23 Ekim 2014

Antik Çagın En Güçlü Ordusu: Roma İmparatorluk Ordusu

0 yorum

Antikçağın en büyük bürokratik yapısı kabul edilen Roma İmparatorluk Ordusu Augustus tarafından kurulmuştu. Bu ordu, diğer her şey kadar, Roma zaferlerinin arkasında yatan etkenlerden biriydi. Augustus’un ordusu, 150.000 lejyoner, eğitimli ağır piyade ve istihkâmcı ile birlikte, lejyonerleri tamamlayıcı olarak görev yapan 150.000 yardımcı askerden oluşuyordu. Yardımcı askerlerin yarısı her türde süvariden oluşuyordu. Bu 300.000 askerin her biri, günde yarım litre şarap ve yılda yaklaşık 350 kilo mısır tüketmekteydi. Ordu; silah imalathaneleri, idari binaları ve eğitim tesisleriyle, imparatorluktaki en büyük üretici ve tüketiciydi.

Eğitim ve operasyonlar titizlikle idare ediliyordu. Kişilerin, ancak Roma vatandaşı olduklarını belgeledikten sonra (iyi bir referans, tıbbi inceleme ve yaş, zekâ, görme ve boy konusunda standartlara uygunluk) asker olmalarına izin veriliyordu -ancak imparatorluğun umutsuz son yıllarında bu standartlardan vazgeçilmişti. Birimler, bünyelerindeki her askere dair bilgileri belgeler ve bu belgeleri saklardı. Roma’daki personel bürosunda, her subay ve centurion’un (yüzbaşı) kişisel kayıtları saklanırdı. Komutanlar, bürokrasi tarafından düzenli olarak denetlenirdi. Subaylar, her gün askerlerini denetler ve levazım subayının sahtekârlık yapmasını engellemek için yemeklerin tadına bakardı. Generaller, seferler sırasında askerlerin yüklerini kontrol eder, gereksiz eşyaları atardı; imparatorlar ise sınırlardaki birlik ve kaleleri teftiş ederdi.

Augustus’un sistemi, çok hassas bir dengeye dayanmaktaydı. Dış tehditler, küçük bir orduyu silip süpürebilirdi, ama büyük bir ordu da, ekonominin iflas etmesine yol açar ve darbe ihtimalini artırırdı. Bu sistem; imparatorluğun, masraflarını karşılayabildiği 250 yıl boyunca ayakta kalsa da, bu durum sürekli bir gerilime neden olmuştu. İmparator Marcus Aurelius, bir defasında sefer masraflarını karşılayabilmek için, bir açık artırmada kendi özel mallarını satmak zorunda kalmıştı. Ordu, profesyonel ve imparatorluğa bağlı bir güç haline getirildi ve böylece Romalıların, keyfi hareket eden birliklerin, cumhuriyetin son yıllarında gösterdiği öfkenin yarattığı kaostan korkmasına gerek kalmadı.

Hem Roma İmparatorluğu’nun Savunucusu Hem de Yöneticisi


İmparatorluk askerlerinin yaşam standartları yüksekti. Ücretlerinin yüzde 30’unu biriktirir, köle satın alır ve birinci sınıf tıbbi hizmetten faydalanırlardı. Normal bir vatandaştan ortalama beş yıl daha fazla yaşarlardı. Tüm kalelerde revir ve temiz su, büyük olanlarında ise hastane bulunurdu. Askeri doktorlar cerrahi aletleri ve şifalı bitkileri ustalıkla kullanırdı. Ağrı kesici olarak afyondan faydalanan doktorlar, ayrıca bir organı kesmek ya da göğüsten ok çıkarmak için, son derece gelişmiş teknikler uyguluyorlardı. Bandaj, turnike ve cerrah mengeneleri kullanarak basuru tedavi edebiliyor; enfeksiyon, kangren ve atardamar kesilmesi sonucu kan kaybından ölümleri en aza indirebiliyorlardı. Penisilin icat edilinceye kadar hiçbir asker, Roma askerlerinin sahip olduğuna denk bir tıbbi bakımdan istifade edememiştir. Gıdaları şarap, domuz eti, peynir, sebze, meyve, tahıl, kümes hayvanları, balık, sığır ve koyun etinden oluşurdu. Tayınları fazlasıyla doyurucuydu -her askere günde üç pound ekmek, iki pound et ve bir litre şarap. Roma ordusunda iskorbüt hastalığına rastlandığına dair sadece tek bir örnek bilinmektedir, ama askerlerin, gıdalarından şikayet ettiğine hiç rastlanmamıştır.

İmparatorluğu savunan ordu, aynı zamanda onun yönetilmesine de yardım ediyordu. Askerler polis, yargıç ve vergi tahsildarı olarak da görev yapardı. Ordular, bir yönüyle de bölgeseldi. Lejyonlar, bulundukları bölgelerin sakinlerini askere alırdı; lejyonerler de o bölgelerin kızlarıyla evlenirdi. Bu nedenle, lejyonlar, bir bölgeden diğerine intikal ettirilmekten gittikçe daha çok nefret etmiş, bu da Roma lejyonlarının stratejik olarak konuşlandırılmasını zora sokmuştu. Disiplinleri de ayrı bir meseleydi. Bazı lejyonerler göreve sarhoş olarak çıkar, silah taşımaz ve orduya yarım günlük bir iş gözüyle bakardı. Subaylar, birliklerdeki asker sayısını azaltarak, onların ücretlerini ceplerine indirirdi. Bu durum orduyu gittikçe zayıf düşürse de, Augustus’un bilediği kılıcın körelmesi için yüzyıllar geçmesi gerekecekti.

İmparatorluğun askeri sisteminin, antikçağda bir benzeri daha yoktu. 6000 askerden oluşan bir lejyonda 10 kohort bulunur ve her kohortta 600 asker, 1 subay ve 6 centurion yer alırdı. Bu komuta yapısı sayesinde, daha komplike manevraları gerçekleştirmek ve yakın savaşta herhangi bir klasik çağ ordusundan daha etkili olmak mümkündü. Savaşta birlikleri idare edebilmek için trampet ve sancaklar kullanılırdı. Tüm lejyonerler, cirit ve kılıçla dövüşen hastatilere dönüşmüştü. Uzunluğu 2 metreden fazla ve etkili menzili 30 yarda olan bu ciritler, bedenlere olduğu kadar, kalkanlara karşı da etkiliydi. Cirit, isabet ettiği zaman, kalkanı, delerek onu taşıyan kişinin bedenine mıhlardı. Bu nedenle, düşman, kalkanları bırakmak zorunda kalır ve Roma kılıcına karşı savunmasız hale gelirdi. Çift ağızlı kısa kılıçlar, savurmaktan ziyade, saplamak için kullanılırdı. Lejyonerler, gladyatörlerin kılıç tekniklerini öğrenmiş, güçlü ama hafif zırh ve miğferlerle donanmışlardı. Tahtadan yapılıp kenarları metalle kaplanmış, 1.5 metre yüksekliğinde, 75 cm. genişliğinde, tüm vücudu örten silindir şeklinde bir kalkan kullanırlardı.

Roma Lejyonlarının Antik Çağda Eşi Yoktu


Taktikleri, ateş gücü ve şok etkenlerinin karışımından oluşuyordu. Her lejyoner, 20 saniye içerisinde, taşıdığı iki ciridi fırlatarak düşman saflarını dağıtır ve düşmanın toparlanmasına fırsat vermeden kılıcını çekip hücum ederdi. Roma komuta sistemi zaman zaman çökerdi, fakat böyle durumlarda düşman dağılsa da, Roma birlikleri düzenlerini genelde muhafaza ederlerdi. Antikçağda yakın savaş konusunda, Roma ordusundaki lejyonerlerle boy ölçüşebilecek savaşçı bulunmuyordu -özellikle de düşmanları arasında. Kuzey Avrupalı düzensiz birlikler, kalabalık gruplar halinde savaşırdı. Savaştan asla sağ çıkamayan ön saflar, son nefeslerine kadar çarpışırken, arka saftaki askerler düşmana erişmeyi bile başaramazdı. Ya hafif zırhlı ya da çıplak olur, iki elleriyle kullandıkları uzun kılıç veya kargılarla savaşırlardı. Kılıçlarını savurabilecekleri boşluğa sahiplerse, darbeleri ölümcül olurdu, fakat ne kadar yaklaşırlarsa, Romalıların, kendi koltukaltlarına saplayacakları kılıçlara karşı (standart Roma dövüş tekniği) o kadar savunmasız hale gelirlerdi. Roma generali Germanicus, askerlerine Cermenleri şöyle anlatmıştı:

Aralıksız hamle yapın ve yüzlerine nişan alın. Cermenler göğüs zırhı ya da miğfer giymez. Demir veya deriyle güçlendirilmemiş kalkanları da, ya sazdan örmedir ya da boyalı tahtadır. Sadece ön saflar mızrak kullanır, geri kalanlar ise sopa ya da hançerle savaşır. Fiziksel olarak yenilmez görünür ve kısa bir süre için iyi savaşırlar, ama yaralandıklarında, komutanlarına aldırmadan hemen ve utanmadan kaçarlar. Kazandıklarında ne insanların ne de Tanrı’nın kanunlarına saygı duyarlar, ama yenildiklerinde panik içinde kaçarlar.

Romalı komutanlar Helen, Kartaca, Roma strateji ve taktikleri ile sürpriz, toplanma ve manevra gibi konuların açıklandığı askeri kitapları okurdu. Kitaplarda okuduklarım uygular ve ihtiyaca göre lejyonerleri, yardımcı birliklerle desteklerdi. Lejyonun standart düzeni, “kama” düzeninde dizilmiş iki ya da üç saf halindeki kohorttu -birlikler düşman hatlarına doğru ilerler; düzenin bozulmamasına gayret edilir ve rakibe cepheden ve cenahlardan hücum edilirdi. Süvari, çoğunlukla kanatları korumak için kullanılsa da, zaman zaman Helen dönemindeki rolünü de üstlenirdi. Napolyon’a kadar hiçbir Avrupa ordusu, Roma ordusunun sahip olduğu ateş desteğine sahip olmayacaktı.

Etkileyici Ama Yenilmez Değil


Roma ordusu etkileyiciydi, ama yenilmez değildi. Arazi ve düşman gibi engeller Ren ve Tuna nehirlerinin ötesinin, Sahra, Arabistan, İskoçya ve Sudan’ın fethini engellemişti. Ortadoğu’nun çöl ve dağlarında, Part askeri sistemi, nitelik açısından Roma’yla boy ölçüşebilecek seviyedeydi. Örneğin, MÖ 53 yılındaki Carrhae Savaşı’nda, zırhlı Part süvarileri, 45.000 Roma askerini yanaşık düzende savaşmak zorunda bırakmıştı. Develerle taşınan oklarla ikmal edilen atlı okçular, bu sıkışık durumdaki orduya her yandan ok yağdırıyordu. Romalılar beklerse ölecek; hücuma geçerse, kaçarken kendisini takip eden düşmana ok atma konusunda uzman olan düşmanının tuzağına düşmüş olacaktı. Sonraki yedi yüzyıl boyunca Romalılar, Partlara ve onların halefi Sasanilere karşı çok fazla savaş kaybetmemişti. Roma, çok sayıda süvari sayesinde, bu düşmanların üstesinden gelebiliyordu, yine de kurak arazi taktiği veya yıpratma savaşları sonucunda, er geç geri çekilmek zorunda kalıyordu.

Roma, artık daha fazla yayılamayacağını anlayınca, tarihteki en iyi savunma sistemlerinden birinin inşasına girişti. Sahra ve Arap sınırı, vahalarda kurulu kalelerle denetim altına alındı. Hadrian Duvarı İskoç sınırı üzerinde 73 mil boyunca, bir kıyıdan diğerine uzanıyordu. 2.5 metre genişliğe ve 7 metre yüksekliğe sahip bu duvar boyunca, kuzeyden gelecek saldırılara karşı, birkaç milde bir, her biri 9 metre genişliğinde ve 3 metre derinliğinde hendekle korunan kaleler yerleştirilmişti. Daha zayıf ve az gelişmiş olsa da, benzer bir sistem (3 metre yüksekliğindeki kazıklarla inşa edilmiş ve gamizonlarca desteklenen bir duvar), Ren ve Tuna sınırını korumaktaydı. Bu tahkimli bölgeler, düşmanı, imparatorluğun sınırları dışında tutuyordu. Bu garnizonların mevcudunun ancak yüzde onu bu tahkimatlarda görev yapar, kalanları ise ihtiyat kuvveti olarak beklerdi. Bu sistem sayesinde, küçük saldırılar önlenmiş ve büyük gruplar halinde saldırmak zorunda kalan düşman, daha sınıra varmadan imha edilmişti. Birlikler, yollarla ve sancak ile ateş kullanılarak verilen işaretlerle iletişim kurardı; tehlike ortaya çıkınca işareti gören ihtiyat birlikleri, derhal harekete geçerdi. Süvariler küçük gruplan tuzağa düşürürken, lejyonlar açık alanda -Roma’nın tercih ettiği savaş alanı- büyük düşmanların karşısına çıkardı.

İmparatorluk Ordusu’nun Çöküşü


MS 200’lerde, bir yandan içte istikrar, dışta güvenlik ortadan kalkarken; diğer yandan da Augustus sistemi çöktü. İç savaşlar devleti zayıflatıyordu; Romalı diplomatlar ise, düşmanlarını birbirine düşürme yeteneklerini kaybetmeye başlamıştı. Sasani İmparatorluğu ve Avrupalı “barbarlar,” daha güçlü ve daha saldırgan hale gelerek, eşzamanlı ve büyük saldırılara girişmeye başladı. Augustus’un ağır piyadeden oluşan merkezi ordusu, bu tehditlerle başa çıkabilecek güçte değildi. Bir lejyon, sefer mevsiminde imparatorluğun bir ucundan diğerine gidebiliyor olsa da, bunların hiçbiri, Avrupa ve Asya’yı aynı zamanda koruyabilecek güçte değildi. Roma, düşmanlarıyla artık eskisi gibi teke tek savaşmıyordu; tehlike her yerdeydi ve Roma’nın askeri gücü zayıflamıştı. İki Roma ordusu yok edilmiş ve beraberinde, iki Roma imparatoru öldürülmüştü. Persler Asya’yı, “barbarlar” ise Avrupa’yı harap etmekteydi.

Bu tehlikelerle başa çıkmak için ellerinde bulunan ordu, eskisinden daha masraflı ve daha yetersizdi. MS 320 yılına gelindiğinde, Roma, artık gittikçe militarist bir yapıya bürünmüştü. Vergiler artırıldı, tüm askerlerin oğulları orduya alındı ve kitlesel askere almalar gerçekleştirildi. İmparatorluk, aynı anda tüm eyaletleri birden savunabilmek için ikiye; ordu ise birkaç yerel garnizona ve iki tür askere bölündü. Limitanei'ler'in (sabit birlikler) görevi, sınırları küçük akınlara karşı savunmak ve comitatense’ler (sefer kuvvetleri) bölgeye ulaşan kadar, büyük grupları oyalamaktı. Ordunun mevcudu iki katına çıkarılırken, lejyonlar kadar, süvarilere de ağırlık verildi. Atların getirdiği fazladan maliyet ve yolsuzluklar nedeniyle, söz konusu 600.000 asker, Augustus’un ordusundan üç kat daha: pahalıya mal oluyordu, ama bu ordu da, Augustus’un ordusu gibi, sınırları korumayı başaramamıştı. Maliyetler arttıkça, gelir azaldı. Askerlerin maaşları azaldı; elbette, sadakatleri ve yetenekleri de...

İmparatorluk, 150 yıllık belirsizliğin ardından, MS 378 yılında Adrianople (Edirne) Savaşı’nda ordusunu kaybettikten sonra bir daha kendisini toparIayamadı. Bu tarihten sonra “barbarlar,” imparatorluk topraklarına kalıcı olarak yerleşti ve hatta kimi zaman imparatorluğun müttefiki (feoderati) olarak hizmet verdi. Roma iç savaşla mücadele ederken, diğer “barbarlar” sınırları zorlamaya devam ediyordu. Comitatense’lerin kayıpları fazlasıyla arttı ve artık bir etkinlikleri kalmadı. MS 395-425 yılları arasında, comitatense’lerin büyük bir kısmı, yeni terfi ettirilmiş limitanei’ ler ya da askere alınmış “barbarlardı. İnsan gücü açığı had safhaya ulaşan Roma; köleleri, “barbar” esirleri ve hatta kendi isteğiyle başparmaklarını kesenleri bile çaresizce askere almaya başladı. Adrianople’ın ardından, Roma süvarisi hizmet vermeye devam ederken, piyadelerin niteliği iyice düştü. Çoğu, dağınık ve disiplinsiz falankslar şeklindeki feoderati’ lerdi. Romalılar, hâlâ yakın savaş düzeninde dövüşüyor olsa da, kendilerini güçlü kılan disiplin ve taktikten artık eser kalmamıştı -çoğu zırh bile giymiyordu.

Roma çöktü, yağmalandı çünkü ordusu başarısız oldu. Britanya ile birlikte Galya, İspanya ve Balkanlar’ın büyük bir bölümü elden çıktı. Büyük şehirler, ilkel kuşatma silahlarına sahip düşmanlarına teslim oldu. “Barbarlar” yayıldıkça, Roma’nın kaynakları tükendi. Artık ne insan ne de para kalmıştı; nihayetinde, Roma İmparatorluk Ordusu, beraberinde imparatorluğu da götürerek ortadan kalktı.

16 Ağustos 2014

McDonalds: Sosisli Sandviç Tezgahından Dünya Devine

0 yorum

1930’lardaki Ekonomik Bunalım sırasında New England’daki bir ayakkabı fabrikasında bir ustabaşı işten çıkarılmıştı. Ustabaşının, liseyi yeni bitiren oğulları Dick ve Mac, evlerinin yakınında iş bulamayacaklarını anlamışlardı. Ülkeyi boydan boya geçmiş ve California’da karşılarına parıldayan bir güneş, kendileri gibi yeni gelen insanlar, küçük kasabalar, dar yollarda ilerleyen hantal otomobiller ve Hollywood çıkmıştı. Bir süre geçimlerini film setlerini bir yerden bir yere taşıyarak kazanmışlardı. Ardından bir sinema salonu işletmişler ama zar zor geçinebilmişlerdi.

O dönemde, bunalıma rağmen yeni bir girişim türü biçimleniyordu. Durmadan bir yerden bir yere giden insanların karnını doyurmak için otomobille girilen lokantalar ortaya çıkmıştı. Bu lokantalar, bir otomobilleri varsa her yere otomobille giden California’lılar arasında epey yaygındı. 1937’ye gelindiğinde Dick ve Mac, Los Angeles’ın dışında bir sosisli sandviç tezgâhı işletiyordu.1940’da, kentin biraz daha içlerinde, Mojave Çölü’nün kenarında San Bernardino’da ilk restoranlarını açtılar. Bu lokantanın, müşterilerin mutfağı görmesini sağlayan tavandan tezgâha kadar inen paslanmaz çelikten pek çok penceresi vardı. Müşterilere genç garson kızlar hizmet ediyordu. İki kardeş lokantanın ön cephesine soyadlarını yazmıştı: MCDONALD’S.

İşleri gelişip büyüse de, kardeşler yine de hoşnut değildi. Daha iyi bir düzen kurabileceklerinden emindiler. Henry Ford’un otomobil üretirken yaptığı şeyi, yiyeceklerin sunulmasında kendileri de küçük çapta yapabilirdi. 1948’de kapılarını kapadılar ve üç ay sonra yeniden açtıklarında bir “Hızlı Servis Sistemi”ni uygulamaya koydular.

McDonald's'ın İlk Restoranı

Mönülerini daralttılar: Burgerler, patates kızartması, milkshake ve tart dışında pek fazla bir şey sunmuyorlardı. Böyle basit bir mönüyle bir yiyecek üretim hattı kullanabiliyorlardı. Bu hat nitelikli işgücü gerektirmiyor ve işçi maliyetini düşürüyordu. McDonald kardeşler bir değişiklik yaparak bütün burgerlerini ketçap, hardal, soğan ve iki kornişon turşusuyla birlikte sunuyorlardı. Bu bir örneklik burgerlerin önceden hazırlanmasını olanaklı kılıyordu, bu da müşterilerin hoşlandığı hızlı servis anlamına geliyordu. Paket kâğıtları, kesekâğıtları, kâğıt bardaklar ve tabaklar porselenin yerini aldı, böylece yıkanması gereken hiçbir şey kalmadı. Garson kızlar genç erkekleri lokantaya çekse de, McDonald kardeşler onları işten çıkararak ödedikleri maaş miktarını azalttılar. Garson kızlar olmayınca gençler de dükkâna eskisi kadar uğramamaya başladılar; ancak self servis ve paket servis yeni ve daha kazançlı bir müşteri potansiyelini kendine çekmişti: Çocuklu aileler için hızlıca servis alabilecekleri McDonald’s artık yeni uğrak noktaları olmuştu. Reklamlarda artık özellikle ailelere hitap ediliyor, tüm çalışanlardan çocuk müşterilere karşı özel bir ilgi gösterilmesi isteniyordu.

Bütün bu tasarruflar sayesinde Dick ve Mac, hamburgerlerinin fiyatını yarısına düşürebilmişti. Müşteriler lokantaya akmaya başladı, ciroları inanılmaz bir hızla arttı. Lokantanın başarısını duyan diğer yiyecek satıcıları görmeye geldiler ve kardeşler küçük çapta da olsa, kendilerininki gibi bir yiyecek satış yeri işletme hakkını satmaya başladılar. Arizona’da açılan bu yerlerin ilki için Dick McDonald’ın parlak bir fikri vardı. Lokantanın ışıltılı ön cephesine, birkaç bina öteden görülebilen iki sarı kemer yerleştirdi.

Şubeleşme Başlıyor

Yine de 1954’te McDonald’s hâlâ küçük ve önemsiz bir işletmeydi, fakat bu durum Kroc adında yorulmak bilmez bir işadamının ortaya çıkmasıyla değişti. Ray Kroc öteden beri girişimci biriydi. I. Dünya Savaşı’nda okulu bırakmış ve on beş yaşındayken kısa bir süre ambulans şoförlüğü yapmıştı. Ardından caz piyanistliği, emlakçılık ve aynı anda beş milkshake birden yapabilen bir karıştırıcının dağıtımcılığı gelmişti. Otomobille girilen lokantalardan birinin, dağıtımını yaptığı karıştırıcılardan iki tane daha alıp kapasitelerini 10’a çıkarmak istediklerini öğrenince oldukça şaşırmıştı. Küçük bir restoran için 10 milk shake makinesi, inanılması zor bir kapasiteydi. Bay Kroc bu restoranı yakından görmek için bizzat California’ya gitmeye karar verdi.

Kroc, McDonald kardeşlerin yerini öğle yemeği kalabalığı içinde görmüştü. Arabasını Mc Donald’s’ın önüne park ettiğinde servis pencerelerinin önünde çoktan uzun kuyruklar oluşmuş, park yeri 150 arabayla tıklım tıklım dolmuştu. Ray Kroc o güne değin siparişleri onbeş dakikada yerine getirebilen bir sistemi hiç görmemişti. Bir hayli etkilenip, Hızlı Servis Sistemi’ni kullanan bir lokanta zinciri açmaya karar verdi. İki kardeş bayilik hakkı için 950 dolar ve satışlardan % 1,9 pay istiyordu. Kroc hiç düşünmeden kabul etti. Kısa bir süre sonra ilki Illinois'te olmak üzere çeşitli yerlerde kendi lokantalarını açmaya ve başka girişimcilere lokanta açma hakkını satmaya başladı. “McDonald’s” adını değiştirmemişti. Kulağa “Kroc’s”tan daha hoş geliyordu.

Kroc, McDonald kardeşlerin sistemini ABD’nin her yerine yaydı. Bu sistemi, artık sadece giysi ve otomobil gibi mallar değil, hizmet de satın almaya hazır, gelişen bir halka sunuyordu. Hız ve rahatlık istiyorlardı, bunları ucuz bir fiyata alabildikleri için de mutluydular. Radyolarında McDonald’s tanıtım şarkılarını duyuyorlardı: “Kırk beş sente üç çeşit yemek / İşte ucuzluk bu demek.

Kroc, kuralların kısa ve özlü bir biçimde ifade edilmesinden hoşlanıyordu, bunları çalışanların görebileceği yerlere asıyordu. Bir tanesi, KISS (Öpücük), “Keep it simple, stupid” (İşleri karmaşıklaştırma, sersem) cümlesinin ilk harflerinden oluşuyordu. Yiyecekleri ve servisi basitleştirmek McDonald’s çalışanlarının başka bir ilke olan QSC’ye, yani “Quality, Service, Cost” (Kalite, Hizmet, Ucuzluk) ilkesine yoğunlaşmalarını sağlıyordu. QSC’yi yerine getirmek için McDonald’s teknolojiden yararlanıyor ve ayrıntılara büyük özen gösteriyordu.

Basit bir hamburgeri ele alalım. Kroc’un mühendisleri en küçük et parçasını bile kemikten sıyırmanın yöntemini bulmuştu. Sonra, sıvı nitrojen kullanarak, kıyılmış etten yapılma köfteleri iyice donduruyorlardı. Böylece köfteleri paketleyenler onları kâğıt kullanmadan kutulara yerleştirebiliyor ve aşçılar da köftelere poker fişi gibi davranabiliyordu. Köftelerin her iki tarafını tek bir seferde pişirme yöntemi de bulunmuş, böylece müşterilerin bekleme süresi kısaltılmıştı.

Bir de patateslere bakalım. Eskiden her bir McDonald’s işletmesinde işçiler patatesleri kızartılmak üzere soyup doğruyordu. Fakat bu yavaş ve pahalı bir yöntemdi, ayrıca kızartmalar her dükkânda aynı olmuyordu. McDonald’s uygun patatesleri yetiştirmek için mükemmel bir yer olan ABD’nin kuzeybatısındaki büyük bir üreticiyle anlaşma yaptı. Fabrikalardaki makineler patatesleri ovarak temizliyor, kabuklarını soyuyor ve yüksek bir hızla dilimleme ızgaralarından geçiriyorlardı. Ardından dilimlenmiş patatesler iyice donduruluyor ve ülkenin dört bir yanına dağıtılıyordu.

McDonald’s doğal olarak, yirminci yüzyılın harikaları olan bilgisayarlardan da bin bir biçimde yararlandı. Bilgisayarlar her bir patates partisinin nemini ölçüyor ve kızartma süresini belirliyordu. Bilgisayarlar ayrıca eti de inceliyor, yağsız et parçalarıyla yağın hangi oranda karıştırılacağını saptıyordu. Dükkânlarda çalışanlar, buz miktarını denetleyen dengeleyicileri olan otomatik karıştırıcılar kullanıyorlardı. Bir barmenin bir bira doldurmasından daha hızlı milkshake hazırlıyorlardı. (Daha sonra, şirket uluslararası bir nitelik kazandığında, kişisel bilgisayarlar ve web teknolojileri, merkezi yönetimin dünyadaki bütün McDonald’s lokantalarındaki her bir satıştan haberdar olmasını sağladı.)

McDonald’s dükkânı işleten herkes McDonald’s yöntemlerini öğrenmek zorundaydı. Bu nedenle Kroc, 24 Şubat 1961 tarihinde Illinois’te bir göl kıyısında güzel binaları olan Hamburger Üniversitesi adında bir okul kurdu. On dört gün süren derslerden sonra öğrenciler Hamburgeroloji diploması alıyorlardı. Günümüzde fast food sektörünün Harvard’ı olarak nitelendirilen Hamburger Üniversitesi, dünyada girilmesi en zor üniversiteler arasında gösteriliyor. Çünkü her eğitim programı için gelen 1.000 başvurunun yalnızca 8 kadarı kabul ediyor.

McDonald’s Yeni Sahibi Kroc Oluyor

1960 yılına gelindiğinde 10 yıllık sözleşmenin dolmasına dört yıl kalmış ve şirketi tamamen satın almak Kroc’un vazgeçilmez hedefi olmuştu. Kroc yalnızca iki kardeşin lisans verme yetkisini taşıyordu. Sözleşmeye göre ülke çapında bayilik ruhsatı dağıtmaktan başka bir yetkisi yoktu. Mc Donald kardeşler sözleşmeyi uzatmazsa tüm bayilikler iki kardeşin kontrolü altına girebilirdi. Yapılan sıkı görüşmelerin ardından 28 Aralık 1961’de Mc kardeşler, Mc Donald’sın isim hakkını ve şirketle ilgili tüm yetkilerini 2,7 milyon dolara sattılar. Kardeşler bu hakkı, 2,7 milyon dolara satmamış olsalardı, ABD’nin en zenginlerinden olacaklardı. Satış gerçekleştiğinde, Kroc, kardeşlerin ilk lokantasının yalnızca birkaç bina ötesine yeni bir McDonald’s inşa etti. Yeni dükkân eskisinin satışlarına zarar verdi ve sahipleri McDonaldizm’in doğduğu yeri kapattılar.

Kroc’un McDonald kardeşlerle karşılaşmasından yedi yıl sonra 228 McDonald’s dükkânı çalışır durumdaydı. Pek güvenilir olmasa da renkli istatistikler hazırlıyorlardı. Daha 1973 yılında Time dergisinde, McDonald’s hamburger ekmeği için kullanılan unun Büyük Kanyon’u, hamburgerler için kullanılan ketçabın da Michigan Gölü’nü dolduracağı belirtiliyordu. McDonald’s’ın o güne dek sattığı hamburgerlerle, “Snefru’nun [Mısır firavunu] yaptırdığı piramitten 783 kat daha büyük bir piramit oluşturulabilirdi.”

1965’te yani kuruluşun onuncu yılında McDonald’s hisseleri 22,5 dolardan halka açıldı. Hisseler ilk günün sonunda 30 dolara, bir hafta sonra 36 dolara, birkaç hafta sonra da 49 dolara ulaşarak yatırımcılarına büyük bir getiri sağlamayı başarmıştı. McDonald’s 1985 yılında Dow Jones 30 endüstri şirketi listesine giren ilk hizmet şirketi olarak saygınlığını daha da artırdı. 1988 yılında ünlü ekonomi dergisi Fortune, McDonald’s hamburgerlerini ABD’nin ürettiği en iyi 100 ürün arasına dahil ediyordu.

McDonald’s Yurtdışına Açılıyor

Artık McDonald’s, ABD’deki çabuk yiyecek satışına yatırabileceği paradan çok daha fazlasını kazanıyordu. Kroc ve meslektaşları, başka pek çok şirketin yaptığı gibi, piyasaya değişik ürünler sürmeyi, yani “ürün çeşitliliğini artırmayı” düşündüler. Oteller mi açmalıydılar, bir çiçekçi zinciri mi kurmalıydılar, bir futbol takımı mı satın almalı, yoksa dev bir eğlence parkı mı işletmeliydiler? Sonunda en iyi bildiklerinden vazgeçmemeye karar verdiler. İzlenecek en akıllıca yol yabancı ülkelere açılmak, hamburgerleri bu yeni dev pazarlarda satmaktı. Böylece 1967’de ilk uluslararası McDonald’s restoranı Kanada ve Puerto Rico’da açıldı. Kısa zamanda bunu onlarcası izleyecekti.

McDonald’s Japonya’nın gelecek vaat eden bir ülke olduğunu düşünüyordu. 100 milyonluk varlıklı nüfusuyla şahane bir pazar olsa gerekti. Fakat pirinç ve balıkla beslenen bir halk hamburger, patates kızartması ve milshake satın alır mıydı? McDonald’s Japonya’da, Japonların ilgisini bu ürünlere çekebilirse başarılı olunacağına inanan bir ortak buldu. Bu ortak Japon basınında yer alan sarsıcı, şakayla karışık haberlerle halkın ilgisini çekti. “Japonların kısa boylu ve sarı tenli olmasının nedeni,” diye açıklıyordu gazetecilere, “2.000 yıldır yalnızca balık ve pirinçle beslenmeleridir. 1.000 yıl boyunca McDonald’s hamburgerlerini ve patateslerini yersek, boyumuz uzar, tenimiz beyazlaşır ve saçımız sarılaşır.

McDonald’s için Japonya büyük bir başarı oldu. Japonya’daki ilk McDonald’s 1971’de açıldı, bir buçuk yıl sonra sayıları yirmiye ulaştı. 10 yıl sonra Japonya’daki en büyük yiyecek şirketi McDonald’s idi (ardından bir başka ABD devi, Kentucky Fried Chicken geliyordu). Japonların hepsi McDonald’s dükkânlarını biliyordu.

1990’ın bir kış günü Moskovalılar Rusya’daki ilk McDonald’s dükkânının açılışı için kuyruk olmuşlardı. Aynı yıl Çin de ilk McDonald’s dükkânını gördü. 1992 yılında bunu Pekin’de açılan dünyanın en büyük McDonald’s restoranı izledi. Toplam iki kat ve 28.000 mt2 alandan oluşan bu yeni restoranda 700 oturma yeri ve tam 1000 çalışan bulunmaktaydı. Birkaç yıl sonra McDonald’s dükkânlarının yarısından fazlası Amerika Birleşik Devletleri’nin dışındaydı. Ve dünyanın dört bir tarafındaki bütün dükkânlar birbirine bağlıydı. Yeni Zelanda peyniri uçakla Güney Amerika’daki McDonald’s dükkânlarına taşınıyordu. Uruguay’dan Malezya’ya et gönderiliyordu. Paketleme malzemeleri Malezya’dan bütün Asya’ya dağıtılıyordu. Avustralya eti Japonya’ya gidiyordu. Rus tartları, paketleme malzemesi ve sabun karşılığında Almanya’ya yollanıyordu. Dilimlenmiş Amerikan patatesi Hong Kong’a ve Japonya’ya gönderiliyordu. Meksika susamları dünyanın her yerine dağıtılıyordu. Her ülkede, her dükkânda McDonald’s sistemi aynıydı. Britanyalı bir işletmecinin dediği gibi: “Sistemin doğruluğunu tartışmaya başlarsanız varlığınızı fazla sürdüremezsiniz, çünkü sistem sistemdir, sistem de sistem.

Sosisli sandviç tezgâhı olarak başlayan McDonald's, 15 Nisan 2005’te 50. kuruluş yıldönümünü kutlarken inanılmayacak kadar büyüktü. Dünyanın dört bir yanında dükkânları her gün 50 milyon kişiye hizmet veriyordu. 24 Ekim 1986’da Taksim’de ilk restoranını açarak Türkiye’yi de pazarları arasına dahil ediyordu.

Günümüzde satın alma gücü paritesine dayandırılarak oluşturulan ve dünyada en yaygın olarak kullanılan endekslerden biri de The Ecomomist tarafından çıkarılan Big Mac Endeksi'dir. Big Mac ürünü üzerine inşa edilen teorem, bugün piyasaların en güvenilir endekslerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu endekse göre, dünyanın diğer ülkelerinde satın aldığınız hamburger, ABD'de aldığınız ile aynı fiyatta olmalıdır. Böylece bir ülkenin para biriminin gerçek değerinin üstünde veya altında olduğu yani kurun aşırı değerli veya değersiz olduğuna karar verilir.

13 Nisan 2014

Metin 2'de En Güçlü Olmak

0 yorum
Metin 2

Yaklaşık 3 yıl kadar önce radikal bir karar alarak Metin 2 oynamayı bıraktım ve diğer online MMORPG oyunlara yöneldim. Açıkçası bırakmam öyle pek de kolay olmadı. Çünkü oldukça iyi bir arkadaş çevrem ve  geceli gündüzlü emeklerin karşılığı olarak elde edilmiş +9 itemlerim vardı. Evet itemlerimin hepsi +9’du ama efsunları o kadar iyi sayılmazdı. Çünkü bir itemi emek verirseniz eninde sonunda +9’a basabiliyordunuz ama ne kadar emek verirseniz verin kendiliğinden ne efsun geliyordu ne de efsun değişiyordu. Ben de düşürdüğüm ruhtaşları karşılığında güvenilir insanlara itemlerimi efsunlattırıyordum. Ama takdir edersiniz ki, 1 aylık çabanın karşılığı bazen bir itemi komple efsunlatmaya bile yetmiyor ya da düzgün 1 tane efsun gelmiyordu. Metin 2 gibi, bir karakterin gücünü efsunların belirlediği bir oyunda bu durumun ne kadar can sıkıcı olduğu sizce de yadsınamaz bir gerçek değil mi?

Oyuna gerçek anlamda diğer oyuncular kadar para harcadığım söylenemez. Topu topu 50 TL ancak vermişimdir. O da kat bileti, saç ve beni sinir eden kırık bir taşın çıkarılması içindi. Oyun içi yang olarak ise durumum oldukça iyiydi. Çünkü 2010 yılında büyülü silahım her gece 7-8 ruhtaşı ve dünya kadar beceri kitabı almadan kattan inmiyordu. Peki oyunu o halde neden bıraktım?

Metin 2: En İyi Karakter En Çok Para Yatırandır

Metin2 benzeri ücretsiz MMORPG’larda, yapımcı firma masrafları çıkarmak ve kar elde edebilmek için nesne market benzeri oluşumlarla oyuna reel para yatıran oyunculara birtakım avantajlar ve üstünlükler sağlar. Çünkü bu yapımcı firmanın tek gelir kaynağıdır ve firma bu konuda belli bir noktaya kadar haklıdır. Ama açıkça söylemek gerekirse GAMEFORGE’un yavaş yavaş bu denge noktasından iyice uzaklaştığını ve oyunu tamamen paraya endeksli bir duruma getirdiğini hissetmeye başladığım an oyunu sona erdirmenin zamanı geldiğini anladım. Çünkü para yatıranlar ile yatırmayanlar arasındaki fark devasa bir noktaya ulaşmış, oyunda yetenek ya da zekanın artık bir önemi kalmamıştı. Benim 3 aylık emeğimi eğer bir oyuncu bir gecede 3000 EP çekerek bastırabiliyorsa o oyunda artık yetenek değil para konuşmaya başlamıştır. Yalnız paranın konuştuğu yerde de parası olmayanların tek görevi diğerlerini eğlendirmek, kralın soytarısı olmaktır. Ne kadar emek harcarsanız harcayın tüm becerileriniz P de olsa, karakterinizi ne kadar iyi kullanırsanız kullanın, oynamayı bilmeyen ama tüm itemlerine iyi efsunlar getirmiş biri karşısında ancak komik duruma düşebilirsiniz.

Aslında Metin 2’nin de bu kadar tutulmasının ve bağımlılık yapmasının bir diğer nedeni de bu. Gerçek yaşamda ulaşılamayacak bir başarıya, sanal ortamda yalnızca para dökerek ulaşmak ve diğerlerinin arasında ayırt edilebilir olmak. Nefsinin tatmin olması, gururunun okşanması…

Düşünün… Oyunda karşınızdaki rakibi öldürüyorsunuz, en güçlü oluyorsunuz ve bir anda “başarılarının devamını dilerim” yazılı tebrik mesajları yağmaya başlıyor! Göğsünüz kabarıyor olabilir ancak neyin başarısı? Zekanı mı kullandın yoksa yeteneği mi? Hiçbirisi! Yalnızca sen oyuna daha fazla para yatırdın ve sana karşısındaki rakibe göre çok daha iyi efsunlar geldi ve onu yenmeyi başardın. Ondan daha üstün oldun. İşte bağımlılığın başladığı nokta da tam burası. Egon okşandığı ve gururlandırıldığın için oyunu bırakamıyor ve giderek daha fazla parayı oyuna dökmeye başlıyorsun. En iyi olabilmek için daha fazla, daha fazla, daha fazla para harcamaya başlıyorsun. GAMEFORGE, insanoğlunun bu psikolojini iyi bildiği için de sürekli onu daha iyi, en iyi olmaya yani daha fazla EP almaya yönlendiriyor. Dikkat edin! Oyunda sadece bir iteme efsun getirmek için binlerce TL harcayanlardan söz ediliyor.

Yılla sonra anılarım depreşti de Metin 2 foruma şöyle bir baktım ve dediklerimin giderek daha da doğrulandığını gördüm. Oyuna para yatıranlarla yatırmayanlar arasındaki makas artık iyice açılmış ve birçok oyuncu bu durumdan şikayetçi. En son yang paketlerinin yasal olarak satılması tartışılmaya başlanmış ki, bu az da olsa emeğiyle oynamaya çalışanların ölüm fermanından başka bir şey değil. Böylece bir oyuncu oyuna hiç girmese, en ufak bir emek harcamasa bile emek harcayanların hepsinin önüne geçmiş olacak.

Bugün forum RONİN’lerin, Kabuskaos’ların, Gabriel’lerin, Zamazom’ların rekorları, ortalığı kesip biçmeleri ile ve onları tebrik edenlerin mesajlarıyla dolmuş. Başta da dediğim gibi aslında tebrik edenler onların zekasını ya da yeteneğini değil, oyuna ne kadar para harcadıklarını tebrik ediyorlar yalnızca. Ama farkında değiller doğal olarak. Ve sanmam ki adı geçen bu karakterler paranın değil de daha çok yeteneğin ve zekanın geçerli olduğu Guild Wars 2 ya da Elder Scrolls Online benzeri oyunları oynadıklarında adlarını duyurup diğerleri arasından Metin 2 'de olduğu gibi sıyrılabilsinler.


Kısacası Metin 2’nin bu denli popüler olmasını sağlayan en önemli etkenlerden birisi para yatıranların gerçek yaşamda belki de elde edemedikleri bir başarıyı sanal ortamda kesenin ağzını açarak elde etmeleri ve gururlarının okşanması. Hangi insan gururunun okşanmasından hoşlanmaz ya da gururunu okşayacak bir şeye parası varsa yatırmaktan çekinmez? Bu durum devam ettiği sürece bu oyuna binlerce lira yatıran daha çok insan görebilirsiniz... Ama emeğin değersiz kaldığı bir noktada artık Metin 2 dünyasında artık yalnızca binlerce lirayı gözünü kırpmadan verebilenler kalacak; diğerlerine yalnızca kralın soytarısı olmak düşecek.

1 Şubat 2014

Sarıkamış Harekatı Nasıl Sarıkamış Faciasına Dönüştü?

0 yorum
Sarıkamış faciası
Almanya, 1871’de birliğini kurup Büyük Devletler arasına girince, sömürgecilik ve yayılmacılık siyaseti takibine başlamış, bunun, aynı siyaseti güden İngiltere, Rusya ve Fransa’yı ürkütmesi sonucu, adı geçen devletler arasında “Üçlü İtilaf Bloğu” ortayı çıkmış, Almanya da buna karşı Avusturya ve İtalya ile birlikte “Üçlü İttifak”ı kurmuştu.

Üçlü İtilaf Devletleri, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü terk ile onu kendi aralarında paylaştıkları için Osmanlı Devleti’nin bu bloklar arasındaki yeri Üçlü İttifak olmuş, özellikle Rus tehlikesine karşı Almanya ile 2 Ağustos 1914’de ittifak antlaşması imzalanmıştı. Antlaşmanın ikinci maddesi gereği Rusya savaşa dahil olursa Türkiye de savaşa girecekti.

Almanların Türk-Alman İttifakı’ndan ana amaçları, Avrupa’da İtilaf Devletleri’nin çemberine alınmamak, üzerlerindeki askeri yükü hafifletmek için düşman kuvvetleri Türk sınırlarında cepheler açarak oyalamaktı. Nitekim Rusya 6 Ağustos 1914’de savaşa girince, Almanya, ittifak şartları gereği Osmanlı Devleti’nin de savaşa girmesi için baskı yapmaya başladı.

Osmanlı Devleti, Almanya’nın savaşa girmek uğrundaki baskılarına ancak üç ay kadar dayanabildi. Saray, Kabine üyelerinin çoğu ve halk, hazır olunmadığı için savaş ilanına karşı çıkıyorlardı. Savaşa dahil olmanın aktif taraftarlığını ise 33 yaşında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Enver Paşa yapıyordu. Enver Paşa, Almanların savaşı kazanacağına inanıyor, Türkiye’nin Almanya safında savaşa girmesi halinde bu zaferden faydalanarak Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden dirilteceği ve giderek “Büyük Turan İmparatorluğu”nu kuracağı hayaliyle yaşıyordu. İşte bu hayalin etkisiyle Enver Paşa, Osmanlı Donanma Komutanı Alman Amirali Souchon’a 25 Ekim 1914’de Rus limanlarına saldırı emri veriyor, Souchon bu emri 29 Ekim’de Ruslar’ın Odesa ve Novorosky limanlarını bombalayarak yerine getiriyordu. Artık Osmanlı da bir oldubitti ile savaşa dahil olmuştu.

Ruslar, 29 Ekim Karadeniz bombardımanının ardından Osmanlı Devleti’ne 1 Kasım 1914‘de savaş ilan etmişler, 3 Kasım’da Rusya’nın 1. Kafkas Ordusu merkezi Erzurum’da bulunan 111. Ordu üzerine saldırmış, 3-12 Kasım arasında Köprüköy Muharebeleri yapılmış, çarpışmalardan iki taraf da bir sonuç alamamıştı.

Bunun ardından. Alman Genel Karargahı, Avrupa cephelerinde Rusların kendileri üzerinde olan askeri yükünü hafifletmek için Osmanlı Başkumandanlığı’ndan Ruslara karşı Kafkasya'da geniş çaplı bir harekat başlatılmasını istemişti. Enver Paşa da buna istekli görünüyordu. Ruslar yenilirse "Turan Yolu" açılacaktı. 111. Ordu'nun Köprüköy'deki çarpışmalarda kazandığı mevzi başarılar da Enver'e taarruz için cesaret vermişti.

Komutanların Taarruza Karşı Çıkışları


Enver Paşa, Köprüköy Muharebeleri'nin ardından III. Ordu bölgesine gelmiş, askeri teftiş ettikten sonra Ruslara karşı derhal taarruz kararı vermişti. III. Ordu Komutanı Haşan İzzet Paşa, kış şartlarım ve ordunun savaşa hazır olmadığını ileri sürerek bu karara karşı çıkmış, taarruzun ilkbahara bırakılmasını istemiş, bu sebepten Enver Paşa tarafından komutanlık görevinden alınmıştı.

Enver Paşa, komutanların kış şartlarında taarruz fikrine itirazı havası içinde İstanbul’a dönmüştü. Dönmüştü ama hâlâ taarruz kararını koruyor, bu arada Alman Genel Karargahı ve İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim tarafından da taarruz için sıkıştırılıyordu. Son bir tetkik için Albay Hafız Hakkı Bey’i (sonra paşa) III. Ordu bölgesine gönderdi. İstanbul’dayken taarruz için baharın beklenilmesini isteyen Hafız Hakkı Bey, Enver Paşa’ya gönderdiği raporda fikrini değiştirdiğinden bahisle şu görüşlere yer veriyordu:

Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bir kısmını kendim de gördüm. Bu mevsimde bu yollardan harekatın mümkün olduğuna kani oldum. Buradaki kolordu ve ordu kumandanları kafi derecede azim ve cesaret sahibi olamadıklarından böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmüyorlar. Bu harekatın icrası, rütben tashih olunarak bana tevdi olunursa, ben bu işi deruhte ederim.

Enver Paşa, Hafız Hakkı’nın bu raporu üzerine kesin taarruz kararını vermişti. Taarruz fikrine karşı çıktığı için III. Ordu komutanını görevinden aldığından yerine merkezi İstanbul’da bulunan I. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders’i getirmeyi düşünmüş, hatıralarında yer aldığı üzere Sanders, başarı şansı olmadığı için komutanlık teklifi ve taarruz fikrini reddetmişti.

Alman Genel Karargahı ve Büyükelçi Wangenheim, Enver Paşa’yı taarruzu bir an önce yapmak için sıkıştırırken, Sanders’in buna karşı çıkması Almanları rahatsız etmiş, hatta “faaliyeti Almanya'nın önemli askeri çıkarları için tehlike teşkil ettiğinden Mareşalin geri çağrılması zorunluluğu” bile gündeme gelmişti.

Enver Paşa’nın yanındaki diğer Alman subayları da Osmanlı ordusunun başarılı olacağına inanmıyorlardı. Tek inanan Enver Paşa idi.

Görülüyor ki, Almanlar Osmanlı ordusunun yenileceğini bile bile, sırf üzerlerindeki Rus askeri yükünü hafifletmek için onu taarruza sevk ediyorlardı.

Sarıkamış Taarruzu’nun Sarıkamış Faciasına Dönüşmesi

Trabzon üzerinden 6 Aralık 1914’de Erzurum’a gelen Enver Paşa, III. Ordu’ya 22 Aralık’ta taarruz emri verdi. Ordunun savaşa hazırlıksız oluşu yanında, araziye en az bir metre karın yağdığı ağır kış şartlarında tam bir hezimet yaşanması sonucu 2 Ocak’ta çekilme emri verildi. Yaşanan faciayı komutanların harp hatıralarından okuyalım:

III. Ordu’yu, düşman kuvvetleriyle yapılan ateş ve süngü savaşları eritmemiştir. Soğuk, hastalık, gıdasızlık mahvetmiştir. Esir olanların hepsi, düşman manevralarıyla sarılarak esir düşmemişler, bunların çoğu cephanesizlik, açlık ve takatsizlikten karlar içinde kalma dolayısıyla esarete uğramışlardır. 
Sarıkamış Harekatı, kış mevsiminin bu havalide, en korkunç manasıyla kendisini gösterdiği günlere rastlamıştı. Yarı çıplak ve karnı hiçbir zaman lüzumu kadar doyurulamamış olan bir askerle bu çetin dağları aşmaya kalkışmak, ordunun mahvı demekti. 
Sarıkamış seferinin son bilançosu, yüz bin kişilik üç kolordunun iki hafta zarfında takriben 15 bin kişiye düşmesi, toplarıyla silahlarının ve nakil vasıtalarının yarısından fazlasının kaybolması, bütün gidip gelme yolları boyunda kanlı veya donmuş on binlerce mezarsız şehit bırakılması, ordunun gerek maddi ve gerek manevi kuvvetlerinden birçok şeylerin kaybolması ile hülasa olunabilir. Eğer o zaman düşmanda takip kudreti olsaydı, Erzurum önlerine kadar gelebilirdi. Fakat o da çok kayıplara uğramış ve kış ortasında böyle bir takip yapabilecek takatten mahrum kalmıştı. Nihayet Sarıkamış Seferi için kısaca şöyle söylenebilir: Gittik, gördük, taarruz ettik. Sarıkamış’a uzaktan baktık. Geri geldik...
Başkumandan Vekili (Enver Paşa), kürklü paltosu ve kalın su geçirmez çizmeleri ile at üstünde süratle ilerlerken, askerin de kendisi gibi yürüyebileceğini sanıyor olmalıydı.

Zamansız ve hazırlıksız taarruz sonucu III. Ordu tamamen bitmiş, düşmandan ziyade eksi kırk derece soğuk ve bir metreden fazla kara mağlup olmuştu. Enver Paşa, 9 Ocak 1914’de III. Ordu komutanlığını Hafız Hakkı Paşa’ ya ( Enver, Hafız Hakkı’yı, taarruzdan önce kanunlara aykırı olarak albaylıktan generalliğe yükselterek, komutanı Ziya Paşa’yı istifa ettirip X. Kolordu’nun başına getirmişti) bırakarak İstanbul’a döndü. Yenilgisini hiç belli etmedi. Hatta, “Düşmana çok ağır bir darbe indirdim. Bir hayli zaman Kafkasya’da belini doğrultamaz” sözlerini sarf etti. Basına, Sarıkamış Faciası’ndan bahsetmemesi için sansür konulmuş, halk yenilgiyi, yabancı basından öğrenmiş, yenilgi, İtilaf Devletleri nezdinde büyük bir sevinçle karşılanmıştı.

Sarıkamış Taarruzu’na Ruslar büyük önem vermişlerdi. Askerleri cesaretlendirmek için Rus Çarı II. Nikola 20 Aralık’ta gizlice cepheye gelmiş, Kafkasya birliklerinden büyük miktarda yedekler getirilmişti. Taarruz sonunda Osmanlı III. Ordusu tamamen erirken Ruslar da 16 bin ölü vermişlerdi. Osmanlı yenilgisi, Doğu Anadolu’nun bütün kapılarını Ruslar’a açmış, baharın gelmesiyle birlikte taarruza geçen Ruslar, 25 Temmuz 1916’ya kadar sırasıyla Hopa, Artvin, Malazgirt, Erzurum, Van, Muş, Bitlis, Rize, Bayburt ve Erzincan’ı işgal etmişlerdi.  Rus işgal hareketi III. Ordu yeniden kurulduktan sonra durdurulabilmiş, kaybedilen yerleri kazanma mücadelesi başlamıştı.

Sarıkamış Taarruzu’nun Almanları tatmin etmekten başka bir amacı yoktu. Rusya’ya karşı harekata tamamen Alman sevk ve idaresinin isteğiyle girilmişti. Osmanlı hizmetinde bulunan Alman generallerinden Colmar von der Goltz (Golç Paşa) da hatıralarında, Sarıkamış Harekatı’nın Türkler için “maksatsız ve düşüncesizce” yapıldığı üzerinde durur.

Falih Rıfkı Atay’ın yazdıklarına göre ise, Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Cebesoy’un yanında askeri ataşe S. Arıkan, Enver Paşa I. Dünya Harbi’nden sonra Moskova’ya uğradığında ona sorumuş: “Paşa hazretleri, biz Sarıkamış meselesini bir türlü kavrayamamıştık” demesi üzerine kısaca: “Zaten açlıktan öleceklerdi. Cephede düşmanı da öldürerek öldüler” cevabını vermiştir.

Türk tarihinde bir örneği görülmeyen Sarıkamış Faciası’nın bütün sorumluluğu Enver Paşa’nın üzerine yüklenebilir. Almanların amaçları zaten biliniyordu. Bir kısım Alman subaylarının da kendisini taarruza girişmemek hususunda uyardıkları halde Enver’in böyle bir maceraya girişmesi, onun ancak zaafları ile açıklanabilir.

1 Eylül 2013

Köftelik Kıyma Seçimi ve Köfte Yapımının Püf Noktaları

0 yorum
Köfte yapımı
Köfte, et yemekleri içinde büyük olasılıkla Türk insanının en sevdiklerinin başında gelir. Çocukluktan başlayarak en sevilen yemek, habersiz misafirler için pratik kurtarıcı, pikniklerin ve mangal sefalarının başgediklisi... Ekşilisinden, İzmir köfteye, kaşarlısından ıslamaya, çiğ köfteden dalyan köfteye kadar her biri ayrı lezzet şöleni...  

Köfte kelimesi Acemcedeki "Kufteh" sözünden dönüşerek Türkçeye yerleşmiş. Acemlerin dış yüzeyi etle kaplı, içinde yumurta ve sebze bulunan yemeklerinin adı olan bu kelime bize "Köfte" olarak geçmiş.

Ülkemizde 300'e yakın köfte çeşidi yaratılmış. Yani sözcük olarak kökeni İran olsa da Türk insanının yaratıcı zekası ve hamarat elleri sayesinde yurdumuz köftenin anavatanı sayılıyor.

Fakat her şeyin bir püf noktası olduğu gibi, köfte hazırlarken de dikkat edilmesi gereken püf noktaları, köftelik kıymanın iyi seçilmesi gerekir. Köftelik kıymanın seçimi iyi olmazsa, ne kadar hünerli olursanız olun istediğiniz lezzete ulaşmanız zor olacaktır. Gerisi ise elbette köfte yapanın hünerli ellerine kalıyor.

Köftelik Kıyma Nasıl Seçilir ve Hazırlanır?

  • İdeal köftelik kıyma, dananın yağsız kısmı ile kuzunun döş kısmındaki etin çekilmesi ile hazırlanır.

  • Köftelik kıyma orta yağlı etten yapılmalıdır.

  • Köftelik kıymaya kesinlikle kuyrukyağı konmamalıdır.

  • Köftelik kıyma normalde bir kez çekilir. Kıymayı iki kere çekmek renginin daha güzel görünmesini sağlar.

  • Kıymayı kasaptan alır almaz buzdolabında bekletmeden hazırlanan köfte daha lezzetli olur.

  • Yoğurduktan sonra en fazla 1 saat dinlendirmek, köftenin lezzetini arttıracaktır.

  • Kıyma ne kadar çok yoğrulursa o kadar lezzetli olur. Kıymayı yoğrulurken (yaklaşık) 60 defa tepsiye vurmak ve elleri arada bir suya batırmak gerekir.

  • Kıyma, yoğurduğunuz kaba ve parmaklarınızın arasına yapışıyorsa köfte kıvamına gelmiş demektir.

  • Klasik köfte, kıyma, rendelenmiş soğan, irmik kıvamında çekilmiş ekmek içi, maydanoz, karabiber, yenibahar ve tuzdan hazırlanır.

  • Çeşidine ve yöresine göre malzemelerden eksiltme ya da ekleme yapılabilir.

  • Kasaplarda etle beraber bütün malzemesi birlikte çekilerek hazırlanan kıymadan yapılan köfte, farklı lezzeti ile denemeye değer bir tat oluşturuyor.

  • Izgarada köfte pişirirken, önce harlı ateşe koyup, içindeki pembe et suyu çıkınca çevirir ve daha sonra normal ateşte pişirirseniz köfteniz daha lezzetli olur. Çünkü bu şekilde etin suyu köftede kalacaktır.


Türkiye'nin Meşhur Köfteleri

Akçaabat köftesi (Rize / Akçaabat),
Kasap köftesi (Bitlis)
Sıkma köfte (Malatya)
Susamlı köfte (Mersin)
Lebeniyeli köfte (Adana)
Tekirdağ köftesi (Yazmaya gerek var mı?)
Hekebeşandi (Şırnak)
Satır köfte (Edime / Keşan)
Islama köfte (Adapazarı)
Nohuttu köfte (Elazığ)
Akıtma köfte (Gaziantep)
Bademli köfte (İstanbul)
Salihli odun köftesi (İzmir)
Mayalı köfte (Kütahya)
Buğday köftesi (Van)
Harput köftesi (Yozgat)
Lıklıklı köfte (Şanlıurfa)
Herleli köfte (Mardin)
Ayva köftesi (Malatya)...

En sevilen köfte çeşitlerinden İnegöl köftesinin, Balkanlardan göç eden, Tekirdağ köftenin ise Selanik'ten göç eden Türkler tarafından yurdumuza getirildiğine inanılıyor.


Unutmayın, her köftenin kendine özgü ızgara ya da kızartma yoluyla bir pişirme biçimi bulunsa da bunu arzunuza göre değiştirip farklı lezzetler yaratabilirsiniz.

Elimizden geldiği kadar köfte yapımın püf noktalarını anlatmaya çalıştık. Şimdiden afiyet olsun...

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana, Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir