali içindeydi. Aynı gün eski bir arkadaşını arayıp, “İyice yaşlanmadan artık hayatı yaşamaya başlamak lazım” demişti.

4 Ağustos sabahı yorgun ve bitkin görünüyordu. Pat Newcomb’a şöyle demişti: “Gece boyunca kadının biri telefon edip durdu. Bobby’den uzak durmamı söylüyordu.” Saat 19.30’da Peter Lawford telefon ettiğinde ise, ona şöyle dedi: “Pat’e elveda de. Başkan’a ve kendine de elveda de. Sen iyi bir adamsın.”

Sonra sanki ahize elinden düştü. Saat 20.30’da kuaförüyle telefonda konuştu. Sonra da bir zamanlar kısa bir ilişki yaşadığı Meksikalı senarist Jose Bolanos ile... Hayatının son telefon konuşmacıydı bu. 21.00 ile 22.30 arasındaki bir zaman diliminde, Marilyn son nefesini verdi.

Marilyn Monroe Nasıl Öldü?

Marilyn Monroe'nun son fotoğraflarıMarilyn’in yatağının başucunda çok önemli bir ipucu duruyordu. Apayrı bir hikaye anlatan bir şişe. 50 tabletlik bir kloralhidrat şişesi. İçinde sadece 10 tablet kalmıştı.

New York Örgütlü Suç Komitesi’nin eski üyelerinden Hank Messick'in verdiği bilgiye göre, geçen bir yıl içinde bu maddeyle birçok cinayet işlenmişti. Mafyanın en sevdiği cinayet aletlerinden biriydi bu...

Sarşın yıldız gerçekten aşırı dozda ilaç yüzünden ölmüştü. Marilyn’in kanında 8 mg kloralhidrat, 4.5 mg Nembutal, karaciğerinde de 13 mg nembutal bulunmuştu. İlaçların bu seviyeye yükselmesi için 27-42 Nembutal ve 41-65 tablet kloralhidrat almış olması gerekiyordu. Bu miktar 15 kişiyi rahatlıkla öldürebilirdi. Ancak kanında bu kadar fazla miktarda olmasına karşın midesinde ilaç izine hiç rastlanmamıştı. Vücudunda da hiçbir iğne izine rastlanmamıştı

Kısacası ilaçları nasıl aldığı başlı başına bir bilinmezdi...


 Los Angeles Bölge Savcılığı Adlı Tıp Bölümü Başkanı olan ve Marily’nin otopsisine, katılan John Miner, “Eğer birisini öldürmek istiyorsan, lavman midede kesinlikle iz bırakmaz. Ben öldürücü dozun bu yolla verildiğine inanıyorum” demişti.

Otopside elde edilen kanıtlar, Marilyn’in uyku ilaçlarını ağız yoluyla almadığını gösteriyordu. Ayrıca ölüm mahallinde temizlik yapıldığı belliydi. Her nasılsa cesetten alınan çok önemli doku örnekleri de ortadan yok olmuştu. Belki de hepsinden önemlisi, 70 dolar tutarındaki telefon kayıtlarının silinmiş olmasıydı.

Marilyn ile en son röportajı yapan ve fotoğraflarını çeken kişi George Barris idi. Barris, yıldızın hayatının en mutlu günlerini yaşadığı bir dönemde intihar etmesinin olanaksız olduğunu düşünüyordu. Elinde hiçbir kanıt olmamasına karşın, Marilyn’in öldürüldüğüne inanıyordu, Marilyn’in ölüm haberini alan Başkan ve kardeşi, ilişkilerini gösteren bütün izlerin ortadan kaldırılması için derhal Peter Lawford’u görevlendirmişlerdi. Marilyn’in Bobby ile konuşmalarını kaydettiği kırmızı kaplı günlüğü hemen ortadan kaldırıldı. Ev işlerine bakan kadın da Avrupa’ya gönderildi.

Marilyn Monroe’nun cenazesi Joe DiMaggio tarafından kaldırıldı. Yeniden evlenecekleri 8 Ağustos günü toprağa verildi. Joe DiMaggio, Kennedy’lerin ve Hollywood takımının cenazeye gelmesini istememişti.

Bu sahnenin üzerinden yıllar geçti. Mafya, Marilyn’in ölümünden sorumlu olduğunu asla itiraf etmedi. Jimmy Hoffa, 1975 yılında kayboldu. Muhtemelen mafya tarafından öldürüldü. Tuhaf bir tesadüf eseri Sam Giancana da aynı yıl 19 Haziran’da öldü. Bir gün sonra, Kennedy’lerle ilişkisi konusunda ifade verecekti...

Psikiyatristi Marilyn’in elinde telefon ahizesi olmasının nedeninin büyük olasılıkla yardım çağırmak için olduğunu söylemişti. Yıllar sonra ise Joe diMaggio’nun kızı June diMaggio’nun anlattığına göre göre ünlü yıldız ölümünden hemen önce June’un annesiyle bir telefon görüşmesi yapıyordu ve katiller yatak odasına girdiğinde isimlerini de annesine söylemişti. June annesine pek çok kez katillerin adlarını açıklamasını istemiş ama annesi “hayır ailemin yaşamasını istiyorum, sizleri tehlikeye atamam” diyerek karşı çıkmıştı.

Marilyn Monroe'nun ölümünün üzerinden yıllar geçmesine karşın sır perdesi halen daha kalkmış değil...

15 Kasım 2014

Sütyenin Öyküsü

0 yorum

Sütyenin tarihçesi
Tarih boyunca kadın göğsü giyim modasının kâh içinde kâh dışındayken aynı zamanda göğüslerin kendisi toplumsal manzaranın bir içerisinde bir dışarısındaydı. MÖ 2500 dolaylarında Yunan adası Girit’te yaşayan Minoslu kadınlar örneğin çıplak göğüslerini tamamen giysilerinden taşıracak şekilde kaldıran sütyen giyerlerdi. Oysa Antik Mısır’da kadınlar daha güzel göründüklerini düşündükleri için uzun tuniklerinin içine hiçbir şey giymezlerdi.

Diğer yandan erkek egemen eski klasik dünyada Yunanlı ve Romalı kadınlar göğüslerinin boyutunu küçültmek için göğüs sargıları sararlardı. Biraz daha yaşlandıklarında ise bu sargılar göğüslerini küçük göstermekten ziyade sarkmasını engellemek içindi. Bu âdet yüzyıllar sonra kilise liderlerince tekrar takdim edildi. Esasında 4.500 yıl önce Yunanistan’da ortaya çıkışından itibaren sütyen veya korse erkeklerin kendi zevklerine göre kadınları yeniden biçimlendirme girişimlerinin başlıca vasıtası olan bir giyim eşyası oldu.

Belli dönemlerde, günün standardına göre yetersiz ölçülerdeki göğüslerin büyütülmesi için aparatlar tasarlandı. İlk “takma göğüs” reklamları on dokuzuncu yüzyıl Paris’inde çıktı. Söz konusu “göğüs geliştirici” çubuklu korsenin içerisine yerleştirilen küçük yün yastıklardan meydana geliyordu. Aynı yüzyıl içerisinde sonradan Fransız kadınlar biçimleri ve boyutları nedeniyle “limon göğüsler” denen ilk lastik göğüs pedlerini satın alabilmekteydiler. Bu yıllarda sütyenler korselerin uzantılarından ibaret olarak kalmıştı.

İlk Modern Sütyenin İcadı


İlk modern sütyen ise 1913’te sahneye çıktı. Sütyen korsenin ölümünden sorumlu kadın, New Yorklu sosyetik Mary Phelps Jacobs’ın iğne işiydi.

Zamanın modayı takip eden kadınları rahatsız edici bir şekilde hareketi kısıtlayan balina çubuğu ve iplerden kutu benzeri bir korse giyerlerdi. Bu adet 16. yüzyıl aristokrasisinden miras kalıp günümüze kadar gelmişti. O zamanlar kadınların korse takmasının tek nedeni bellerini iyice sıkarak göğüslerini ön palan çıkarmak ve karşı cinsin dikkatini çekmekti. Mary Jacobs’ın derdi çok daha farklıydı.

1913’te bir sosyetik toplantı için incecik, pahalı bir gece elbisesi satın almıştı. Elbise korsesinin tüm detaylarını açığa çıkarıyordu, bu nedenle Mary Jacobs, Fransız hizmetçisi Marie’nin yardımıyla iki beyaz mendil, bir kurdele ve ipten meydana gelen sırtı açık, kısa bir sütyen tasarladı. Bu hafif, doğaçlama tasarıma hayran kalan kadın arkadaşlarına da birer tane hediye verdi. Ancak bir yabancıdan içerisinde bir dolar ve buluşuna atfen bir ricanın yer aldığı bir mektup, sosyetik hanımefendiyi tasarımının taslak çizimlerini Amerikan Patent Ofisi'ne sunması yönünde harekete geçirdi.

1914 Kasımında “Sırtsız Sütyen” (backless brassiere) için patent alındı. Bir grup arkadaşının yardımıyla Mary Jacobs birkaç yüz adet el yapımı sütyen üretti ancak doğru düzgün pazarlama olmaksızın bu girişim çok geçmeden suya düştü. Şans eseri Jacobs Connecticut’ın Bridgeport şehrindeki Warner Kardeşler Korse Şirketinden bir tasarımcıyla tanıştırıldı. Mary Jacobs kendi buluşundan bahsetti; firma patent hakkı karşılığı kendisine 1,500 dolar teklif ettiğinde kabul etti.

Mary Jacobs’ın tasarımı üzerinde yenilikler yapıldı. 1920’lerde elastik kumaş; 1930’larda ise askısız sütyen ve standart sütyen numaraları takdim edildi. Numaralı sütyenlerin büyük ölçüde sorumlusu kocası William’ın yardımıyla Maidenform’u kuran bir Rus Yahudisi Ida Rosenthal’dı.

1920’lerin “flapper dönemi” boyunca moda, düz göğüslü, erkeksi görüntüyü gerektirmekteydi. Bir terzi ve elbise tasarımcısı olan Ida Rosenthal bu trende göğüsleri ön plana çıkarmayı teşvik ederek karşı çıktı. Kendi deneyimlerini kâğıt modellerle bir araya getirerek Amerikan kadınlarını göğüs ölçülerine göre gruplara ayırdı ve ergenlikten erişkinliğe her dönem için kadın endamını vurgalayıcı bir seri sütyen imal etti. Göğüslerin tekrar moda olacağına dair inancı kırk milyon dolarlık Maidenform Endüstrisini meydana getirdi.

1960’larda kendisine, genç kadınların bir kadın özgürlüğü sembolü olarak sütyenleri takmalarının, sütyenlerin sonuna işaret olup olmadığı sorulduğunda, Ida Rosenthal “Biz bir demokrasiyiz. Kişinin giyinmeye de veya soyunmaya da hakkı var” diye cevap vermiş ve “Ancak otuz beş yaşından sonra kadının destek takmama gibi bir şansı kalmıyor. Zaman benden yana” diye de ilâve etmişti. Rosenthal düşüncelerinde yanılmıyordu. Çünkü ileride normal sütyen bile kadınlara yeterli gelmeyecek, 1964 yılında Lousie Poirier tarafından ilk destekli sütyen (push-up bra) tasarlanıp piyasaya sürülecekti.

Günümüzde pek çok kadın sütyeni göğüslerini dik ve dolgun göstermek için kullanıyor. Fakat günümüzde sütyen yalnız güzel görünmenin değil aynı zamanda sağlıklı göğüslere sahip olmanın da anahtarı. Zaman zaman sütyensiz giyim moda olsa bile, düzenli sütyen kullanımı göğüs sarkmasını geciktiren bir etken olduğundan artık kadın iç giyiminin ayrılmaz bir parçası. Bu arada ilginç bir not olarak düşmek gerekiyor. Günümüzle kıyaslandığında oldukça komik gelse de, 1941 yılında İngiliz hükümetinin yaptığı araştırmaya göre kadınlar ortalama yalnızca 1 ya da 2 tane sütyene sahipti.

14 Kasım 2014

1 Nisan Şakası Nasıl Doğdu?

0 yorum
1 Nisan nasıl doğdu

Çoğumuz 1 Nisan geldiğinde sevdiklerimize şaka yaparız. Bu durum artık neredeyse bir gelenek haline gelmiş durumda. Fakat 1 Nisan Şakası’nın nasıl doğduğu hakkında internette öylesine inanılmaz uydurma bilgiler dolanıyor ki, insan ister istemez bu bilgilerinde şakayı seven biri tarafından uydurulduğunu düşünüyor. Ne var ki bazıları halen daha bunun gerçek olduğunu düşünüyor.

1 Nisan Şakası’nın tarihçesi hakkında ülkemizde en çok bilinen uydurmaca Endülüs Emevileri ile ilgili olanı.

Yazılanlara bakılacak olursa Haçlı ordusu 15. yüzyılın bitimine doğu Müslümanların İspanya’daki son kalesini kuşatır. Fakat mevsim kış olduğundan kuşatma uzar da uzar. Haçlı komutanı bakar ki kuşatma uzadıkça uzayacak, ordusu kayıp vermeye devam edecektir.

Sonunda savaşı bitirmek için aklına bir fikir gelir. 31 Mart akşamı kalenin önüne gelen komutanın bir elinde İncil diğer elinde ise Kuran bulunmaktadır. Kaledekilere seslenir:

Bu elimdeki iki kutsal kitap üzerine yemin ederim ki, eğer bu akşam teslim olursanız sizlere dokunmayacağım. 

Kaledeki Müslümanlar düşünmek için süre ister. Onların durumları da kuşatmanın uzamasından dolayı pek de iyi değildir. Sonunda teslim olurlarsa hiç değilse canlarını kurtaracaklarını düşünerek teklifi kabul ederler.

Ertesi gün, yani 1 Nisan’da, kaleden çıktıklarında Haçlılar üzerlerine saldırıp hepsini öldürmeye başlar. Müslümanlar feryat ederek bağırır: “Canlarımıza dokunmayacağınıza dair bize söz vermiştiniz.”

Haçlı ordusu Komutanı yanıt verir: “Benim verdiğim söz dün akşam içindi, bugün için size verilmiş bir sözüm yoktur.” Ve tüm Müslümanlar 1 Nisan günü orada katledilir. Haçlılar da Müslümanları nasıl kandırdıklarını kutlamak için her 1 Nisan’da birbirlerine şaka yapmaya başlar.

Tahmin edeceğiniz gibi gerçekle hiçbir ilgisi olmayan bir şehir efsanesi. Ne Müslüman ne Batılı hiçbir tarih kitabında böyle bir bilgi bulunmadığı gibi, Müslümanların İspanya’daki son kaleleri Gırnata’nın düşüşü de 2 Ocak 1492 tarihindedir!

1 Nisan Şakası'nın Gerçek Tarihçesi


Gerçekte 1 Nisan Şakası’nın çıktığı ülke İspanya değil Fransa’dır.

On altıncı yüzyıl ortalarına kadar tüm Fransa’da yeni yıl, baharın gelip çattığı 25 Mart’ta kutlanırdı. Hediye alıp vermeyi de içeren kutlamalar bir hafta sürer, 1 Nisan’da düzenlenen yemekler ve partilerle sona ererdi.

Ancak 1564’te düzeltilmiş daha doğru Gregoryen takvimi yeni benimsenmişti ki Kral Şarl yeni yılın 1 Ocak’a çekildiğini duyurdu. Bu değişikliğe karşı olan veya böyle bir değişiklikten habersiz olan Fransızlar 1 Nisan’a kadar süren bir haftalık partilere ve hediye alışverişlerine devam etti.

Diğer yandan şaka yapmayı sevenler de aptalca hediyeler ile olmayan partilere davetiyeler yollayarak muhafazakârların eski yeni yıl tarihine böylesine bağlı olmalarıyla dalga geçmeye başladılar. 1 Nisan şakasına kurban olmuş bir kişiye poisson d’Avril yani “Nisan Balığı” denirdi (Zira yılın o zamanında güneş Zodyak burcu Balık’ı terk etmekteydi).

1. Napolyon bile 1 Nisan 1810’da ikinci karısı Avusturyalı Marie-Louise ile evlendiğinden “Nisan Balığı” lakabı takılmasından kurtulamamıştı.

Yıllar sonra tüm Fransız halkı yeni takvimi benimseyip eski takvimi unutsa bile Nisan 1 şakasını eğlence olarak gördüklerinden bir gelenek olarak devam ettirdiler. Geleneğin İngiltere’ye, oradan da Amerika’ya ulaşması neredeyse iki yüzyıl sürdü.

Kısaca 1 Nisan şakasının tarihçesi gerçekte böyle. Yani İspanya’daki Müslümanlar en ufak bir ilgisi yok!


12 Kasım 2014

İstanbul'un Kuruluş Efsaneleri

0 yorum
Körler Ülkesi

Devrinin bilinen topraklarına hemen tamamen hükmetmiş iki büyük imparatorluğun başkenti 2.500 yıldan beri yaşayan İstanbul’un taşı, toprağı, havası, suyu efsanelerle örülüdür. İki kıtanın birleştiği noktada doğu ve batıyı duvarları içerisinde eritip devir devir uygarlıklar yaratan İstanbul’un efsaneleri anlatmakla tükenmez.

İstanbul’un kuruluşu ile ilgili en yaygın efsane “Körler Ülkesi” olarak adlandırılır…

Körler Ülkesi Nerede?

Milattan yaklaşık altı yüzyıl önce, Yunanistan’da yaşayan Megaralılar yeni bir koloni kurmanın düşüncesi içindedir. Fakat nereye kurulacağına bir türlü karar verilmeyince, Megaralıların lideri Byzas, Delfi Tapınağı’nın bilgeler bilgesi kahinine akıl danışmaya gider. Kahin Pitya’nın ağzından tek bir cümle dökülür: “Körler Ülkesi'nin karşısına yurdunu kur!

Byzas aradığı yanıtı almıştır ama körler ülkesi nerededir? Çaresiz aramaya başlarlar. Byzas ve adamları kadırgalarına binip günlerle yol alır. Bellespont’u (Çanakkale Boğazı) geçip Propontis’e (Marmara Denizi) girerler. Geçtikleri bütün her yer adeta cennet gibidir fakat bir türlü Körler Ülkesi'ni bulamazlar.

Sonunda İstanbul Boğazı’na ulaşırlar, derin ve bütün fırtınalara karşı kapalı Sarayburnu’nda dinlenmek için dururlar. Lodosun sıcak nefesiyle ısınan topraklar gözlerine adeta cennet gibi görünmektedir. O sırada Byzas’ın gözü, karşı kıyıda yine Megaralılar tarafından kurulmuş olan Kalkedon’a (Kadıköy) ilişir. Geriye bakar, sağına soluna bakar ve kendi kendine söylenir: “Böylesine bir güzellik dururken, insanın karşı kıyıya kent kurması için kör olması gerekir…

Byzas’ın aklına o anda kahinin söylediği söz gelir. Arkadaşlarına döner ve “Körler Ülkesi denilen yer karşı kıyı olmalı. Böyle bir güzelliği fark etmeyen kör değildir de nedir?” der. Böylece İstanbul’un temeli Sarayburnu’nda atılır. Kente de kurucusunun adı olan Byzas nedeniyle Byzantion adı verilir.

İstanbul kuruluşu hakkındaki efsanelerden en bilinenlerden biri de Hz Süleyman peygambere ilişkin olandır…

Hz. Süleyman ve İstanbul

İne cine, kurda kuşa, yere göğe, rüzgâra denize, velhasıl evrende ne varsa ona hükmü geçen Süleyman Peygambere bu yeryüzünde boyun eğmemiş tek bir hükümdar varmış. Mağrib'de uçsuz bucaksız derya üzerindeki bir adada yaşayan “Ankur” namıyla anılan bu hükümdar hiç kimse önünde eğilip bükülmezmiş.

Süleyman Peygamber öğrenmiş ki, tek bir hükümdar onun egemenliğini tanımıyor, hemen bir sefer düzenlemiş bu kâfir padişahının üzerine. Bindirmiş cümle askerini yelkenleri atlastan, halatları ipekten, kürekleri sedir ağacından yapılma koca karınlı gemilerine; öte yandan da hayvanlardan, cinlerden, perilerden oluşan ordusuna buyurmuş birlikte bu Ankur nam kâfirin üzerine yürüsünler diye.

Süleyman'a güç mü dayanır! Ankur ordusuyla birlikte perişan olmuş insanın ve cinin, kurdun ve kuşun, deryaların ve rüzgârların padişahı önünde. Ankur yenik düşmüş, Süleyman da buyurmuş ona ki batılı bıraksın da hak dinine geçsin diye. Ama Ankur bir büyüklenmiş, bir direnmiş ki onca olur! O zaman ateş saçan bir kılıçla kesmişler kâfirin kafasını Süleyman'ın çadırı önünde de el koymuşlar varına yoğuna.

Bu Ankur'un bir kızı varmış ki dünyalar güzeli. Adı Şemsiye imiş bu dilberler dilberinin. Süleyman onu nikâhına almış ve dönmüş gelmiş ülkesine. Ama Şemsiyecik alıştıramıyormuş kendisini bir türlü yeni yaşamına. Gün boyu ağlayıp duruyor ve eriyip gidiyormuş üzüntüsünden. Bir gün gelmiş, Süleyman Peygamber artık dayanamaz olmuş onun bu durumuna da şöyle demiş karısına:

"Ağlaya ağlaya kendini helak edeceğine varsa bir dileğin söyle bana!"

Şemsiye o zaman, benzeri bulunmaz bir yerde görkemli bir saray yaptırmasını istemiş kocasından. Öyle bir yerde oturmakla yaşama sevincine yeniden kavuşabilecekmiş ancak.

Süleyman o zaman kuşlara, perilere, cinlere, devlere, her birine kendi dillerince konuşarak, başka hiçbir yere benzemez bir yer aramalarım buyurmuş. Onlar da doğudan batıya, kuzeyden güneye, Arabistan çöllerinden okyanus üzerindeki adalara, dahası Kafdağı'nın ardına varıncaya değin yedi iklim dört bucakta koşuşturup durmuşlar da, yedi günün sonunda Karadeniz'i Marmara'ya bağlayan kıyılarda üç yanı denizle çevrili bir yer bulmuşlar. Orada ışıltılı denizde balıklar süzülüp duruyor, yemyeşil çimenler parıldıyormuş. Adeta yeryüzünde cennetten bir köşe gibiymiş…

Süleyman Peygamber emir buyurmuş hemen eşi için orada duvarları mermerden, kapıları som altından, balkonları gümüşten bir saray ve köşkler yapılmasını. “Dünya döndükçe burası mamur ve şenlik ola” diye de duasını esirgememiş. Böylece yüzyıllar boyunca herkesi büyüleyecek İstanbul’un temeli atılmış.

İstanbul’la ilgili bir diğer efsane de sınırlarının nasıl belirlendiği ile ilgilidir…

Roma Kayseri Konstantin’in Rüyası

 Yüzyıllar geçti, Byzas’ın kurduğu Byzantion unutuldu gitti. Roma İmparatorluğu kuruldu, imparatorluk bilinen bütün dünya üstüne yayıldı. Zirve aşıldı ve suskunluk başladı. Beytüllahimde doğan bir Peygamber Allah’ın birliğini yeryüzüne yayıyordu. İsa’dan 358 yıl sonra, Roma Kayseri Konstantin, Hristiyanlık denen bu yeni dini kabul etti ve imparatorluğunda yaymaya başladı.

Konstantin, bir gece rüyasında Roma İmparatorluğu’nun batmak üzere olduğunu gördü. İmparator, eski Roma’nın temelini kuran Ene’nin memleketi İlion’a (Truva) gidip orada yeni başkentini kurmaya karar verdi. Burada, Roma’ya beşik olan Truva eskisinden de daha güzel yapılacak ve Roma şehriyle İmparatorluğu’nun çöküşünden bu suretle kaçınılacaktı.

Kayser Konstantin, Ajaks’ın mezarını merkez tutarak bizzat yeni başkentinin sınırlarını çizmeye başladı. Duvarlar yükseliyor, şehrin kapıları ortaya çıkmaya başlıyordu. Bir gece Kayser uykusunda bir düş gördü. Paçavralara bürünmüş bir kadın kendisinden giyecek dileniyordu.

Sabah olunca kahinlere sordu akşam gördüğü rüyanın anlamını. Kahinler kendisine Tanrı’nın başka bir yıkık kenti tekrar inşa etmesini istediğini söylediler. Konstantin son ve kati zaferini kazandığı Kalkedon’u hatırladı ve Truva’nın yarı tamamlanmış duvar ve kulelerini olduğu gibi bırakarak, Kalkedon’da yeniden ölçüp biçmeğe başladı.

Fakat gökten inen bir kartal Kayser’in elinden ölçü ipini kaptı ve denizi aşarak eski Bizans şehrinin kapısı önüne bıraktı. Konstantin yazgısının işaretini anlamakta gecikmedi ve kartalın ölçü ipini düşürdüğü Bizans duvarları önünde tekrar işe koyulup, Yeni Roma’nın (Nova Roma) sınırlarını çizmeye başladı.

Elinde mızrağı, ağır ağır yeni başkentinin sınırlarını adımlıyordu. Maiyeti, İmparatorun denizden denize, Haliç ile Marmara arasındaki bomboş tarlalar üzerinde bu kadar geniş bir sınır adımladığına şaşırmaya başladı. “Efendimiz, daha nereye kadar gideceğiz?” diye sordular. Konstantin yanıt verdi: “Önümden giden duruncaya kadar!”

Çünkü imparatorun önünde, maiyetinin göremediği bir melek kendisine yol gösteriyordu. Nihayet melek, Marmara kıyılarına gelince durdu ve İmparator oraya mızrağını saplayarak kentin sınırını çizmiş oldu.

İşte İstanbul’un ilk sınırı da efsanelere göre böyle çizildi.

Konstantin yeni başkentine bütün asil Romalıları da toplamak niyetinde idi. Bunun için Roma’ya emir gönderip, bütün senatörleri bir görev ile İran’a gönderdi. Bu arada hepsinin mühürlerini de bir şekilde ele geçirmeyi ihmal etmedi.

Senatörler yola çıktıktan sonra Kayser hepsinin Roma’daki ev ve bahçelerinin plânlarını yaptırttı ve aynı ev ve bahçeleri Bizans’ta kurdurdu. Her şey hazır olduktan sonra senatörlerin Roma’da kalan ailelerine birer adam gönderdi ve mühürleri göstermek suretiyle hepsini, çoluk, çocuk ve esirleriyle birlikte yeni kurduğu kente davet etti.

Senatörler İran’dan gelirken Bizans’a yaklaştıkları zaman imparator kendilerini karşıladı, hepsinin hatırını sorduktan sonra dertlerini dinledi. Senatörler Roma’ya kadar daha bir hayli yolları olduğundan şikayet ediyorlardı. Çoluk, çocuklarını özlemişlerdi Konstantin: “Üzülmeyin canım, bu akşamdan tezi yok, çoluğunuza çocuğunuza kavuşacaksınız!” dedi.

Ve gerçekten o akşam Roma’daki evlerinin, bahçelerinin tıpkısı, yokuşlarına kadar aynı olan mahalle, ev ve bahçelerine gelip çoluk ve çocuklarına sarıldıkları zaman Senatörler hayretler içinde kaldılar. Roma’yı unutup bu yeni kentte kalmaya karar verdiler.

Gelelim İstanbul’un neden sonsuza kadar Türklerin elinde kalacağına ilişkin efsaneye…

Adalet Sürdükçe İstanbul Türklerindir Hakanım...


Aradan on bir yüzyıl geçti. Bizans İmparatorluğu tarihi rolünü tamamlamış, Asya ortalarından kopup her konakladığı yerde yeni uygarlıklar kuran genç bir ulus Bizans’ı kuşattı. Büyük Fatih Topkapı’dan şehre girerken, İstanbul’un Türklerin elinde ne kadar kalacağını düşünüyordu.

Fatih Sultan Mehmet dış görünüşlere aldanır tıynetle bir İmparator değildi. Devletinin bekasını ve yaşama olanaklarını kendi ulemasından soruşturduğu gibi, mağlup milletin büyüklerine de danıştı. Fakat aradığı yanıtı bir türlü alamadı.

İstanbul Rumları arasında Sokrat adında bir bilgin varmış. Geçmişi bildiği kadar, geleceği de gördüğü söylenirmiş. Fatih bu bilgin Rum’u huzuruna çağırtmış ve şöyle demiş:

- Seni bana çok övdüler De bakayım bana, İstanbul’u ben fethettim ama muhafaza edebilecek miyim? Devletim baki kalacak mı?

- Sultanım, pek güç bir soru sordunuz. Bana sekiz gün süre verin, bir de istediğim yere serbestçe girip çıkabilmem için izin lütfedin, size bildiğim kadar cevap vereyim”

Padişah razı oldu ve Sokrat kulunun dilediği yere girip çıkması için eline bir de kâğıt verdirdi.
Sokrat ertesi sabah Sultan Mehmet’in tayin ettiği Türk kadısının mahkemesine vardı, kâğıdını gösterip içeri girdi, birkaç gün peş peşe hep mahkemeye gidip geldi. Üçüncü gün Kadının önüne bir davacı çıktı ve derdini şöylece anlattı:

- Üç gün evvel Atpazarından bir at aldım. Eve getirip ahıra çektiğim zaman bir türlü yemlenmediğini ve madrabazın bana hasta hayvan satıp, oyun oynadığını anladım. Hemen pazara dönüp geri vermek istedim.Fakat madrabaz ayak diredi: “Satılan mal geri alınmaz. Hayvanın ağzına kendin bakmadın mı ?” dedi. Bunun üzerine dün sabah hakkımı aramak için sana geldim. Fakat sen mahkemede yoktun. Eve döndüğüm zaman hayvanın ahırda nalları diktiğini gördüm.

Kadı sordu:

- Kaça aldın hayvanı?

- Beş akçeye.

- Eğer ben dün mahkemeye gelseydim, madrabazı mahkum eder, hayvanı geri aldırtırdım. Görevimi aksattığım ve mahkemeye gelmediğim için hakkının yenmesine ben neden oldum. Al paranı, hak yerini bulsun.

Kadı cebinden beş akçe çıkardı ve davacıya verdi.

Alim Sokrat hemen yola koyulup huzura çıktı. Halbuki sekiz günlük sürenin bitmesine daha beş gün vardı. Büyük Fatih’in önüne gelince yerlere kapandı:

- Hakanım! Adalet, yerine böylece getirildikçe, devletine son olmaz, dedi.

Yüzyıllardan beri camileri, kiliseleri, havraraları, çeşitli hayır ve öğretim kurumlarıyla Türk elinde, Türk kenti kalan İstanbul’un temeli, Türk adaleti üzerine kurulmuştur. Ve adalet sürdükçe İstanbul Türklerin elinde kalmaya devam edecektir.

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir