3 Aralık 2016

Unuttuğumuz Bir Gelenek: Matrak Oyunu

0 yorum
Matrak; şimşir ağacından yapılan, tahta kılıca benzeyen kalın bir değneğe verilen ad ve bu değnekle oynanan eğitim amaçlı iki kişilik bir oyundur. Kelimenin “eğlenceli, gülünç” anlamı da bu oyundan yadigârdır. Arapça asıllı bu sözcük İspanyolca ve Fransızcaya da bu oyundan sonra geçmiştir.

Osmanlı döneminde sultanlar, içoğlanları, sipahiler, yeniçeriler tarafından oynanan bir çeşit spordu da. Oyunda rakiplerden her birinin; bir elinde üzerine post sarılmış, başı yuvarlakça kalın bir sopa, öteki elinde de kalkan gibi kullanılan içi keçeyle doldurulup deriyle kaplanan oval bir yastık olurdu. Oyunun amacı, sağ elde tutulan matrağı rakibin başına vurmak; özelliği de rakibi yenik düşürmekten ziyade bir çeşit gösteri sunmaktı. Bu nedenle mümkün olduğunca karşıdaki rakibe nazik davranılır, asla zarar verecek hamleler yapılmazdı.

Oyun, aynı zamanda bir talim işlevi görüyor; oynayanın savunma ve atak yapma becerisini geliştiriyordu. Oyunda rakipler kâh atak yapıp sık vuruşlarla rakibe yaklaşır kâh geri çekilerek birbirlerinin darbelerinden refleks göstererek uzak durmaya çalışırlardı. Atakların genel adı “salış”, savunma tekniklerininkiyse “kovuş” idi. Matrak, çevikliği arttırır, el-ayak koordinasyonunu geliştirmeye yarardı. Hem hücum eden, hem de savunmada olan oyuncular eğilir doğrulur, sağa sola yukarıya sıçrayarak savuşturma hareketleri yapar, izleyenlere heyecanlı vakit geçirtirlerdi.

Evliya Çelebi’ye göre oyunda 160 çeşit farklı hareket (bend) vardı. Bunlardan en ünlüleri kesme, bağla, sanı, bagal, sürme, kulak, bağla-top, top-kafa, zîr, rehâ, fidye, hevâkes, cângûş idi. IV. Murad bu oyunlardan 70 kadarını biliyordu. Oyuncuların başlarında miğfer, yüzlerinde de siperlik bulunması kuraldı.
Matrak oyunu

Bu oyunda ustalaşmış olup acemilere matrakla savaşmayı öğretene “matrakçı”, öğrenenlere de “matrakbaz” deniyordu. Bu geleneksel silahşörlerin lobut biçimindeki 1-2 kiloluk değneği, genellikle şimşir ağacından yapılırdı. Oyuncular, cenk (oyun) meydanına çıkmadan önce aba giyerler, cenkler, mehter ve davul ritmi eşliğinde yapılırdı. Matrak oyununda sol elde korunma amacıyla bir yastık, sağ elde matrak bulunur. Oyunun amacı daha önce de yazdığımız gibi olabildiğince çok matrağı rakibin başına vurabilmektir. Rakip oyuncunun bu darbelerden kurtulabilmesi savunma konusundaki yeteneğine bağlıdır. Matrak oyununda atak sırasında sık vuruşlarla rakibe yaklaşılır ve geri çekilerek savunmaya geçilir.Oyun sonunda daha başarılı olarak mücadeleyi kazanan matrakbaz, mağlup ettiği matrakbazdan kasıtlı ya da kasıtsız tüm hataları için özür diler, diğer matrakbaz da aynı şekilde özür diledikten sonra oyun sona ererdi.

Matrağın saray eğlencelerinde ve düğünlerde topluca oynanması adettendi. Oyuncuların böyle kalabalık oldukları zaman, önce ikişer ikişer birbirlerine meydan okuyup sonra hep birden karışık bir halde düello ettikleri olurdu. Bazen de eldeki yastık yerine kısa bir değnek tutulurdu. 1665’te Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa’nın Avusturya elçisi Graf von Leslie şerefine düzenlettiği gösteride iki yüz kadar genç ellerinde sadece değneklerle matrak oynamışlardı.

16. yüzyılın ünlü tarihçisi ve nakkaşı Nasuh, aynı zamanda bu oyunun ustası olarak “Matrakçı” lakabını almıştı. 

26 Kasım 2016

İnsanın Evrimi ve İlk İnsanlar

0 yorum
Bazı bilim insanları uzun süre "insanlığın beşiği"nin Orta Asya'da olduğunu düşünüyordu. Bazı başka bilim insanlarıysa ilk insanların Afrika'da olduğunda direniyor ve daha başkaları da Avrupa'da olabileceğini söylüyorlardı. Bugün biz "insanlığın beşiği"nin Eski Dünya'da geniş bir tropikal kuşakta var olduğunu ileri sürecek kadar yeterli bilgiye sahibiz. İnsan ile gerçek maymunların bu bölgelerde birbirlerinden ayrılmaya başlamış olmaları geçerli bir varsayımdır. İlk Hominidler (insan benzeri canlılar) açık savana gibi yerlerde beslenen orman-kenarı canlıları olarak, burada evrim geçirmişlerdir.

Elde olan ilk Hominid fosilleri ve aletleri Afrika'da Pliosen (Pleistosen'den hemen önceki dönem) çökeltileri içinde bulundu. Pleistosen'in ilk dönemlerine ilişkin aletlerin ve fosil Hominidlerin bulunduğu bölgeler Güney Afrika'da (Taung, Starkfontein, Swartkranz, Kromdraai, Makapansgat) ve Doğu Afrika'dadır (Olduvai, Rudolfun doğusu, Omo, Lothagam, Kanapoi). Bu alanlarda 1 buçuk ile 2 milyon yıl öncesine ilişkin aletler ve 5 milyon yıl öncesine tarihlenen fosiller bulundu.

Şimdi elimizde olan insan benzeri diye nitelenebilecek canlıların ilk izleri ne kadar eskiye tarihlenir? Yaklaşık 5 milyon yıl öncesine.  Elimizde olan en iyi kanıtlar şimdilik Afrika'dan elde edilmektedir. Bu, insan konusundaki paleontolojik araştırmaların daha çok Afrika’da yoğunlaştırılmasından da kaynaklanabilir.

İnsanlar ve Gerçek Maymunlar

Çoğu kimse, yanlış oluşan “insanların maymundan geldiği" düşüncesinden çok tedirgin olmaktaydı. Bu gibi sözcükler, insanları da içermek üzere, bugün yaşayan bütün hayvanların yüz milyonlarca yıl önceki çok eski denizlerde yaşamış olan tek hücreli organizmaların evrimiyle oluştukları ya da onların soyundan geldikleri gibi doğru bir düşünce yerine, tartışmalara ya da "maymun davaları"na yol açıyordu.

İnsanların kökenini tartışmaya, çağdaş insan ile bugün yaşayan başka hayvan türleri arasındaki ilişkiyi anlamakla başlamak en gerçekçi yol olur. İnsanlar, göreli olarak oldukça büyük olan beyinleri, çok gelişkin görme duyuları, küçülmüş olan yüz ve burunları ve iyi gelişmiş elleri gibi yapısal (morfolojik) açıdan benzerlikleriyle, büyük gerçek maymunlar, Eski Dünya maymunları, Yeni Dünya maymunları ve ön maymunlar ile birlikte, primat olarak sınıflandırılırlar. İnsanlar, öteki primatlardan çok, gerçek maymunlara yakındırlar. Aynı zamanda da bu ikisi olasılıkla geçmişte ortak bir atayı (her ikisinin bir üst ailesi olan Hominoidea) paylaşmış olmalılar.

Moleküler ve anatomik araştırmalar ile primatlar üzerinde yapılan araştırmalar gibi değişik yollardan elde edilen kanıtlardan anlaşıldığı gibi, bizim yaşayan en yakın soydaşlarımız şempanzelerdir.

İnsanlar ile şempanzeleri karşılaştırmak için sayısız moleküler araştırma yapıldı. Genetik temel olan DNA incelendiğinde, insan ve şempanze köklerinin yalnızca yüzde 2,5'luk bir ayrım ile aynı olduğu ortaya çıktı. Şempanzelerin ve insanların kan hücrelerindeki hemoglobin aynıdır. Son olarak da, bağışıklık kimyasına ilişkin kanıtlar, insana en yakın primatların şempanzeler olduğunu gösteriyor. Onları sırasıyla goril, orangutan, gibon, Eski Dünya maymunları, Yeni Dünya maymunları ve ön maymunlar izlerler.

Prof. Vincent Sarich, bağışıklık kimyasının albüminlerindeki ayrımları inceledikten sonra, bu ayrımların gelişmesi için gerekli olan sürenin saptanabileceği bir evrim saati oluşturmayı başardı. Onun değerlendirmelerine göre, Afrika'daki gerçek maymunların, maymunlardan ayrılması için gerekli süre olasılıkla 20-30 milyon yıldır. İnsanların gerçek maymunlardan ayrılması için ise, 6-10 milyon yıllık bir süre gerektiğini önermiştir.

Hareket yöntemleri, kasların, leğen kemiğinin, bacakların, ellerin, ayakların ve yüzün kullanılması konularında yapılan anatomik araştırmaların sonuçları, yine şempanzenin insana en yakın gerçek maymun olarak sınıflandırıldığını ortaya koydu. İnsan ve gerçek maymunların gövdeleri ve kolları birbiriyle aynıdır. Özellikle omuz bölgesi birbirine çok ben-zer ve özgündür; çünkü insanın ve gerçek maymunların dışında hiçbir hayvan kolunu başının üzerine dik olarak kaldıramaz. İnsan ve gerçek maymunlar arasında en büyük ayrım bacaklarda ve leğen kemiğinde görülür. Gerçek maymunlar insanlar gibi dik yürüyemezler ve yürürken ayaklarıyla birlikte ellerinin eklemlerini kullanırlar. Bu ayrım kafatasında ve yüzde de görülür. Doğal olarak da en büyük ayrım beyindedir. Bir gerçek maymunun beyninin üç katı olan insan beyni, konuşmayı, el becerilerinin gelişimini ve daha fazla zekayı olanaklı kılar. 

Hominidler Ailesi 

Basit maymun-insanın, gerçek insan diye tanımlanabilecek canlıya dönüşebilmesi için bazı anatomik değişikliklerin gelişmesi gerekmiştir. Bunlar,

  • İki ayak üzerinde etkin bir biçimde hareket edebilme,
  • Beynin büyümesi
  • Yüz ve dişlerde bazı değişimlerdir.


Bilinen ilk Hominid'i temsil eden fosilin Ramapithecus olduğu kabul edilir. Tartışmalı olan bu maymun-Hominid'in tek tük fosil kalıntıları 14 milyon ile 10 milyon yıl öncesine tarihlenmiştir. Batı Avrupa'da, doğu Afrika'da Hindistan'da ve güney Çin'de buluntular çıkarılmıştır. Yalnızca çene kemiği parçaları bulunmasına karşın, yüz-diş bileşiminin parçaları daha sonraki Hominidlerin öncüsü olabileceğini gösterir. Bazı bilim insanları Ramapithecus'u gerçek maymun olarak sınıflandırırken, bazıları da Australopithecus soyunun doğrudan bir kolu, yani bir Hominid, olarak sınıflandırır. Bu durumda da, insanın biyolojik evriminin en önemli dönemi gerçek maymunlardan insana dönüş aşamasıdır. Bu köprünün ne zaman aşıldığı da tartışmalıdır. Gerçekte 14 milyon yıl öncesine ilişkin Ramapithecus buluntularıyla 4-5 milyon yıl öncesine ilişkin ilk Australopithecus'un kalıntıları arasında Hominidlere ilişkin bir fosil kanıtın bulunmadığı uzun bir boşluk vardır.

Yukarıda tanımlanan biyo-moleküler kanıtlar kabul edilirse, o zaman insanlar ile gerçek maymunların 5 milyon yıl kadar önce birbirinden ayrılmış olması gerekir. Eğer yalnızca paleontolojik kanıtlara dayanılacak olursa, bu sapmanın en azından 10 milyon yıl önce gerçekleştiği kabul edilmelidir. Bu konuda çok çabuk daha fazla kanıta gerek vardır. Prof. Clark Howell elde olan çeşitli kanıtlara dayanarak, Hominidlerin kökeninin 10 milyon yıl önceye dayandığı varsayımında bulunmaktadır.

İnsanın Evrimi


Beyinler, Eller ve Aletler

Tüm Australopithecuslar bizim atalarımız olsa da olmasa da, gerçek atalarımızın dik durup, iki ayak üzerinde yürüdükleri kesindir. Olasılıkla, onlar gerçek insan olmadan önce dört önemli öğe söz konusuydu. Bunlar,

  • Dik durduktan sonra özellikle başparmak ve elin giderek işlevselleşmesi (uzmanlaşması),
  • Aletlerin yapılması ve besinlerin sağlanmasında kullanılması,
  • Beynin boyutlarının büyümesi ve gelişimi,
  • Basit bir dilin gelişmesi.


Bunlardan hangisinin öncelikle önem taşıdığını ya da önce gerçekleştiğini hiç kimse bilmemektedir. Büyük bir olasılıkla dördü de aynı anda birbirine koşut gelişti. Bunların her biri üzerinde ayrı ayrı düşünürseniz, sanırım ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Eğer eliniz bir pençeden daha esnek değilse ve başparmağınız elinize karşı çalışıyorsa (ya da onu engelliyorsa) bir aleti pek iyi tutamazsınız. Buna karşın, neden-sonuç ilişkisini görmeye yetecek kadar beyniniz yoksa alet kullanmayı da düşünemezsiniz. Beynin boyutlarının büyümesi ve iç yapısındaki değişim, olasılıkla davranışlardaki temel değişimler ile bağıntılıdır. Bu değişiklikler belki de dilin oluşumu ve alet yapımıyla sonuçlandı. Alet gibi bir şeyle deney yapma olanağı bulunmadan, el ve beynin nasıl geliştiğini anlamak da güçtür. Prof. W. M. Krogman'ın dediği gibi, "El, göz ve beynin sadık bir hizmetkârı olmalıdır." Önemli olan bunların eşgüdümüdür. Etkin bir biçimde iki ayağın kullanılması, alet yapımı için ellerin özgür kalmasını sağlamış ve sonunda avcılık daha yararlı bir yaşam biçimi olmuştur. Avcılık insanlık tarihine egemen olmuş, toplumsal ve teknik uyarlamalarda ve işbirliğindeki davranışlarda değişikliklerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Tarım ise Hominid tarihinin yüzde 1'inden daha azına egemendir.

İnsanların ataları olan canlıların yapılarında başka değişiklikler de yer almış olmalıydı. Atalarımız bir dil geliştirmek zorundaydılar. Belli seslerin belli anlamlar taşıması gerektiği ve dolayısıyla da sesler için bir simgeler dizisi geliştirme düşüncesini de kavramak zorundaydılar. Dilin gelişmesi, beynin giderek gelişmesine bağlıydı. Ses çıkarmak ve bu sesler ile iletişim kurmak için anatomik gereksinmeler hazırdı. Oysa yalnızca insana özgü olan “seslerin simgesel dizisi"ni geliştirebilmek için, beynin dış zarının (korteks) gelişmesi gerekliydi.

Tüm bunlar çok yavaş gelişmiş olmalıdır. Olasılıkla, her biri azar azar ama aynı anda gerçekleşiyordu. İnsanlar, çok yavaş insan olmuşlardır.

İnsanlara Ne Zaman İnsan Demeliyiz?

İlk insanların konuşup konuşmadıklarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Ses çıkarabilmelerine karşın, bu sesleri anlam taşıyan simgelere dönüştürebiliyorlar mıydı? Eğer fosil kemikler bizim iskeletlerimize benziyorsa ve doğa ya da hayvanlar tarafından yapılamayacağını düşündüğümüz aletleri buluyorsak, o zaman ilk insanın iziyle karşı karşıyayız demektir.

Afrika'nın doğusunda ve güneyinde bulunan ve biraz sonra tanımlayacağımız Australopithecus-homo türü fosil kemikler tartışma konularımız arasındadır. Çünkü bunlar atalarımızın görünüşüne ilişkin bilgi veren ve şimdilik elimizde olan en iyi verilerdir. Gerçek maymunlardan çok insana yakın oldukları kesindir. Beyinlerinin boyutları çağdaşımız gerçek maymunlarınkinden büyük olmamasına karşın, gövde boyutları ve yapıları oldukça küçük olduğundan, beyinleri bu küçük boyutlarıyla karşılaştırıldığında, göreceli olarak büyüktü.

Bu noktada, fosillerin temsil ettiği bu özgün canlılardan bize çoğunlukla çok küçük ve önemsiz fosil parçacıkları kalmış olduğunu size anımsatmalıyım. Paleontologlar, bizim bugün yaşayan tek türümüz olan Homo sapiens'in birbirinden değişik örneklerinin arasında gördüğümüz çeşitlemelerini unutmamalıdırlar. Fosil kemiklerin boyut ve yapıları, özgün canlının yaş ve cinsiyetine ilişkin bilgi verdiğinden, önemlidir. Ayrıca, bütün bunların tarihlenmesi ve gerçek zamandaşlığın saptanabilmesi için kesin bir yöntem de yoktur. Sonuç olarak, insan paleontologlarının tümünün bize her zaman aynı adları, sınıflandırmaları ve özgün canlılar ile yakınlıklarına ilişkin bilgileri vermemeleri şaşırtıcı değildir.

Bildiğimiz İlk İnsanlar

İlk insanlar
Australopithecus'a ilişkin ilk kalıntılar, en ilki 1924'te Raymond Dart'ın Taung'da bulduğu olmak üzere, Güney Afrika'daki kireçtaşı ocaklarında bulundu. Bir çocuk kafatası olan bu kalıntıya Australopithecus Africanus adı verildi. O günden beri, Güney Afrika'da beş ayrı yerde yüzlerce insan kalıntısı saptandı. Yine buralarda, tarihleri 2 milyon ile 3 milyon yıl arasında değişen sayısız alet bulundu. İki tür Australopithecus vardır - kısa boylu ve ufak tefek yapılı Australopithecus ve uzun boylu, iri yapılı Australopithecus. Leğen kemikleri ve omurgalarından, iki ayak üzerinde yürüdükleri anlaşılmaktadır. Kafatasları, beyinlerinin boyut açısından oldukça büyüdüğünü ve artık çıkık köpek dişleri olmadığını gösterir. Sonuç olarak onlara Pongid denemeyeceğinden, Hominid'dirler. Her iki tür de 1.5 metre boyunda olmalarına karşın, iri yapılı olan, büyük bir alt çene kemiği, çok büyük azı dişleri ve küçük köpek dişleriyle, daha güçlüydü. Kas bağlantıları da ufak tefek olana göre çok daha gelişmişti.

Australapithecus'un yanı sıra, Homo türünün fosillerinin bulunduğu başka önemli yerlerden biri de Afrika'nın doğusundaki Rift Vadisi'dir. Burada bulunan üç yerleşim yerinden, Hominid'in ilk gelişim dönemlerine ilişkin çok önemli bilgiler elde edildi. Bunlar Olduvai Boğazı, Omo Havzası ve Rudolf Gölü'nün doğusundaki bölgedir. Tanzanya'daki Olduvai Boğazı'ndan çıkarılan Hominidlerden, birden çok türün aynı zamanda yaşadığına ilişkin kanıtlar elde edildi. Olduvai'de sayısız yerleşim alanı vardır. 1959'da bir yerleşmede yapılı bir Australopithecus'un bütün kafatası, taş aletler ve yongalar ile birlikte aynı katmandan çıkarıldı. Önceleri Zinjanthropus diye adlandırılan bu türe şimdi Australopithecus boisei denmektedir. Aletler ise, aynı zamanda yaşamış olan bir Homo türüne ilişkin olabilir. Olduvai'den elde edilen çeşitli türler 2 milyon yıl öncesiyle yarım milyon yıl öncesi arasında yaşamışlardır. Bulunan Homo türü fosil, Olduvai'de genelde Homo "habilis" diye adlandırılan türdür. Aynı zamanda çok sayıda alet de bulunmuştur.

Richard Leakey ve Glynn Isaac, Kenya'da Rudolf Gölü'nün doğusundaki alanda çok sayıda iyi korunmuş Hominid ile birlikte, burada insanların bir yerleşim alanı oluğunu gösteren aletleri ve başka kalıntıları ortaya çıkardılar. Rudolf Gölü'nün kıyılarında şimdilik bilinen en eski yerleşim alanı olan Koobi Fora'yı buldular. Burası, potasyum-argon tarihleme yöntemiyle 2,6+26 milyon yıl öncesine tarihlendi.

Bu değişik alanlarda hem ufak tefek hem yapılı Australopithecus türlerinin yanı sıra, Australopithecus'tan ayrı olarak sınıflandırdığımız Homo türü de bulundu. 2 milyon yıl önceye tarihlenen bu son tür, şimdilik "Homo sp. E.R. 1470" adıyla bilinir. Bu fosilin Rudolf Gölü'nün kıyısında bulunduğu ortam, Koobi Fora yerleşmesinden daha alt düzeyde ve daha eskiye ilişkindir. Omo Havzası'nda da bu türe ilişkin kanıtlar bulunduğu gibi, son zamanlarda güney Afrika'da ortaya çıkarılan daha eskiye ilişkin bir buluntu, aynı türün başka örneklerinin de olduğunu ortaya koydu. Bu türün Australopithecus'tan daha büyük bir beyni olduğu ve yetkin bir iki ayaklı olduğu anlaşılmaktadır. Daha eski bir tarihte ortaya çıkmış ve Australopithecuslar ile çağdaş olarak da yaşamını sürdürmüştür.

Rift Vadisi yöresinde yeni ortaya çıkarılan alanlarda, olasılık-la Australopithecus olan, fosil Hominid'in çene kemiğinin küçük parçaları bulundu ve 3 ile 5 milyon yıl öncesine tarihlendi. Bu da Hominidlerin ilk ortaya çıkış tarihlerinin daha eskiye gidebileceğini gösterir.

Java'da da yine genelde aynı döneme ve 1,9 milyon yıl öncelerine tarihlenen başka bir Australopithecus (Meganthropus) fosili bulunmuştu. Bu buluntu Australopithecus'un 2 milyon yıl öncesi gibi çok eski zamanlarda yeryüzünde, belki de tropikal bölgede, oldukça yaygın olduğunu gösterir.

Homo Erectus

Australopilhecusların bir türünün, olasılıkla ufak tefek yapılı olanın, evrimini sürdürüp gelişerek Homo "habilis"e dönüştüğünü ve belki bu iki türün bir süre birlikte yaşadığını düşünmekteyiz. Sonraları bu Homo hiç kuşkusuz Homo Erectus'a dönüştü. Öteki (yapılı) Australopithecus türünün de soyu yok oldu. Doğal olarak Australopithecus-Homo "habilis"in öyküsünü tümleyebilmek için daha çok kanıta gereksinim vardır.

İnsan evriminin Australopithecus evresi, 5 milyon yıl önceden 1,5 milyon yıl önceye kadar bir süreyi kapsar. Ancak 1,5 milyon yıl kadar önce Australopithecus'tan çok ileri olan Homo Erectus ilk kez ortaya çıkmıştır.

Belki bu aşamada, yani 1,5 milyon yıl önce, Hominidler dil yeteneklerini geliştirmeye başladılar. Dilin de gelişmiş aletlerin kullanımıyla koşut olarak yavaş yavaş oluşmuş olması olasıdır. Australopithecus uzun bir süre basit çaytaşı aletlerini kullandı. El baltalarıyla daha gelişkin ve tekbiçimsel aletler, ancak 1,4 milyon yıl önceleri ortaya çıktı.

Homo Erectus türü Australopithecuslardan daha uzun boylu olduğu gibi, beyni de daha büyük, yüzü ve dişleriyse küçüktü. Aletlerin geliştiğini ve avcılıkta işbirliği yapıldığını gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Bu olgular daha karmaşık bir iletişim yöntemini gerektirdiğinden, bu dönem dilin gerçekten önem kazanma-ya başladığı dönem olabilir.

Homo Erectus fosilleri Afrika'da, Asya'da ve Avrupa'da 1,5 milyon yıl öncesiyle yarım milyon yıl öncesi arasında değişik dönemlere ilişkin olarak bulundu. Başta Pitekanthropus diye adlandırılan ve şimdi Homo Erectus Erectus denen ilk buluntular, kolonilerde görevli Hollandalı bir doktor olan Eugene Dubois tarafından, 1891-1892 yıllarında Java'da bulundu. Zaman geçtikçe buluntular çoğaldı. Bir genelleme yapılacak olursa, Homo Erectus'un yaklaşık 170cm boyunda olduğu ve başını pek de dik tutamadığı söylenebilir. Kafatası kemikleri çok kalın ve ağırdı ve çağdaş insan beyninin üçte ikisinden biraz büyük bir beyni olacak kadar oylumluydu. Homo Erectus'un dişleriyle çenesi büyük, kaş kemerleri çıkıktı. Homo Erectus kemiklerinin bulunduğu jeolojik birikintilerde hiçbir alet bulunmamış ise de, aynı bölgede bazı aletlere rastlandı. Java'da bulunan fosiller 1,5 milyon yıl ile yarım milyon yıl önceleri arasına tarihlenir.

Pekin İnsanı ve Bazı İlk Batılılar

1963-1964'te Lantian kafatasının üst kafa kemiği bulunana kadar bilinen ilk Çinli, başta Sinantliropus ya da “Pekin İnsanı" diye adlandırılan buluntulardı. Böyle adlandırılmasının nedeniyse, kalıntıların Pekin'e yakın bir yerde bulunmuş olmasıydı. Artık bunlara Homo Erectus Pekinesis adı verilmektedir.

Pekin insanları, kireçtaşı oluşumlu bir tepedeki mağarada yaşayıp, alet yapıyor, iliğini çıkarmak için hayvan kemiklerini kırıyor ve ateşi kullanıyorlardı. Bu mağaranın, 800.000 yıl öncesinden 500.000 yıl öncesine kadar, çok uzun bir süre kullanıldığı açıkça anlaşılır. Tüm iskeletler ile birlikte, 12 taneden çok kafatası ve yaklaşık 150 tane de diş bulundu.

Pekin insanları Java insanları kadar uzun boylu değillerdi. Kafatasları Java insanınınkilere çok benzerken, beyinleri biraz daha büyüktü. Yüzlerinin Java insanınınkiler kadar kaba olmadığı anlaşılmasına karşın, bu bilgi pek fazla ipucu vermemektedir.

Afrika'nın kuzeybatısındaki Mauritanya kıyılarının yakınında (Ternifine, Sidi Abderrahman, Rabat) Homo Erectus'a ilişkin çok sayıda çene kemiği ve kafatası parçası bulundu. Bu parçalar da Orta Pleistosen'e tarihlenir. Afrika'nın doğusunda bulunan Olduvai Boğazı'nda Homo Erectus kafataslarıyla, bir kalça ve bir de baldır kemiği ("Hominid 9" diye adlandırılır) ele geçirildi. Bunların, Australopithecus düzeyindeki ilk Homo "habilis" ten hemen sonra ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Bu fosiller en az 750.000 yıl öncesine ilişkindir. Bunların yanında Australopithecus ile bulunan eski aletlerden oldukça değişik biçimler sergileyen taş aletler (Acheul) bulundu.

Almanya'da Heidelberg'in yakınlarında bulunan çok iri çene kemiği, Avrupa'da bulunmuş en eski Hominid'dir. Bu örnek çok güçlü ve yapılı çenesiyle Homo Erectus'u andırmakla birlikte, çene çıkıntısı olmadığı gibi dişleri de oldukça küçüktür. Yaklaşık 450.000 yıl önceye tarihlenir. Macaristan'daki Vertesszöllös yerleşmesinde, küçük aletler ve ateş izlerinin yanı sıra, Homo Erectus'un niteliklerini taşıyan kafatası parçaları bulunmuştur.

Yunanistan'da (Petralona) bir kafatasının bulunması, bazılarınca bir Homo Erectus türünün Avrupa'daki varlığının bir başka örneği sayılmalıdır. Fransa'da, Tautavel'in yakınlarındaki La Caune de l' Arago mağarasında Henry de Lumley'in ortaya çıkardığı yeni bir buluntu, 200.000 yıl önceye ilişkin bir kafatasıyla çeşitli aletleri içeriyordu. Bu kafatasının da Homo Erectus gibi belirgin çizgileri ve yassı bir alnı olmasına karşın, bundan sonraki aşamada Avrupa'da ortaya çıkan bir sonraki insan fosili türünün, yani Neandertal insanının da izlerini taşıyordu.

Yani Avrupa'da da Homo Erectus'un izlerine rastlanmakta, ancak bunlar Uzakdoğu'da ve Afrika'da bulunan bu tür insan örneklerine sayıca ulaşamamaktadır. Belki Avrupa'da çok sayıda Homo Erectus yaşamadı ya da çok kısa bir süre boyunca yaşadı.

Geçiş Türleri

Avrupa'da Homo Erectus'un niteliklerini taşımalarına karşın daha çağdaş olan ve ara türler gibi görünen birkaç kafatası bulundu. Bunlardan biri Almanya'da, Steinheim'dan çıkarılan buluntudur. Bu bir erkeğin kafatasının parçalarıdır. Kemiğin kalın olmasına karşın, ardkafa kemiği çok aşağıda olmadığı gibi, ilkel bir yapıda da değildir. Aynı zamanda yüzde de ilkellik belirtileri yoktur. Oysa alında, gözün üzerinde, belirgin kaş kemerleri vardır. İngiltere'de Swanscombe'da bulunan kafatası parçaları dikkatle incelenmiştir. Bu kafatasının yalnızca üst ve arkası bulunmuştur. Bu parçalar uyumlu bir yuvarlak oluşturduğu için, yüz ve alnın da oldukça "modern" olduğu sonucu çıkarıldı.

Avrupa'da evrimin, Heidelberg fosilinden, Swanscombe ve Steinheim aracılığıyla, bir grup ön Neandertal insanının türlerine dönüşerek oluştuğu bir gerçektir. Üçüncü buzularası evrede, yani yaklaşık 100.000 yıl önce, Avrupa'nın her yerinde bu ön Neandertal insanlarının var olduklarına ilişkin izler vardır. Almanya'da Ehringsdorfta ve İtalya'da Saccopastore'de ön Neandertal insanı bulundu. Hem Homo Erectus'un hem de son evrenin ilk aşamasının niteliklerini taşıyan başka fosiller Fransa'da bulunan Montmaurin alt çenesi, Abri Suard, Lazaret ve Fontechevade fosilleridir. Bunlar yaklaşık 100.000-70.000 yıl öncesine ilişkindir. Birçok kimse bu türün daha sonraki Neandertal insanlarının ataları olduğu ve Homo Erectus'tan Neandertal insanına geçişi gösterdiği kanısındadır.

Özgün "Mağara İnsanları"

Neandertal insanı
Bundan sonra değinmemiz gereken insanların tümü, birbiriyle ilişkili bir grubun bireyleridirler ve bu da şimdiki tanımlamaya göre son taksonomik grubun ilki olan Homo Sapiens'tir. İlk Homo Sapiens Neandertalensis, yani gerçek "Neandertal insanı" Almanya'da Düsseldorf’un yakınlarındaki Neander Vadisi'nde 1856'da bulundu. O, bu adla tanımlanan ilk insan fosiliydi. Bazılarımız, gerçek Neandertalimsi insanların yalnızca Batı Avrupa'ya özgü oldukları ve son büyük Buzul Çağı'nın başlangıcından önce buradan çıkmadıkları, çünkü Alpler'deki ve Kuzey Avrupa'daki buzullar sonucu burada hapis kaldıkları inancındadırlar. Prof. Howell, son büyük buzul döneminin başlamasıyla Avrupa'nın güneybatısında hapis kalan ön Neandertalimsi insanların gerçek Neandertal insanlarına dönüştüğü kanısındadır. Howell'e göre, Yakındoğu'da ön Neandertal insanı türünden tümüyle çağdaş türlere dönüşen insanların izine rastlamak olasıdır. Gerçekten de, batı Avrupa'nın dışında aşırı "Neandertalimsileşme" belirtilerine rastlamıyoruz.

Avrupa'daki asıl ya da gerçek Neandertal insanı grubunun bir düzineye yakın iyi örneği vardır. Bunlar son büyük Buzul Çağı'nın hemen öncesine ve başlarına (85.000-40.000 yıl öncesine) tarihlenir. Buluntulardan çoğu mağaralardan elde edilmiştir. Filmcilerin ve karikatürcülerin sizlere sunduğu “mağara adamı", büyük bir olasılıkla Neandertal insanlarıdır. Ben yine de kadınlarını saçlarından tutup sürüklediklerini pek sanmıyorum, çünkü kadınlar da oldukça güçlüydüler.

Neandertal insanlarının büyük ve kalın kemikli kafatasları olmasına karşın, beyinleri için de bolca yer vardı. Bazılarının beyin oylumları çağdaş insanlar için ortalama sayılan boyuttan bile büyüktü. Yüzleri yapılı ve kemikten kaş kemerleri olmasına karşın, bunlar Homo Erectus grubundakiler kadar belirgin değildi. Alınları çok basıktı ve çene çıkıntıları yoktu. Yaklaşık 1.60 m boyunda, yapılı ve çıkık göğüs kafesliydiler.

Neandertal insanı grubuna ilişkin önemli bir nokta, inceleme yapmak için bu türlerden yeterli sayıda örnek bulunmasıdır. Yaşam biçimlerine ve yaptıkları aletlerden bazılarına ilişkin oldukça bilgimiz olması da önemlidir. Gerçek Neandertal insanları Spy'da, Engis'te, Cebel-i Tarık'ta, La Ferrasie'de, Le Moustier'de ve daha başka birçok yerde bulunmuştur. Yukarıda da gördüğümüz gibi, taksonomik sınıflandırmada bu tür, şimdi Homo Sapiens Neandertalensis sayılmaktadır (bu da onları bizim daha sonra dönüştüğümüz tür olan Homo Sapiens Sapiens'ten ayırır).

Neandertal İnsanlarıyla Çağdaş Öteki İnsanlar

Neandertal insanları, Avrupa'nın bir köşesinde yaşayan, özelleşmiş bir tür gibi görünürler. Başka yerlerde neler oluyordu? Ön Neandertalimsi insan türünün oldukça yaygın bir tür olduğunu düşünüyoruz. Az çok başka aşırı uçlarda, ancak çoğunlukla birbirine benzeyen insan türleri de, bu türün evrimiyle ortaya çıkmıştır.

Avrupa'daki Neandertal insanlarına ne olduğu sorusu sık sık sorulur. Neandertal insanları birdenbire ortadan yok olmuşlar, ancak hiç kuşkusuz çağdaş Homo Sapiens türünce de özümsenmişlerdir. Bu türün bütün yapısal özellikleri ve izleri bugün Akdeniz yöresindeki insanlarda görülür. 30.000 yıl önce özümsenip yok olmuşlar ve çağdaş insanlar Neandertal insanlarının yerini almışlardır.

Neandertal insanlarının ve Neandertal insanlarının benzerlerinin fosilleri Avrupa'da, Asya'da ve Afrika'da geniş bir alanda bulunmuştur. Bunların birçoğunda evrim geçirerek çağdaş insana dönüşme eğilimi görülür. Gerçek Neandertal insanlarının yalnızca Avrupa'da bulunmalarına karşın, dünyanın başka bölgelerinde de bu insan türünün çeşitlemeleri yaşıyordu. Geçiş dönemi grupları, Yakındoğu'da Filistin'deki mağaralarda bulundu. Gerçekte de, insanların çağdaş insana dönüşmeden önce görünümlerine ilişkin en iyi bilgileri Filistin' deki bazı mağaralardan elde ediyoruz.

İlk Çağdaş İnsanlar

Karmel Dağı'ndan çıkan kemikleri inceleyen Prof. T. D. McCown ve şimdi yaşamayan Sir Arthur Keith, burada karşılaşıp inceledikleri iki gruptan birinin yüzde 70 oranında çağdaş denilebilecek izler taşıdığını ortaya koydular. Daha az çağdaş görünümlü olan ikinci grupta bu oran o kadar yüksek değildi. Filistin' de Karmel Dağı buluntularıyla yaklaşık çağdaş olan en azından bir mağarada daha böyle iki benzer grup ya da insan çeşitlemeleri bulundu. Bu mağaralar, daha soğuk bir havanın egemen olduğu ve son Buzul Çağı'nın kuzeyde başladığı yaklaşık 75.000 yıl öncelerine tarihlenir.

Karmel Dağı'nda sayısız mağara olmasına karşın, bu çağdaş grup yalnızca Mugharet es-Skhul'da (“çocukların mağarası") bulunmuştur. Bu gruba aynı zamanda Galilee' deki Kafzeh Mağarası'nda da rastlandı. Filistin'deki birçok mağarada bulunan öteki grup, Avrupa' da ve başka yerlerde yaygın olduğunu belirttiğimiz ve ön Neandertalimsi diye adlandırdığımız insan türünün kemiklerini içeriyordu. Bu buluntuların her biriyle çıkarılan aletler çoğunlukla benzeşiyordu; McCown ve Keith ile başka bilim insanları araştırmalarından beri hem Skhul grubunun hem ön Neandertalimsi insan grubunun tam aynı zamanda ortaya çıktıklarını varsayma eğilimindeydiler. Bu sonuç oldukça doğaldı; iki ayrı yönde evrim geçiren insanlardan oluşan bir nüfus vardı. Oysa bunlar zaman bakımından tümüyle çağdaş olmayabilirler. Yaklaşık 75.000 yıl öncesine ilişkin bir dönemde 10.000 yıl içinde kesin bir tarih vermek güçtür.

Çağdaş insanların ilk geliştiği yer ile ilgilenen kişiler için Güneybatı Asya ilginç bir yerdir. Tümünden daha çağdaş olan Skhul ve Kafzeh buluntularıyla, Tabun buluntuları ve Filistin'den çıkarılan başka buluntular ile Kuzey Irak'ta Şanidar'dan elde edilen buluntular birbirlerine hiç benzemezler. Bu sonuncular daha yaygınlaşmış bir Neandertalimsi insan türüdür.

Afrika' da birçok Neandertalimsi insan fosili bulunmuştur. Kuzeyde bulunan Fas'ta Cebel Irhoud'tan ve Haua Fteah'tan elde edilen kalıntılar da yaklaşık 40.000 yıl önceye tarihlenir. Güney Afrika'da ise "Rodezya insanı" Neandertal insanının özelliklerinin çeşitlemelerini taşır. Doğu Afrika'daki Omo Havzası boyunca Neandertal insanının benzerinin fosilleri bulunmuştur.

Çin'in güneyindeki Mapa'da Neandertal insanının benzerinin bir fosili bulundu. Elde edilen 11 tane Solo türü kafatasının gösterdiği gibi, Java'da Neandertal insanı bulunuyordu ama bunlar Homo Erectus'un niteliklerini de taşıyorlardı.

Son buzul döneminin ilk aşırı soğuk evresinin hemen ardından, Avrupa'da tümüyle çağdaş erkek ve kadına ilişkin kemiklere rastlıyoruz. Yaptıkları aletlerden ve mağaralardaki barınaklarından çok sayıda buluyoruz. Son buzul döneminin ikinci evresinin başlangıcı olan 40.000 yıl öncesine tarihlenen mağaralarda tümüyle çağdaş iskeletler ortaya çıkmaya başladı. Bu iskeletler, bugün gördüğümüz birçok kişiden değişik olmayan insanlarındır. Bugünkü insanlar gibi, herkes birbirine benzemiyordu.

İlk Çağdaşlardaki Ayrımlar

İlk Avrupalı çağdaşlar başlıca iki gruba ayrılır. Bunlar Cro- Magnon ve Combe Capelle-Brünn gruplarıdır. Cro-Magnon insanları büyük, uzun ve kaba yapılı başlarıyla, uzun boylu ve iri kemikliydiler. Çoğu, bugünkü İskandinavların gövde yapısına sahip olmalıydılar. Combe Capelle-Brünn insanları daha kısa boyluydu ve dar kafaları ve yüzleriyle büyük kaş kemerleri vardı. Doğal olarak bu insanların derilerini ve saçlarını bulamıyoruz. Çoğunlukla Kafkas adı verilen türden oldukları kuşkusuzdur.

Çağdaş insanların çeşitlemeleri bugün dünyanın her yerinde görülür ve olasılıkla geçmişte de yerel ayrım olarak bunlara rastlanıyordu. Java'da Wadjak adı verilen bir yerden, çağdaş Avusturalya yerlilerine benzeyen "proto-Australimsi" kafatasları çıkarıldı. Güney Afrika'dan, özellikle Boskop'tan çıkarılan kafatasları tümüyle çağdaş Buşmenlerinkine benzemekle birlikte, daha büyüktür. 

Buşmenlerin atalarının bir zamanlar Büyük Sahra'nın güneyinde çok yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Konunun uzmanları şimdilik elde olan kanıtlara dayanarak, Afrika zencilerinin binlerce yıl önce Afrika'nın orta bölgesinin batısına yayılmış orman insanları olduğunda düşünce birliğine varmışlardır. Mongoloidlerin (Moğollar) ise Sinanthropus'un bulunduğu Şokotien'de, "Üst Mağara" döneminde, Pekin insanından sonra ortaya çıkmış olmaları gerekir.

Yeni Dünya'ya yerleşildiğinde çağdaş insanlar Neandertal insanlarını geride bırakmışlardı. Bering Boğazı'nı geçerek Yeni Dünya'ya gelen insanlar, şimdi Asya'nın doğusunda yaşayan çağdaş insanları andırıyorlardı. İnsanların sayısız dalgalar halinde Amerika'ya göç ettikleri ve birbirleriyle karışıp her iki kıtada da güneye doğru yayıldıkları anlaşılmaktadır. Kızılderililerin tümü bu eski Homo Sapiens Sapiens'ten türemişlerdir.

Fosil İnsanlara İlişkin Elde Olan Bilgilerin Özeti

Şimdilik, insanın evrimine ilişkin bulgular (yukarıda anlatıldığı gibi) dört aşamaya bölünmüş gibi görünmektedir.

  • 5 milyon yıl kadar önceye tarihlenen, değişik fosil Hominid çeşitlemelerinin ve onlardan en azından bazılarının yaptığı düşünülen kaba taş aletlerin bulunduğu Australapithecus Homo türü aşaması bunların ilkidir.
  • Bunu belki yaklaşık bir milyon yıl kadar önce, en az Java, Olduvai ve Pekin fosilleriyle Heidelberg, Ternifine ve Vertesszölles buluntularının evrelerine kadar süren yeni bir ilk insan (Homa Erectus) aşaması izledi. Bu evre yaklaşık 100.000 yıl öncesine kadar sürdü.
  • Bundan sonra, önce Swanscombe, Steinheim ve Fontechevade gibi geçiş türleri ortaya çıktı. Bunları Neandertal insanları ve daha az aşırı uçlarda bulunan çağdaşları izlediler.
  • 40.000 yıl öncesine ilişkin çağdaş iskeletlerin izlerine Avrupa' da rastlandı. Bugün bu aşamanın tümüyle Homo Sapiens adı altında birleştirilmesi eğilimi vardır.

Doğal olarak yukarıda belirtilen üçüncü aşama ya da geçiş aşaması, ikinci ve dördüncü aşamaların içinde sayılabilir. İlk aşamadaki canlıların da "insan" olarak kabul edilmesi eğilimi ağırlık kazanmaktadır. Bu aşamanın ortalarından başlayarak alet yapan insanların söz konusu olduğu kuşkusuzdur.


Aşamalar geliştikçe sürelerin kısaldığına dikkat etmişsinizdir. İnsanlar, çeşitlemelere ve çevrelerindeki değişikliklere uyum sağlamak için çok daha iyi yöntemler öğreniyorlardı. Gövdelerinin fosil kemikleri bu uyumu yansıtmakla birlikte, yaptıkları aletlerden de değişikliğin hızı anlaşılır. 

22 Kasım 2016

Fabl ve Özellikleri

0 yorum
Hayvanlar, bitkiler ve cansız nesneler arasında geçen düşsel olayları konu edinen öykü türüne “fabl” adı verilir. Fabl sözcüğünün kökeni, Latince “öykü” demek olan” fabula”dan gelmektedir.

Fabllar, gerçekte birer hayal ürünü olan bir masal türüdür; klasik anlayıştaki masaldan, sonunda ya da başında bir “ders” bölümü bulunmasıyla ayrılır. Bir fablda genellikle dört bölüm bulunur. Fablının bölümleri şunlardır:

  • serim (fablda yer alan tipler tanıtılır, olaya giriş yapılır);
  • düğüm (olay gelişir ve meraklandırıcı bir aşamaya gelir);
  • çözüm (olay, belirli sonuca bağlanır);
  • ders (bu olaydan çıkan ders, özlü biçimde verilir).

Fablın Özellikleri

Karga ile Tilki
Fabllarda hayvanlar, bitkiler ve cansız nesneler, insan kimliğinde görünür. Olayı yaşarken insan gibi davranırlar ve konuşurlar. Bu öykülerde geçen olaylar sıradan bir insanın başından geçebilecek olaylardır. Bazı fabllarda insanlar da vardır.

Fabllar, genellikle çocukların eğitim ve öğretiminde kullanılan bir türdür. Fablın amacı çocuklara bir toplumda yaşanılan olaylar ve bu olaylarda yer alan tipler (iyi ve kötü tipler) tanıtılarak, benimsemesi gereken tavırlar ile karşı çıkması gereken tavırlar öğretmek ve toplum düzeninin gerektirdiği bireyler olarak yetişmelerini sağlamaktır. Böylece çocukların, ahlaklı, kanaatkar, iyiliksever, tokgözlü, zayıflara yardım eden, büyüklerin sözlerini dinleyen kişiler olmasına çalışılır. Bu yönleriyle aynı zamanda didaktik yani öğretici eserlerdir. Ünlü Fransız eğitimcisi Jean Jacques Rousseau ise, fablların çocuk eğitiminde zararlı olacağını ileri sürmüştür:

Çocuklar, fablın yalan bölümündeki çekiciliğe kapılırlar, gerçeği göremezler. Böylece, bir dersi tatlılaştırmak için yapılan şey, onların o dersten yararlanmalarına engel olmaktan başka sonuç vermez. Fabllar, büyük insanların bilgilerini artırabilir. Ama, çocuklara gerçeği açıkça söylemek gerekir; gerçeğin üstüne bir örtü çekilecek olursa, çocuk onu açmak güçlüğüne katlanmaz.

Fabllarda, gerçek insan tipleri alegorik bir biçimde sergilenir. Bu alegorik anlatımda, toplumdaki kötü, tembel, kişiliksiz insanlar yerilir; iyi, güçlü, çalışkan ve başarılı insanlar da övülür (sözgelimi karga, aptal bir kimseyi, tilki kurnaz bir kimseyi, karınca çalışkan bir kimseyi, ağustosböceği de tembel bir kimseyi simgeler).

Her fablın sonunda mutlaka bir ahlak ve davranış dersinin verilmeye çalışıldığı kıssadan hisse bölümü olur. Bu bölüm kısadır ama öykünün başlangıcında geçen olayların doğal bir sonucudur.

Koşuk ya da düzyazı biçiminde yazılabilen fabllarda teşhis ve intak sanatları kullanılır.

Fabllar hem kısa olması hem de ilgi çekici olmasıyla özellikle 6-12 yaş grubu aralığındaki çocuklar için oldukça eğlendirici ve eğiticidir.

Fabl türündeki ilk öyküler Hindistan’da derlenmiştir. Brahman yazarı Beydaba (Bid- pay, Bilpay), kral Debşelim’in isteğiyle ahlak öğütlerini Sanskritçe öyküleri biçiminde yazmıştır. (Pança Tantra: “beş kitap”). Bu kitap, VI. yüzyılda Farsçaya, VIII. yüzyılda Arapçaya (Kelile ve Dimne’nin Kitabı adıyla), daha sonraları da Süryanice, İbranice, Yunanca, Latince ve Fransızcaya çevrilmiş, Kul Mesut, Farsça çeviriyi Kelile ve Dimne adıyla XIV. yüzyılda Türkçeye aktarmıştır.

Eski Yunan ve Roma’da da fabl türünde yapıtlara rastlanır. Hesiodos, Ezop ve Latin ozanı Phaedrus, düzyazı ya da şiir biçiminde fabllar yazmışlardır. Batı edebiyatında fabl türünün en başarılı temsilcisi ise Fransız ozanı La Fontaine’dir.


Doğu edebiyatlarında da fabl türünü andıran hayvan öykülerine rastlanır. İranlı şair Sadi’nin Bostan ve Gülistan adlı yapıtlarında, Mevlana Celâlettin Rumi’nin Mesnevi’ sinde, bazı hayvan öykülerine yer verilmiştir. Türk edebiyatında Şeyhi’nin Harname adlı mesnevisi yergi türünde olmasına karşın ilk Türk fabl örneği olarak da kabul edilebilir. Tanzimat dönemi yazar ve ozanı Şinasi, La Fontaine’den yaptığı çevirilerin yanı sıra bir iki fabl örneği yazmayı da denemiş, Ahmet Mithat Efendi de Kıssadan Hisse’de birkaç fıkrayı fabl biçimine sokmuştur.

11 Kasım 2016

0 888 Numaralı Telefon Dolandırıcılığına Dikkat Edin!

0 yorum
Açıkçası Türk insanının yaratıcılığına, özellikle de dolandırıcılık konusundaki yaratıcılığına gerçekten şapka çıkarıyorum. Bir dolandırıcılık yöntemi eskiyor, foyası ortaya çıkıyor hemen ardından başka yöntemlerle yeni dolandırıcılık yöntemleri üretiyorlar. İşin acı tarafı en iyi derecede eğitim almış kişilerin bile, ki bunların arasında nice ünlü profesörler var, bu dolandırıcıların ağlarına düşmüş olması. Anımsarsanız kendilerini polis ya da savcı olarak tanıtan insanlar bu kişilerden çoğu insanın hayatı boyunca bir arada göremeyeceği kadar para çarpmışlardı.

Telefon dolandırıcılığına artık çoğu insanımız aşina. Örneğin 00 359 ile başlayan Bulgaristan merkezli telefonlara ya da "kredi kartı borcunuzu aksatmadan ödediğiniz için Iphone kazandınız" benzeri numaralara. Ya da hiç bilmediğiniz bir numaradan telefonunuza yapılan saniyelik aramalara. telefonunuza çağrı atıyorlar, siz bu numaralara geri dönüş yaptığınızda ise faturanız yüklü miktarda kabarıyor. Türk insanı bu dolandırıcılık yöntemini artık az çok bildiği için artık telefonunda gördüğü her cevapsız çağrıya geri dönmüyor. Dolayısıyla dolandırıcıların bu yöntemi kullanarak ekmek parası kazanması oldukça zorlaşmış durumda.

0 888 Numara Dolandırıcılığı

Başta dediğim gibi bizim insanımızda dolandırıcılık yöntemleri bitmez. Artık dolandırıcılık vergi dairesine kaydı bulunan, hukuka uygun kurulmuş merdiven altı firmalar aracılığı ile yapılmakta. Yeni dolandırıcılık yönteminde telefonunuza çağrı atmalarına bile gerek yok. Yalnızca televizyon kanallarında ya da internet ortamında oldukça albenili ve piyasaya göre oldukça uygun olan bir hizmetin ya da ürünün tanıtımını yaparak 0 888 numaralı ya da 0 898 numaralı telefon hatlarının aranmasını sağlamak.

her ne nedenle olursa olsun, 0 888 ya da 0 898 benzeri numaralarla başlayan hiçbir hattı aramayın.


0 888 ile başlayan numaralar, Türkiye’deki operatörler tarafından sunulan katma değerli hizmet numaralarıdır. 888 ve benzeri numaraları, Bilgi Teknolojileri Kurumu'na (BTK) faaliyet alanları belirtilerek başvuran  herhangi  hukuka uygun kurulmuş çağrı merkezi görünümlü dolandırıcı merdiven altı  bir şirket bu numaraları operatörlerden alabilir. Dakika başı ücretleri değişken olmakla birlikte, dolandırıcılık amacıyla kullanacakların seçtikleri hatların dakika ücreti 20 TL’dir. Evet yanlış okumadınız. Bir dakikalık konuşma ücreti tamı tamına 20 TL.

Peki bu yeni dolandırıcılık yöntemi nasıl kullanılıyor? Oldukça basit aslında. Televizyonlarda ya da internet ortamlarında bir ilan görüyorsunuz. Size piyasa fiyatının çok altında kredi ya da piyasadan çok daha ucuza otomobil, beyaz eşya ya da konut teklif ediyorlar. Doğal olarak merak ediyorsunuz. “Benim de paraya ihtiyacım vardı, şu 0 888 ile başlayan numarayı bir arayayım” diyorsunuz. İşte dananın kuyruğu da tam burada kopuyor. Siz 5-10 dakika boyunca o numarayla konuştuktan sonra aslında teklif ettikleri hizmetin ya da ürünün hiç de uygun olmadığını anlayıp telefonunuzu kapatıyorsunuz. Zira zaten size uygun kredi ya da otomobil verme gibi bir amaçları da hiçbir zaman yok. Ama o 10 dakikalık görüşmenin faturanıza yansıması tam 200 TL oluyor. Numarayı kendiniz aradığınız için ve her şey kanuna kitaba uygun bir kılıfla hazırlandığından hakkınızı aramanız neredeyse imkansız; kaptırdığınız parayı geri alma şansınız yok.

0 888 ve benzeri numaralar kullanılarak yapılan bir diğer dolandırıcılık yöntemi de televizyon kanallarında gördüğünüz “2 resmin arasındaki fark” ya da “hangi 2 resim farklıdır” benzeri yarışmalar. Kusura bakmayın ama en gerizekalı insanın bile kısa sürede görebileceği farkları her nedense sözde canlı yayına katılan yarışmacılar fark edemiyor! Hep yanlış yanıtlar veriyorlar. Siz de farkı gördüğünüz için vaat edilen parayı almak için televizyon kanalında size verilen numarayı arıyorsunuz.  Sonra bekle babam bekle ki canlı yayına bağlanasınız! Sizi oyaladıkça oyalıyorlar. Bir türlü sıra size gelip de canlı yayına çıkamıyorsunuz…

Geçmiş olsun. Canlı yayına bağlanmak için beklediğiniz sürede sizin telefon faturanızı da dünya kadar borç yazılıyor. Sonra hop birisi iki resmin arasındaki farkı görüp paraları cebe indiriyor. Siz de dolandırıldığınız ile kalıyorsunuz.

Kısacası her ne nedenle olursa olsun, 0 888 ya da 0 898 benzeri numaralarla başlayan hiçbir hattı aramayın. Yanlışlıkla aranmasını önlemek için de telefonunuzu bu tür numaralara kapatın. Bundan sonra telefon yöntemiyle dolandırılmamak için aslında aklınızda tutmanız gereken basit önlemler var:
·         Asla standart bir alan kodu ile başlamayan (0 212 – 0 532 – 0 542 benzeri) telefon numaralarından gelen cevapsız çağrılara geri dönmeyin.
·         Asla bir televizyon programındaki bir gerizekalının bile yanıtını bulabileceği cevapları olan ama nedense yayına bağlanan kişilerin bir türlü doğru yanıt vermediği yarışmalara katılmayın.
·         Asla ne kadar cazip gelirse gelsin, size sunulan banka kredisi benzeri bir hizmet ya da otomobil gibi bir meta için standart alan ya da cep telefonu operatörü numarası kullanmayan hatları aramayın.



6 Kasım 2016

Denizci Sinbad'in İkinci Seyahati

0 yorum
Hani gerçekten, dedi, Denizci Sinbad, böyle tembel tembel yaşamak çok geçmeden canımı sıkmaya başlamıştı. Yeniden seyahate çıkmak ve ticaret yapmak arzusu içimi kapladı. Bunun üzerine ayrı çeşitlerle değiştirmeyi tasarladığım mallardan satın aldım ve namuslarına güvendiğim başka tüccarlarla ikinci kez bir gemiye bindim.

Adadan adaya yol alıyor ve çok kârlı ticaretler yapıyorduk. Günlerden bir gün yine, türlü türlü meyve ağaçlarıyla dolu olan bu adalardan birine ulaştık. Fakat bu ada o kadar ıssızdı ki, hiçbir insan izine rastlamadık. Kimimiz çiçekler, diğerlerimiz meyveler toplarken, ben de yanımda getirdiğim yiyeceklerimle şarabımı alarak güzel bir ağaç gölgesine oturdum. Bu azıkla iyice karnımı doyurduktan sonra içim geçti. Sonunu hiç hesap etmeden uyuyakalmışım.

Bilmem ne kadar zaman uyumuşum! Uyandığımda, gemiyi demir atmış olduğu yerde göremedim. Bütün yelkenlerini şişirmiş, engine açılmıştı. Öylesine hızlı yol alıyordu ki ki, pek az zaman sonra gözden kaybolup gitti. Önce içimi kaplayan karamsarlıkla ölmeyi düşündüm. Sonra Allah’ın takdirine boyun eğip ve ne olacağını bilmeden, etrafı gözetlemek için büyük bir ağacın tepesine çıktım. Toprak tarafında beyaz bir şey gözüme çarpınca ağaçtan indim ve yanımda kalan yiyeceklerle o tarafa doğru yürüdüm.

Gözümün seçebileceği bir mesafeye gelince, bunun, insan aklına durgunluk verecek bir büyüklükte ve tamamen dümdüz ve cilalı beyaz bir yuvarlak olduğunu fark ettim. İçerisine girilecek bir yeri var mı diye çevresini dolandım. Hiçbir girinti bulamadım. Yüzeyi o kadar düzdü ki, bana, üstüne çıkmak da olanaksız göründü. Yüksekliği de, elli basamaklı bir kule kadar olmalıydı.

Artık güneş batmak üzereydi. Sanki önünden kalın bir bulut geçiyormuş gibi hava birden karardı. Bu acayip duruma şaşırmadım değil, fakat buna gökte uçan olağanüstü büyüklükte bir kuşun neden olduğunu görünce büsbütün şaşırıp kaldım. Derken, gemicilerin sık sık sözünü ettikleri Zümrüdüanka adlı bir kuş olduğunu ve beni kendisine hayran bırakan bu yuvarlağın bu kuşun yumurtası olduğunu anladım. Gerçekten kuş da yere iner inmez kuluçkaya yatar gibi yumurtanın üstüne çöküverdi. Ben onun geldiğini gördüğüm zaman, yumurtaya iyice sokulup yapışmıştım, öyle ki, kuşun ayaklarından biri önüme dikilmişti ve bu ayak bir ağaç gövdesi kadar kocamandı.

Denizci Sinbad

Hemen sarığımı çözüp kendimi sıkıca bu ayağa bağladım. Umuyordum ki,  Zümrüdüanka ertesi gün tekrar havalandığında beni de bu ıssız adadan alıp götürsün. Gerçekten de öyle oldu. Anka bütün gece böyle bekledikten sonra sabah gün ışıldar ışıldamaz havalandı ve beni o kadar yükseklere çıkardı ki, artık toprağı göremez oldum. Sonra, birdenbire, korkunç bir hızla aşağıya süzüldü

Kuş yere inip, ben de kendimi toprakta bulunca, beni onun ayağına bağlayan düğümü hemen çözdüm. Kuştan henüz kendimi ayırmıştım ki, görülmemiş uzunlukta bir yılanı gagaladı. Onu yakalar yakalamaz havalandı.

Beni bıraktığı yer, derin mi derin ve her tarafı dağlarla çevrili bir vadi idi. Dağlar o kadar yüksekti ki, bulutların içinde görünmüyorlardı. Hem öyle sarp, öyle yalçındılar ki, üstlerine çıkılabilecek hiçbir yolları yoktu. Bu da benim içime yeni bir sıkıntı oldu ve geldiğim ıssız ada ile bu yeri kıyaslayınca bu değişiklikten elime bir şey geçmediğini anladım.

Vadiyi dolaşmaya başlayınca, her tarafın elmaslarla dolu olduğunu gördüm. İçlerinde hayret edilecek büyüklükte olanları vardı. Fakat dehşetli bir umutsuzluk içinde olduğumdan bunlara karşı hiçbir istek beslemeden uzun uzun yürüdüm. Sonunda bir kaya dibine oturup karnımı doyurduktan sonra uyumaya başladım. Daha yeni dalıyordum ki, büyük bir gürültü ile yanıma düşen bir şey beni uyandırdı. Bu, kocaman taze bir et parçasıydı.  O anda kayalığın üstünden birçok farklı yerlere başka başka et parçalarının da düştüğünü gördüm.

Çok kez duymuş ama inanmamıştım: Kartalların yavruladıkları mevsimde bazı tüccarlar bu vadinin üstünden geçerlermiş, etleri kocaman parçalar halinde kesip vadiye atarlarmış; üzerlerine düştükleri elmaslar da bu etlere yapışırmış. Bu vadinin diğer yerlerdekinden güçlü olan kartalları da bu et parçalarına saldırırlar ve etleri kaptıkları gibi yavrularının yemesi için kayalıkların tepesindeki yavrularına götürürlermiş. O zaman tüccarlar bağırarak kartalları korkutup kaçırırlar ve et parçalarına yapışmış olan elmasları alırlarmış. İşte bu tüccarlar, hiç kimsenin inemeyeceği bir uçurum olan bu vadideki elmasları bu hile ile elde ederlermiş.

Gördüğüm et parçaları, bana, bu kurtulması olanaksız olan çukurdan çıkmak çaresini düşündürdü. O anda gözüme çarpan en büyük elmasları toplamaya başladım ve içerisine yiyeceklerimi koyduğum meşin heybeye bunları tıka basa doldurdum. Sonra irice bir et parçası aldım. Onu sarığımla sıkı sıkı kendime bağladım ve bu durumda yüzükoyun yere uzandım.

Daha ben uzanır uzanmaz, kartallar gelerek etleri kapışmaya başladılar ve bu arada beni de yerden kaldırdılar; vücuduma bağladığım parça ile beraber beni de havalandıran kartal en güçlülerinden biriydi. Götürdü beni dağın en tepesindeki yuvasına indirdi. O zaman tüccarlar kartalları ürkütmek için hemen bağırıp çağırmaya başladılar; fakat kartalları yuvalarından uzaklaştırdıktan sonra karşılarında beni görünce büyük bir şaşkınlıkla etrafımda toplandılar. Ben de, başıma geleni anlatarak şaşkınlıklarını büsbütün artırdım. Böyle bir işe kalkışmamdaki cesaretim kadar bunu başarı ile sonuçlandırmama hayretler içinde kaldılar.

Beni barakalarına götürdüler. Orada, önlerinde heybemi açtım. Elmaslarımın iriliğine şaşakaldılar ve buraya yaptıkları bütün geziler sırasında bunlara yaklaşabilen bir tek başka elmas görmediklerini itiraf ettiler. Kendisine ait olan barakaya getirilmiş olduğum tüccara, bunlardan ne kadar isterse almasını rica ettim. Yalnız bir tanesini almayı kabul etti, onu da orta boyda olanlarından seçti. Kendisine, benim zarara uğrayacağım endişesine hiç kapılmadan daha başka elmaslardan da alması ricasında bulundum.

— Hayır, dedi, bu bana yeter. Yeterli derecede kıymetli bir elmas bu! Kendime küçük bir servet sağlamak için bundan sonra başka seyahatlere katlanmak sıkıntısından beni kurtarır.

O geceyi bu tüccarlarla birlikte geçirdim. Ertesi gün de hep birlikte yola çıktık. İlk limana vardık, oradan da Roha Adası’na geçtik. Roha’da kâfur çıkarılan bir ağaç yetişmekteydi. Bu ağaç öylesine büyük ve dalları o kadar yaygındı ki, gölgesinde yüz adam rahat rahat oturabilirdi. Bu adada birkaç tane elması değerli mallarla değiştirdim. Buradan da kalkıp başka adalara gittik ve nihayet kıtadaki birçok kente uğradıktan sonra Basra’ya ulaştık. Basra’dan sonra Bağdat’a gittim, orada önce fakirlere sadaka dağıttım ve muazzam servetten elimde kalanı ile namusluca refah ve mutluluk içinde yaşamaya başladım. 

Fakat sürdüğüm bu tatlı hayat, bana, iki seyahatim sırasında yaşadığım tehlikeleri, unutturmuştu. Bakın sonra bu yüzden başıma neler geldi…


E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir