18 Aralık 2014

Nazizm Nedir?

0 yorum
Nazizm ya da nasyonal-sosyalizm ulusçu ve ırkçı görüşleri en aşırı noktalara götüren ve Hitler Almanya’sının (1933-1945) siyasal ideolojisi olan öğretidir. Fakat “Nasyonal-sosyalizm” sözcüğünün asıl esin kaynağı Hitler değildir. Bir kuram olarak ortaya çıkışı XX. yüzyılın başlarında Spengler, Moeller Van den Bruck gibi Alman yazarlar ya da Die Tat dergisi çevresinde kümelenen aydınlardır.

Nasyonal-sosyalizm öğretisi ilk olarak, Feder'in Alman İşçi Partisi için yazılan yirmi beş maddelik programda, ardından Hitler'in hapishane döneminde yazdığı ve 1925-1927’de yayımlanan Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabında dile getirilir.
Tamamı neredeyse sloganlardan oluşan Nazizm öğretisinin fazla bir özgünlüğü olduğu söylenemez. Nazizmin temelini oluşturan Germen ırkının üstünlüğü görüşü Gobineau'nun “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme” ve H. S. Chamberlain'in “On dokuzuncu Yüzyılın Temelleri” adlı yapıtlardan alınmış ve Nietzsche'nin geliştirdiği üstün insan kavramıyla güçlendirilmiştir. Eski Yahudi düşmanlığı geleneği, 1914 öncesinde Viyana belediye başkanı olan Lueger’le daha da artmış ve Polonya'ya katılan eski Poznari topraklarındaki Almanlaşmış Yahudilerin Reich’a yerleşmesinden sonra yaygınlaşmıştır. Savaşın ve şiddetin övülmesi, gücün yüceltilmesi, Arndt’ta, Hegel’de ve Prusya kurmayının kuramcılarında da görülmekteydi. Bismarck da, sosyalist F. Lassalle'den faydalanarak Marksçılarla daha iyi savaşabilmek için devlet sosyalizmi örneğini getirdi.

Nazizm'in Temel Özellikleri


Nasyonal Sosyalizm
Hitler’in düşünceleri mizacından ve 1918 silah bırakışmasını izleyen bunalımdan ileri gelen tutkulu bir nitelik taşır. Tüm yurttaşları gibi bu beklenmedik yenilgiden sarsılan Hitler, yenilginin sorumlularını arar: ona göre sorumlu, bu üstün ırkı, Kuzey’in bu büyük Ari toplumunu kirletmeye ve zararlı ideolojileri (Marksçılık, Enternasyonalizm, bireycilik, duyguculuk, liberalizm) yaymaya çalışan bozulmuş Yahudi ırkıdır. Yahudi düşmanlığı ile kendini gösteren ırkçılık saplantısı, Alman ırkının diğer ırklara göre üstün olduğu inancı, güç ve şiddetin yüceltilmesi, savaşın övülmesi nasyonal-sosyalizmin temel özelliğidir. Bir zamanlar saf olan Alman ırkı kirlenmiştir ve Alman ırkını tekrar eski saf haline getirmek devletin temel görevidir. Çünkü devletin kutsallığı ırkın saflığı ile orantılıdır.

Yahudilerden temizlenip Arilerin kanıyla canlanan Reich (Alman olmayanların kamu görevlerinden çıkarılması, başka ırktan olanlarla evlenmenin yasaklanması, yozlaşmış kişilerin ve iyileşmesi olanaksız hastaların kısırlaştırılması), Almanların bağlılık andıyla bağlanacakları önderin (Führer) rehberliğinde Fuhrerprinzip'e (Führer ilkeleri) uygun olarak Versay Antlaşması’nın getirdiği düzeni yıkacak gücü bulacaktır. Ayrıca, öteki büyük devletler Almanya’nın, Almanca konuşulan bölgeleri topraklarına katmasına (Büyük Almanya’nın yaratılması) ve Avrupa’da yayılmakta olan Alman ırkına ayrılmış bir iktisadi ve siyasi nüfuz bölgesi, bir yaşam alanı (Lebensraum) oluşmasına ses çıkarmayacaklardır.

Nazimin bir diğer özelliği de demokrasiye olan düşmanlığıdır. Yahudilerin egemenliği ele geçirmek için kullandıkları demokrasi önderin sorumluluğunu ortadan kaldırıp halkı yanlış yönledirir. Oysa Ari ırkın insanüstü özellikleri olan bir önder tarafından yönetilmesi gerekir. Önderin iradesi bütün yasaların üstündedir.

Nazizmin daha az belirgin olan sosyalist yönleri büyük evrim geçirdi; Hitler, küçük burjuvaziyi kendine çekmek için çıkara, büyük mülkiyete, uluslararası tröstlere karşı ütopik formüllerden yola çıktı; ama sonunda büyük sanayicilerin desteğini alarak "toplumsal çatışmalar doğuran” Marksçılıkla, “Alman halkını sömüren” Yahudilerle ve "güçsüzlük kaynağı” parlamentoculukla savaşmak ve yalnızca devletin denetiminde güdümlü bir ekonomik sistem kurmakta karar kıldı. Nazizm öğretisine göre uluslararası sermaye ulusal ekonomi için düşmandır ve ekonominin devlet güdümünde yönlendirilmesi gelişmenin anahtarıdır. Hitler de kendine yeterliliği sağlamak için destekleri zorunlu olan yönetici sınıflara bu politikasını benimsetmeyi ve böylece savaşa hazırlanmayı başardı.

Nazizm temelde faşizm ile benzerliği olan bir ideoloji olsa da Nazizm ve faşizm arasında farklar bulunmaktadır. Nazizmi faşizmden ayıran en büyük fark, faşismde devlet odak noktası iken Nazizm'de ulusun odak noktası olması, ulusun en üst unsur olarak değerlendirilmesidir. Faşizm dine karşı değildir ve kendisini dinden soyutlamaz. Nazim ise tam aksi olarak laik bir harekettir din ya da dini kurumların bu öğretide bir önemi yoktur. Faşizm, Nazizm’e kıyasla kolektif bir harekettir, toplumun devlet eliyle düzenlenmesi ve dönüştürülmesi hedeflenir. Nazizm ise, üst ulus unsuru ekseninde Ari ırka dayanan toplum yapısına ve Alman yaşam alanına ulaşılmasına dayanır.

15 Aralık 2014

Pompei'nin Helakı ve Taş Kesilen İnsanlar

0 yorum
Yüzyıllar süren suskunluğunun ardından Vezüv Yanardağı, Milat’tan 79 yıl sonra, 24 Ağustos’ta faaliyete geçip patlar. 79 yılının o uğursuz Ağustos gününde Roma İmparatorluğu’nun üç zengin kenti; Pompei, Herculaneum ve Stabia kül ve lavların altında haritadan silinir.

Osk’lar tarafından kurulan Pompei, Romalıların işgalinden sonra Roma İmparatorluğu’nun en zengin kentlerinden birisi olmuştu, aynı zamanda sapkınlıkta da. Kendi öz kızkardeşi ile ilişkisi olan Roma İmparatoru Caligula da sapkınlı ama Pompei'nin sapkınlıkları dün dünyaca biliniyordu. Her sokağında bir genelevin bulunduğu kente gelen yabancılar zorluk çekmeden genelevleri rahatça bulabilsin diye genelevlerini kapılarına penis resimleri konmuştu. Belki de birçok denizci bu yüzden sık sık Pompei’yi uğrar olmuştu. Genelevlerin odası öyle hızla dolup boşalıyordu ki, müşteri çıktıktan sonra taştan yatakların üzerine su dökülerek hemen yeni müşteriye hazır hale getiriliyordu.

Pompei’nin ortasında bulunan forumda, soylular için her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyordu. Eğlenceler kimi zaman bir gladyatörün başka bir gladyatörle ya da aslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. Vahşetin bin bir biçimi her hafta eğlenceye düşkün Pompeililere sunuluyordu. Arenalarda gladyatörlerin ölümüne yaptığı bu turnuvalar günlerce sürer, bir tarafta insanların ölüm çığlıkları bir tarafta zevkle dolu kahkahalar aynı anda göğe yükselirdi.

Pompei’nin zengini daha bir zengindir diğer kentlerde yaşayanlara göre. Bir yanda nüfusun %60’ını oluşturan soyluların debdebeli villaları, diğer yanda hizmetçi ve kölelerin fakir evleri… Öyle ki, açlık çeken kölelerin yanında Pompei’nin zenginleri her yemekten sonra kaz tüylerini küçük dillerine değdirerek kusarlardı. Tekrar ve tekrar yiyebilmek ve yemek zevkini sonuna kadar tadabilmek için.

Bu büyük felâketin en ünlü kurbanı Plinius’tur: Ortaçağ’a bilimsel konularda temel bir kaynak olmayı sürdüren “Naturalis Historia” (Doğa Tarihi) adlı ansiklopedik yapıtın yazarı Romalı bilgin ve devlet adamı... En ünlü tanığı da, Yaşlı Plinius’un evlat edindiği ( Yaşlı değin yeğeni Genç Plinius...
İmparator Traianus tarafından belediye hizmetlerindeki yolsuzlukları incelemek üzere gönderildiği -bugünkü Bolu, Bursa, Kastamonu ve Zonguldak illerinin yer aldığı- Bitinya topraklarında ölene dek, pek çok önemli görevde bulunan Genç Plinius (MS 61/62-113), amcası gibi, hem değerli bir yönetici hem de yazar olarak geçecektir tarihe...
Pompei'nin Son Günü

Pompei’nin Helak Olması

Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemindeki toplumsal ve özel yaşamı içtenlikle anlatan, edebî değeri yüksek ciltlerce mektubun da yazarıdır Genç Plinius. Nitekim 24 Ağustos günü neler olup bittiğini de, Genç Plinius’un tarihçi Tadtus’a yazdığı iki mektuptan öğreniyoruz:

24 Ağustos’ta amcam donanma komutanı olarak Misenum’da bulunuyordu. Annem öğlen bire doğru gökyüzünde olağandışı büyüklükte acayip görünümlü bir bulut belirdiğini kendisine haber verdiğinde O, çoktan güneş banyosunu yapmış, peşinden soğuk suya girip çıkmış ve üzerine de hafif bir şeyler yedikten sonra oturmuş çalışıyordu. Ayakkabılarını istedi ve olup bitene bakmaya gitti. Veşuvius olduğunu sonradan anladığımız bir dağdan gerçekten de iri bir bulut yükseliyordu…

Daha sonra Geriç Plinius, amcası Yaşlı Piinius’un, bir bilim adamının doğal tavrıyla, bu olayı daha yakından incelemeye karar vererek, hafif bir kadırgayı hazırlattığını, kendisine de eşlik etmesini önerdiğini aktarır. Ama Genç Plinius, kalıp ders çalışmayı yeğlemiştir.

Tam yola koyulacakken, Cascus’un karısı Rectina’dan dehşet dolu bir mesaj aldı, ondan yardım istiyordu; villası yanardağın tam altında olduğundan, ancak deniz yoluyla kaçabilirdi. Amcam hemen ikinci bir buyrukla ağır kadırgaların hazırlanmasını sağladı ve içlerinden birine binerek sadece Rectina’nın değil, daha başka kimselerin de yardımına koşma kararlılığıyla yola çıktı.

Pompei'nin taş kesilen insanlarıGenç Plinius’un mektubunda aktardığına göre, Yaşlı Plinius en ufak bir korkuya kapılmadan doğrudan tehlikenin üzerine gider; bu arada bütün gözlemlerini de bizzat kaydeder ya da yanındakilere yazdırır.Gemiler ilerledikçe üzerlerine düşen küller de giderek daha sıcak ve daha yoğun bir hal alır. Sıcaktan yanan ve parçalanarak etrafa saçılan ponza taşlan ve siyah cüruflar görülür.

Denizin içinde aniden bir sığlık yükselir ve çöken kayalar kıyıya ulaşmayı engeller. Yaşlı Plinius, geri dönme konusunda kendisine tavsiyede bulunan kılavuzuna cevap vermeden önce, bir an tereddüt eder ve Genç Plinius’un anlattığına göre, “Kader yiğit olanların yüzüne güler” diyerek rotayı Stabia üzerine çevirmelerini emreder:

Bu arada Vesuvius, pek çok noktada birden tutuşmuş yanıyordu, etrafı saran karanlıkta daha da canlı görünen alev akıntıları ve ateşten geniş sütunlarla kaplıydı. Stabia’ya varıp da dostu Pomponianus’un evine gittiğinde onu tir tir titrerken buldu amcam.

Evin avlusunun üstü, küllerle kaplı ponza taşlarının istilasına uğramıştı ve arkadaşının tek dileği oradan gitmekti. Evinin binaları birbirini izleyen yer sarsıntılarının şiddetiyle sallanıyordu. Başlarına yastıklar bağlayarak kaçtılar! Üzerlerine çöken gece sıradan bir geceden daha karanlık, daha koyu bir geceydi; başka yerde gün yeniden başlıyordu. Deniz öylesine çalkantılıydı ki gemiye binmek bile mümkün değildi... Amcam birçok kez soğuk su istemiş içmek için, derken alevler ve kükürt kokusu öyle bir hal almış ki herkes kaçmış. Amcam da ayağa kalkıp iki genç köleye yaslanarak kaçmak istemiş ama o anda yere yığılıvermiş. Gün ağardığında tam da o yığıldığı yerde cesedini buldular, olduğu gibi öylece kalakalmıştı.

Planius’un daha sonra anlattıklarından yaşadıkları yerin zaten günlerdir hafiften sallandığını ama bu sarsıntılara alışkın olduklarından ürküp ciddiye almadıklarını görüyoruz. Fakat yazdıklarına bakılacak olursa o gece yaşanan sarsıntıların şimdiye kadarkilerden çok daha şiddetli olduğu anlaşılıyor. Sonuçta Plinius da sarsıntıların şiddetinden dehşete kapılarak kenti terk etmeye karar verir:

Aslında ışık belirsizdi ve duvarlarda da çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Çökme halinde, yer dar olduğundan ezilerek ölme tehlikemiz vardı, bu yüzden kenti terk etmeye karar verdik. Herkes aynı şekilde düşünmüştü ve kaçanların oluşturduğu o uçsuz bucaksız konvoyda bizi pek çok tehlikenin beklediği duygusuna kapıldık.

Deniz adeta yer sarsıntılarının itmesi sonucu geriye çekiliyordu, kuru kumların üzerinde cansız yatan çok sayıda deniz hayvanı vardı. Öte tarafta, peş peşe çakan şimşeklerin üzerinde dolaştığı tüyler ürpertici bir kırmızı bulut onu paramparça eden devasa alevlerin ışığında aydınlanıyordu. [...] Günün ilerleyen saatlerinde Capri Adası da Misenum burnu da görünmez oldu.

Dünyanın Son Gecesi

Pompei'de yaşayan insanlar taşa dönüşmüştü
Genç Plinius ve annesi, yanlarında köleleri, kül yağmuru altında yollara düşüp kaçışan kalabalığın ortasındadırlar:

Kenara çekilelim dedim anneme, yoksa kalabalık bizi ezip geçecek! Gökten kül yağdı, yine de çok yoğun değildi henüz bu kül yağmuru. Geriye dönüp baktım, adeta siyah koyu bir sis tabakası tıpkı toprağı kaplayan sel gibi arkamızdan bize doğru geliyordu. “Yoldan ayrılalım” dedim anneme; “Bizimle aynı anda kaçan kalabalık tarafından yere düşürülüp ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz!” Tam kenara çekilip oturmuştuk ki, gece çöktü üzerimize, kapkara korkunç bir gece...

Ağlayıp sızlanan kadınlar, çığlık çığlığa bebekler, bağırıp çağıran erkekler... Kimi babasına, annesine sesleniyordu, kimi de çocuklarına ya da karısına, sesle onları bulma gayreti içinde... Bazıları kendi talihsizliğinden yakınıyordu, bazıları da yakınlarının talihsizliğinden. Bazıları ise ölümü çağırıyordu, tam da ölümün yüreklerine saldığı korkuyla... Kimileri tanrılara yakarırken kimileri de yemin billah ediyordu, o gecenin dünyanın sonu olduğuna...

Misenum’da filan binanın çöktüğü, falan binanın yanmakta olduğu gibisinden haberler yayarak gerçek tehlikeyi sözde felaketler ve yalanlarla büyütenler de eksik değildi...

Birden etrafta hafif bir aydınlanma oldu. Bunun ağaran günün ışığı olabileceği gelmedi aklımıza, yaklaşan ateşin ışığı olmalıydı bu. Hem sonra, yeni baştan karanlıklara gömüldük, yeni baştan kül yağdı, bütün ağırlığıyla ve bol miktarda. Nihayet bu siyahımtırak pus dağılıp bir duman misali ortadan çekildi, biraz sonra da güneşin ışığı geri geldi; ama çök solgundu, güneş tutulmasında olduğu gibi.

Vezüv’ün püskürttüğü milyonlarca ton lav, ponza taşı, kül devasa bir bulut olup önce Pompei’yi vurdu, yaklaşık iki bin insan yaşamını yitirdi burada.

Kurbanların yıllar sonra bulunan kemiklerinin konumundan, her şeyin bir anda olduğu anlaşıldı, korunma ya da can çekişme emaresi görünmüyordu; Pompei, kalınlığı 6-7 metreyi bulan bir püskürtü örtüsü altında taşlaşmıştı.

Herculaneum’da ise sel sularıyla sürüklenen volkanik maddeler, yüksekliği 15 ile 18 metre arasında değişen bir örtü halinde kenti kapladı...

Vezüv yüzyıllar boyu bir delirdi bir duruldu.

16. yüzyıl sonlarına doğru, su getirme çalışmaları sırasında, La Civita Tepesi’ne bir tünel açmakta olan mimar Fontana karşılaştı ilk kez Pompei’nin kalıntılarıyla... 1709’da da bu defa bir kuyu kazılırken tesadüfen bir duvar çıktı ortaya ve bunun Herculaneum tiyatrosunun sahnesinin bir bölümü olduğu anlaşıldı. 1738’de Napoli Kralı’nın isteğiyle düzenli kazılara başlandı. Başlangıçta rasgele ve dikkatsizce yapılan kazılarda, daha çok hazine ve müzelere konabilecek değerli eşya aranıyordu.

1860’ta Pompei’deki kazıların başına getirilen arkeolog Fiorelli daha bilimsel bir çalışma yürüttü; volkanik küllerin içinde kalıp da sonradan dağılan insan vücutlarının bıraktığı boşluklara alçı dökerek bunların kalıbını çıkarma tekniğini de o geliştirdi... Vezüv püskürttüğü lavlarla, zamanı ve mekanı dondurmuştu adeta; bizim o günkü yaşamı anlamamız için...

29 Kasım 2014

Çocuklarda Tik Tedavisi

0 yorum
Konuya öncelikle herkesin anlaması için tikin tanımını yaparak başlayalım. Tik nedir? Tikler, kısa kesik kesik tekrarlanan, aceleyle yapılan tamamen gereksiz hareketler ya da çıkarılan anlamsız seslerdir. Bir çeşit davranış bozukluğudur.

Çocuklarda tikler çoğunlukla altı yaşlarında ya da daha ileri yaşlarda başlar. Çocuk bu hareketleri tamamen iradesi dışında istemeden yapar. Bu hareketler bazen kısa bazen daha uzun aralarla tekrarlanır. En yaygın olan tikler yüzde görülen tiklerdir; dudak bükülmesi veya büzülmesi, dudakları ısırmak, göz kırpmak, gözleri kırpıştırmak, kaşlarını çatmak, omuzları kaldırmak, saçı parmağa dolamak, boğazını temizliyormuş gibi bir ses çıkartmak, öksürmek en çok rastlanan tiklerdir. Abuk sabuk laflar söylemek, ya da bedeninde belirli yerlere dokunulduğunda beklenmedik tepkiler göstermek ise en az rastlanan tiklerdir ama en ağırı en tehlikeli olanıdır.

Genellikle tiklerin nedeni anne ve babaların anlayışsızlığıdır. Bu çocukların anne ve babaları da zaten sinirli insanlardır, çocukları da tedirgin edici ortam içinde doğal olarak onlar gibi sinirli olur.

Huzursuz olan anne, baba çocuklarından “rahat durmasını” ister. Çocuklar kendi istekleriyle tiklerini geçiremezler. Bir süre için kendilerini tutup tiklerine engel olabilirler ama tiklerini tutmaya gayret ederken tedirgin olurlar ve rahatlamak için tiklerine başvururlar böylece tik tekrarlanıp durur.

Bazen belirli hiçbir nedeni olmadan tik birden ortadan kalkar ve birkaç hafta boyunca hiç görülmez. Sonra kaybolduğu gibi yine aniden ortaya çıkar. Bazen de tikin yerini başka bir davranış bozukluğu alır, tik bir daha ortaya çıkmamak üzere yok olmuştur ama onun yerini geceleri altını ıslatma veya tırnakları yemek gibi alışkanlıklar almıştır.

Tiklerin Nedeni

Çocuklarda tikler Tiklerin nedeni yukarıda anlatıldığı gibi karşılaşılan psikolojik güçlüklerdir. Yaşanan iç gerilimlerin ya da çatışmaların istemsiz olarak dışa yansımasıdır. Bu durumun birçok nedeni olabilir: Çocuğun hayatının allak bullak oluşu, şok yaratacak bir olayla karşılaşabilmesi, sürmenaj geçirmesi, aile içindeki geçimsizlik veya huzursuzluk, anne ile babanın çok sert oluşu, yaşanılan büyük kazalar gibi.

Çok sert olan ve harfiyen uyulmasını istedikleri katı kurallar koyan aileler çocuklarını okul ödevlerinin yanında müzik, spor, bale ev işlerinde kendilerine yardımcı olmak gibi bir sürü uğraşla bunaltırlar. Bu bitip tükenmek bilmeyen sürekli bir tedirginliktir. Çocuk büyüklerinin isteklerine doğrudan doğruya karşı koyamaz, itiraz edemez, isteksizliğini, huzursuzluğunu tikleriyle belli eder.

Genellikle sinirli bir aile ortamında yaşayan sinirli çocuklar tiklidirler ve çoğunlukla anneleri veya babalan da tiklidir zaten. Başlangıçta çocuk annesini veya babasını taklit ettiği için tikli olmuş olabilir ama çocuktaki tikin nedeninin yalnızca bu olduğunu düşünmek yanlıştır. Heyecanın tikin meydana gelmesinde en önemli neden olduğunu unutmamak gerekir.

Tiklerin Anlamı

Tikleri bir sembol gibi görmekte yarar vardır. Bu tiklerle çocuğun ne anlatmak istediğini anlamaya çalışmak gerekir. Tikin anlamı içinde bulunulan duruma göre değişebilir.

Çocuğun tikinin nedeni çevresinde bulunan herkese karşı duyduğu düşmanlık olabilir. Çocuk bu duygusunu onlardan çekindiği için açıkça belirtmiyordur, hatta onlara karşı böyle bir duygu beslediğinin kendisi de farkında değildir. Çocuk böyle tiklerle çevresindekilere başkaldırmış, onlara karşı çıkmış ve rahatlamış olur. Yani tik bir nevi kendini koruma mekanizması sonucu ortaya çıkan davranış bozukluğudur.

Okula uyum sağlayamayan, okulda psikolojik problemlerle karşı karşıya kalan çocuklarda da tiklerin başladığı görülür.

Çocuklar Tiklerinden Nasıl Vazgeçirilebilir?

Tikli çocuk
Öncelikle söyleyelim: Tikli çocuğunuza “yapma” demek, yalnızca ve yalnızca tikin daha fazla ilerlemesine neden olur. Tikli bir çocukla karşıya olmak çok rahatsız edici bir durumdur ama anne ve babalar tikli çocuklarını durmadan ikaz etmemelidir. Çocuğa durmadan “yapma” derlerse çocuklarının dikkatini bu rahatsızlığına çekmiş olurlar, çocuk içinde bulunduğu huzursuz durumu fark edip kendini daha da rahatsız hisseder, rahatlamak için tike başvurur. Yani anne babalar tiki engellemek isterken aslında çocuklarını bir kısırdöngüye sokmuş olur. Keza ailesi tarafından azarlanan ya da uyarılan bir çocuk okulda tiklerini bastırmaya konsantre olacağından öğretmeninin anlattığı dersi anlamayabilir ve eğitim yaşamını son derece olumsuz etkiler.

Anne ve babalar çocuçlarının tikleri yüzünden endişe duyduklarını sözleriyle belli etmemeleri gibi hareketleriyle, davranışlarıyla da çocuğa belli etmemelidirler. Çocuğun bu durumundan utanılsa bile bu duygular hiçbir şekilde çocukla paylaşılmamalıdır. Çünkü bu durum çocukta tikleri yüzünden suçluluk duymasına, ve tikin daha da derinleşmesine neden olacaktır.

Eğer ebeveynler tiklerin yalnızca aptalca, komik, istem dışı bir hareket olmadığını, bu hareketlerin bir anlamı olduğunu, bunun bu hareketin ardında gizli olduğunu düşünürlerse, ne gibi bir psikolojik rahatsızlığın tike sebep olduğunu araştırıp bulurlarsa, tik iyileştirilebilir.

Çocuğun yakınlarına güvenebilmesi, düşüncelerini korkmadan dile getirebilmesi; anne ve babanın, akrabaların çocuğa sevgilerini belli etmelerine, ona sevgiyle yaklaşmasına, ailenin huzurlu olmasına bağlıdır.

Tiklerin tedavi edilmesinde en yardımcı olacak konulardan biri tike neden olan psikolojik sorunların kaynağını bulmaktır. Çocuk çok sıkı takip edilmelidi ama kesinlikle sıkılmamalıdır. Çocuğa biraz rahat alan bırakmak gerekir.

Çoğunlukla bir psikoterapi sonunda psikolojik rahatsızlıkların kaynağına inilip, rahatsızlığa sebep olan belirtiler ortadan kaldırılıp iyileşmesi sağlanır. Anneler babalar da aile içindeki havayı yumuşatarak anlayışlı davranarak yardımcı olabilirler. Başta da dediğimiz gibi tikin en büyük nedeni çocuğun aile içinde karşılaştığı ve aşmakta zorlandığı psikolojik ortamdır. Ebeveynler kendi aralarındaki tartışmaları mümkün olduğunca çocuktan uzak tutmalıdır.

Tiklerin sona erdirilmesinde ilaç çoğu zaman gerekmeyebilir. Ancak tikler sık sık yeniden ortaya çıkıyor, çocuğu rahatsız ederek arkadaş ilişkilerinde ve sosyal yaşamında sorunlara yol açarak özgüvenini yitirmesine neden oluyorsa ya da okul, ev, iş ve sosyal yaşamını etkiliyorsa mutlaka çocuk ve ruh sağlığı uzmanlarından destek alınmalı, psikiyatr tarafından dikkatlice seçilip uygulanacak ilaç tedavisi psikiyatrın kontrolü altında sürdürülmelidir.

Çocuğunuz Parmağını Emiyorsa...

0 yorum
Bazı bebekler dünyaya geldikleri daha ilk saatlerde tesadüfen parmaklarından birini yakalar ve emmeye başlarlar. Daha sonra bakışlarını ve hareketlerini ayarlamayı öğrendikleri dönemde bilerek, isteyerek parmaklarını, özellikle başparmaklarını ağzına götürürler.

Bebeklerin ilk zevk alma duyularının ağız çevresiyle ilgili olduğunu neredeyse bütün anneler bilir. Bu yalnızca beslenme içgüdüsünden doğan bir davranış değildir. Çünkü meme emmek çoçuğa ayrıca haz veren bir davranıştır. Çocuğun erken memeden kesilmesinin onu karamsar ve sadist bir kişiliğe, geç memeden kesilmesininse güvenli ve iyimser bir kişiliğe doğru yönlendireceği bilimsel araştırmalarla ortaya çıkan bir sonuçtur.

Beslenme saatleri dışında başparmağını emen bir bebeğin yeterince meme alamayan bir bebek olduğu söylenebilir. Parmağını emen bebeklerin büyük bir çoğunluğunun biberonla beslenen bebekler olduğu görülmüştür. Bu, annelerin bebekleri doyururken emmeleri için ne kadar zaman ayırmaları gerektiğini bilmemelerinden kaynaklanmaktadır.

Bebeklerde parmak emme alışkanlığını engellemek için onun parmağını emmesine engel olmak gereksizdir, hatta zararlıdır. Çocuğunun parmağını emmekten vazgeçmesini isteyen anne çocuğun biberondaki mamayı çok çabuk bitirmesine izin vermemelidir. Eğer biberon emziğinin delikleri çok iriyse emziği değiştirmeniz gerekir. Çocuğun daha çok emmeye gereksinim duyuyormuş diye düşünüyorsanız, biberonla beslenme süresini on dakikanın altına indirmeyin. Biberonla beslenme saatlerinin sayısını kısa zamanda azaltmayın.

Biberonla beslenme saatlerinde yapacağınız değişikliklere çocuğunuz hemen uyum sağlayamayabilir. Bu duruma uyum sağlayıncaya kadar, azaltılan beslenme saatlerini başparmağını emerek telafi etmeye çalışır.

Dişlerinin çıkmaya başladığı dönemde de, kesici dişlerinin çıkacağı yerde diş etindeki kaşıntıyı baş parmağını çeneleri arasında ezerek azaltmaya çalışır. Bu son derece normaldir.

Bebekler parmak emme alışkanlığını çoğu zaman ufukları genişlemeye başladığında, yeni konular dikkatini çekmeye başladığında, ilgilendiği şeylerin sayısı arttığında kendiliğinden bırakır.

Daha Büyük Çocuklarda Parmak Emme Alışkanlığı

Başparmağını emen çocuk
Parmak emme genellikle bir yaşından sonra vazgeçilen bir alışkanlıktır. Ama bazı çocuklarda iki üç yaşına kadar, bazılarında ise okul çağına, hatta daha ileri yaşlara kadar devam eder. Bu zaman zaman terk edilip tekrar başlayan bir alışkanlık haline gelmiş olabilir.

Parmak emen çocukların çoğu genellikle kendi yaşıtlarının çok normal olan faaliyetlerinden zevk almayan, bu faaliyetlerle tatmin olmayan çocuklardır. Belki de onlar yaşıtlarının son derece normal olan faaliyetlerini kendileri için can sıkıcı zorunluluklar ya da aşağılayıcı tahammül edilemeyecek cezalar gibi görebilirler. Belki büyümek istemediklerinden belki de bebeklik çağından çıkmak istemediklerinden, daha küçük oldukları dönemde duydukları hazzı tekrar yaşamak için bu şekilde böyle davranabilirler.

Çocuk canı sıkıldıkça, kendini terk edilmiş hissettikçe, kendisini daha az sevdikleri duygusuna kapıldıkça başparmağını emmeye başlar. Parmağını emerken kendi küçük dünyasına dönüp içine kapanır, büyüklerin kendisine düşman olan dünyasından sıyrılıp kendi küçük dünyasında bebeklik döneminin mutluluğuna zevklerine tekrar kavuşmuş olur.

Parmağını emmeye alışmış olan çocuk en ufak bir terslikle karşılaştığında, hatta yorulduğunda, uyumak istediğinde teselliyi parmağını emmekte bulur.

Çoğunlukla parmağını emen çocuk, parmağını emerken, bir bez parçası, bir eşarp, bir mendil, bir çarşafın kenarını tutar. Bazen de başparmağını emerken başka bir parmağıyla burnunu veya üst dudağını okşar veyahut kendinin ya da bir başkasının kulak memesini okşar, bir tutam saç yakalar.

Bütün bu eylemler zararsızdır. Çocuk böyle davranarak küçücük bir bebekken kendisi sevildiğinde duyduğu hazzı tekrar yaşamaya çalışır. Aynı zamanda böyle davranarak kendini daha iyi ve güvenlik içinde hisseder.

Çocuklar Parmak Emme Alışkanlığından Nasıl Vazgeçirilir

Çocuğunuzu parmak emme alışkanlığından vazgeçirmek için çok özel bir çaba harcamanız gerekmez. Parmak emme alışkanlığı kendiliğinden ve çoğunlukla bir yaşına gelindiğinde unutulur gider. Bazıları okula başlamadan önce bu alışkanlıktan vazgeçerler, bazı çocuklarda daha ileri yaşlara kadar devam eder. Parmak emme alışkanlığının alt ve üst dişleri geri ittiği ve süt dişlerini etkilediği doğrudur. Fakat bu hasar parmak emme süresine ve en önemlisi parmağın ağızda ki duruşuna bağlıdır.

  • Sevgili anneler! Farkında olmasanız bile çocuğunuzun parmak emme alışkanlığının temel nedeni sizin ona ayırdığınız zamanın az olması ya da yeterince sevgi göstermemeniz olabilir. Çocuğunuza duyduğunuz sevgiyi, ilgiyi ona gösterin. Çocuğunuzun sizin onu ne kadar çok sevdiğini anlamasını sağlayın. Bu onun çocukluğunda sevilirken duyduğu hazzı tekrar yaşamasını ve kendini güvende hissetmesini sağlayacaktır. Bunu özellikle anlaşmazlıklar ortaya çıktığında, ne yapacağını bilemediği zamanlarda, kendini zor durumda hissettiğinde yapın.
  •  
  • Hangi konuda olursa olsun ilerleme kaydettiğinde onu cesaretlendirin, başarılarıyla gurur duyduğunuzu ona hissettirin. Bu onun kendine duyduğu güveni artıracaktır.
  •  
  • Çocuğunuzu nasıl emzirdiğinize dikkat edin. Unutmayın, bebeğinizin sizinle tek iletişim yolu duygularıdır. Siz emzirmeyi bir külfet ya da sıkıntı gibi görüyorsanız çocuğunuz da bunu hissedecektir. Çocuğunuza mama ya da gıda verirken onu azarlamayın, hırpalamayın. Her annenin yapacağı gibi sevgi dolu gözlerle ve sözlerle emzirin.
  •  
  • Evin içinde ve dışarıda onun ilgisini çekebilecek konular, uğraşlar bulmaya çalışın. Çocuğunuzun hoşlanacağı etkinliklere katılmasını sağlayın. Böylece dikkati başka bir yöne çekilecek, bu alışkanlığından vazgeçecektir.
  •  
  • Onun rahatlamasını, kendisini huzur içinde hissetmesini sağlayabilmek için en sevdiği oyuncağını uykuya dalmadan önce kucağına, yanına almasına izin verin.
  •  
  • Çocuğunuz 4-5 yaş gibi sizin söylediklerinizi anlayacak bir yaşta parmak emme alışkanlığını sürdürüyorsa ona yapıcı telkinlerde bulunun. Bu davranışının iyi bir şey olmadığını anlatın. Ve yine unutmayın, kesinlikle azarlar bir tonda yapmayın. Bu yaşlarda çocuklar artık sizlere benzemeye, sizi taklit etmeye çalıştığından bu durumu lehinize kullanın. Kötü olduğu için sizin parmak emmediğinizi ona anlatın.


22 Kasım 2014

Tarihte İlginç Doğum Kontrol Yöntemleri

0 yorum

Birçok kültürde doğum kontrol yöntemleri hem dini hem de ahlaki açıdan birçok kez tartışmalara konu olsa da, tarih boyunca insanlar evlilik dışı cinsel ilişkiler, evlilikte oluşabilecek istenmeyen gebelikler, kadın ve erkek sağlığının korunması gibi birçok amaç için farklı doğum kontrol yöntemleri denemiştir. İstenmeyen gebeliklerin sona erdirilmesi ya da hiç var olmaması için önlem alınması neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir

Günümüzdeki kadınlar modern tıbbın akıl almaz gelişimi sayesinde tarihin eski dönemlerinde yaşayan hemcinslerine göre oldukça şanslı. Çünkü modern tıp sayesinde istenmeyen gebeliklerin önlenmesi için oldukça fazla yöntem bulunuyor. Üstelik bu yöntemler tarihteki doğum kontrol yöntemleri ile karşılaştırıldığında hem çok daha kolay hem de onlar kadar garip ya da zahmetli değil. Oysa eski çağlarda kadınlar, istenmeyen gebeliklerin önüne geçebilmek için akıl almaz yöntemler kullanıyordu.

On binlerce yıl boyunca doğum kontrolünün tek yöntemi, erkeğin kadının vücudunun dışına boşalmak için geri çekildiği kesintili cinsel birleşmeydi. Üstelik bekaret kemerini saymazsak, kilisenin en çok tavsiye ettiği yöntemdi. Bu yöntemin temeli, erkeğin boşalma anında kendini geri çekmesiydi. İşi garantiye almak için kadınların da hemen yere çömelip hapşırması bizzat Ortaçağ bilginleri tarafından tavsiye ediliyordu. Ne var ki tıpkı günümüzde olduğu gibi tam olarak güvenilir değildi ve istenmeyen kazalar hiç eksik olmazdı.Yine de katır toynağının yakılıp dumanını kadının cinsel organına yönelterek geçici bir süre kısırlaştırıldığına inanılan yöntemden çok daha garantiliydi.

Kadim Çin uygarlığında kadınlara, istenmeyen bir bebek sahibi olacaklarını öğrendiklerinde yağda ısıtılmış cıvayı yutmaları tavsiye edilirdi. Aslında eski çağlarda yalnız Çinliler değil, Asurlulardan Mısırlılara varıncaya kadar birçok uygarlık cıvanın tıbbi amaçlarla kullanılabileceğine inanıyordu. Bu yöntem, cıva yüksek derecede zehirli olduğu için fetüsü zehirliyordu. Ama cıva zaten başlı başına bir tür zehir olduğundan böbreklere de zarar veriyor ve bebeğin yanı sıra annesi de çoğu zaman yaşamını yitirebiliyordu.

Daha az zararlı bir yöntem ise Papua Yeni Gineli kadınlar tarafından uygulanıyordu: Cıva yerine sıcak taş yutuyorlar, ardından bir kurbağanın ağzına üç kez tükürüyorlardı.

Aynı biçimde yoğun sitrik asit içerdiğinden gebelik için gereken pH dengesini bozmasından dolayı günümüzde sofralarımızın vazgeçilmezi olan limon da çoğu kez sperm öldürücü olarak kullanılmıştı. Kadınlar her cinsel birleşmeden önce limon suyunu cinsel organlarının çevresine sürerlerdi. Keza aynı amaçla ekşimiş sütün dahi kullanıldığı olurdu.

ilginç doğum kontrol yöntemleri

Antik Mısır’da Doğal Kontrol Yöntemleri


Mısır doğum kontrol yöntemleri, kaydedilmiş en eski yöntemlerdir. MÖ 1850 civarında yazılmış Petri Papirüsü ve üç yüzyıl sonrasında meydana getirilmiş Eber Papirüsü hamileliği önleyici sayısız yöntemi tarif etmektedir. Papirüste ayrıca kadınların adetle nasıl baş ettiklerinden de bahsedilmektedir: Mısırlı kadınlar lime lime edilmiş keten ve daha sonradan Arap zamkı adı altında emülsiyon dengeleyicisi olarak boyalarda, şekerde ve ilaçta kullanılan ezilmiş akasya dalı pudrasından oluşan tampona benzer ev yapımı bir alet kullanırlardı.

En çok rağbet gören yöntem ise Hindistanlı kadınların fil pisliği kullanmasına benzer bir yöntemdi. Cinsel ilişkiden önce kadınların timsah pisliği ve baldan hazırlanan bir karışımı cinsel organlarının içine sokmaları nasihat ediliyordu. Yapışkan bal spermin yumurtayla çarpışmasını geçici bir süre önleyebilirken burada asıl etkili olan malzemenin timsah pisliği olması daha büyük olasılıktı; keskin asiditesi gebelik için gereken pH ortamını değişime uğratıp spermi öldürebilirdi. Aslında timsah pisliği tarihin bilinen ilk sperm öldürücülerinden biriydi.

Mısırlıların diğer bir ilginç doğum kontrol yöntemi ise sarımsak ve soğanla gerçekleştiriliyordu. Yalnız bu yöntem çoğunuzun düşünebileceği şekilde yani bol bol sarımsak ya da soğan yiyerek yapılmıyordu. Cinsel birleşmeden bir gün önce kadınlar cinsel organlarına soğan ve sarımsakları koyuyorlar, eğer ertesi gün genizlerinde sarımsak ya da soğan kokusu hissetmezlerse tüplerinin kapalı olduğuna yani hamile kalamayacaklarına inanıyordu.

MS ikinci ve üçüncü yüzyılların özgür ruhlu Roma’sında doğum kontrol yöntemleri ilâve bir önem kazandı. Roma’da çalışan bir Yunanlı jinekolog olan Efesli Soranus gebeliğin gerçekleşmesini önleyen doğum kontrolleriyle döllendikten sonra yumurtayı çıkaran düşürtücülerin arasındaki farkı açıkça görüyordu. Defalarca kürtaj olmanın kadında kalıcı kısırlıkla sonuçlanacağını (doğru ama tehlikeli bir şekilde) anlatıyordu. Ayrıca (yanlış bir şekilde) cinsel birleşmeden hemen sonra kadının spermi dışarı çıkarabilmesi için öksürmesini, zıplamasını ve hapşırmasını tavsiye ediyordu. Yine inanması her ne kadar zor olsa da, Antik Roma’da kadınlar, istenmeyen gebeliği önleyeceklerine inandıkları için cinsel birleşme sırasında sol ayaklarına kedi karaciğeri içeren deri bir kese giyerlerdi. Adet döneminin ise kısır veya “güvenli” günler olduğunu farz ediyordu.

Sperm öldürücüler Yakın ve Ortadoğu’da popüler bir doğum kontrol yöntemiydi. Eski İran’da kadınlar sperm öldürdüğüne inandıkları alkol, iyot, kinin ve karbolik asit sıvıların içerisine doğal deniz süngerlerini daldırırlar ve ilişki öncesi cinsel organlarına yerleştirirlerdi. Bölge sularından elde edilmiş Suriye’ye özgü süngerler, emici özellikleri nedeniyle çok değer görürdü. Yüksek derecede asitli kokulu sirke suyu da tercih edilen bir sperm öldürücüydü.

Dediğimiz gibi, günümüzdeki kadınlar oldukça şanslı…

E-posta Aboneliği

Zargana'da yayınlanan son yazıların e-posta adresinize gönderilmesi için lütfen üye olun.

Copyright © 2011 Zargana , Alıntılarda kaynak vererek her şeyi çalmak serbesttir